22 Ekim 2010 Cuma

Yalnızlığa (S)Övgü




" Yalnızlık ayrı düşmek değildir, sadece veda edememektir. Neyin hayalini kurarsan kur, her hikayenin sonudur yalnızlık. Her zaman karanlık değil bazen parıltılı bir mücevherdir yalnızlık. Yalnızlık arkanı dönmek değildir sadece, serbest bırakmaktır sana hapsolmuş ruhları. "

İlk duyduğumda kulak kabartmıştım, ilgimi çekmişti. İzlemeye çalıştığım diziden bu kadar 'derin anlamlar' taşıyan bir aforizma beklemiyordum doğrusu.
İlgimi çeken yalnızlığa yapılan bir dokunuştan öte, yalnızlığın parlak bir mücevher olabilme ihtimali konusuydu..

İlk kez ne zaman yalnız kaldım, diye sordum kendime. Tam olarak hatırlamıyorum ama, bu soruya ancak şimdi cevap verebilirim: Doğduğum gün. Annemden ayrıldığım ilk gün yalnızdım ve bu yüzden ağlamıştım muhtemelen.
Yalnızlığımın farkına varmam ise ilkokul yıllarıma denk gelir. Bir nüfus sayımı günü, sokağa çıkma yasağının olduğu bir pazar günü hapsedilmiştim yalnızlığa. O zamanlar evin tek çocuğu olduğum için, oyun oynayacak kimse olmaması yalnızlığımla tanıştırmıştı beni.
O zamanlardaki çocuk kafamla, kendi kendime bir şeyin farkına varmış olmamdan dolayı epey sevindiğimi hatırlıyorum. Ama sevincim uzun sürmedi; yalnızdım sonuçta.

Octavio Paz'ı tanımıyordum ve O'nun Milli Eğitim Bakanlığı'nın Türkçe dersi müfredatında yer alıp almadığı konusunda hiçbir fikrim yoktu.
Bu yüzden " ...kendi varlığını tanır tanımaz kişi, bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu anlar, yalnızlığının bilincine varır." sözü bir anlam ifade etmiyordu.
Bense çılgın gibi bir oyun arkadaşı arıyordum, kaçıyordum yalnızlığımdan. Çok oyun arkadaşım olsa da eve hep tek başıma dönerdim. Akşam yatağa girdiğimde hep kendi kendimle konuşur, acaba sabah uyandığımda kendimi ölü bulur muyum, diye hayıflanırdım.

Yalnızlığıma son veren birisini bulmam ise üniversite yıllarıma rastlar. O'nunla ilk karşılaşmam üniversitenin kütüphanesinde olmuştu. Bir akşam kütüphanedeyken, köşedeki masalardan birinde gördüm O'nu. İşte sonunda bulmuştum yalnızlığıma son verecek kişiyi. Gözüm üzerinde gezinirken ismi çekti ilk olarak dikkatimi: El laberinto de la soledad, Yalnızlık Dolambacı. Yazan Octavio Paz.
Kitabı başından değil de, son bölümünden okumaya başladım çünkü 'yalnızlığın diyalektiği'ydi adı ve ben de yalnızlığıma bir çare bulmaya pek hevesliydim.

" Yalnızlık kendini bilmek, kendimizden -yalnızlığımızdan- kaçıp kurtulma isteğidir." diyordu kitabın bir yerinde ve benim de hemen kurtulmam gerekiyordu bu 'yalnızlık dolambacı'ndan. Kız arkadaşım yoktu ve bu gidişle bulacağım yalnızlık üzerine yazılmış kitaplar olacaktı kütüphane köşelerinde.

Üniversitede kaç kez yalnızlıktan kurtulup kaç kez tekrar yalnız kaldım saymadım; ama, bu ceza-yalnızlık sürecini takip eden hep bir arınma bulmuşumdur yalnızlığımın kuytularında.

Şimdi geriye dönüp baktığımda bu yalnızlık-arınma diyalektiğinin ömrümün şu anına kadar yakamı bırakmadığını görüyorum. Neleri denemedim ki? Bulduğum her kitabı okudum, adını duyduğum her filme gittim, beğendiğim ya da beğenmediğim her insanla dost olmaya çalıştım. Ama eninde sonunda yakamı yine kaptırıyordum bu yalnızlık senfonisine. Ve uzunca bir süre bitmeye niyeti yoktu bu senfoninin. Orkestra şefi-tanrı- ne bir es veriyor ne de sonunu getiriyordu çok sesli senfoninin. Klasik müziği -kakafoni- olarak betimlemem de hep bu yüzden olmuştur geçmiş yıllarda. Yalnızlık kakafonisi... Sürekli allegro'dan çalıyordu ve ben andante'ye dönüşeceği günü dört gözle bekler olmuştum.

Müzikten medet ummaya son verişim 'Yalnızlık' diye bir şiiri ilk defa okuduğum güne rastlar Asaf'tan. "Yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir." demişti Özdemir Asaf. Yalnız mı kalmıştım yoksa yalnız mı bırakılmıştım bilmiyorum ancak kağıt kalem kullanmadan kendi kendime mektup yazıp, dönüp-dönüp onu okumuştum. İşte yalnızlığın ötesine geçmiştim, öyle diyordu şair. Keşke 'iyinin ve kötünün ötesi'ne geçmiş olsaydım ilk önce, böyle buyurmuyor muydu Zerdüşt? Özgür insan yıktığı ahlak kurallarının yerine yenisini koyamadığı anda nihilizme saplanıp kalmaz mıydı? Sonu belli olmayan, karanlık ve yağmurlu bir sokak değil miydi nihilizm?
Nihilizmden kaçıp duruyordum ve yalnızlığımın ödülü arınmayla tekamülümü tamamlayıp, bir an önce, birlikte olmalıydım.

Uzun zamandır cezamı çekiyorum, üçün çizgilerini görmek istiyorum artık. Sen-ben diyalektiğinden sıkıldım, senteze konu olmak istiyorum. Sen, ben ve biz sentezine.

Şairlere öykünmeye başlamam yalnızlığıma sunduğum bir tezdi aslında. Çünkü yalnızlığın yankı bulduğu insanlardı şairler.

" Fakat seni yoktur yankılayan kimse... Şair, sen de işte böylesin! " derken Puşkin, yalnızlığın gerçek bekçilerinin şairler olduğunu anlatmaya çalışmamış mıydı?

" Boş siz'i yürekten sen'le " değiştiren, " Seni nasıl seviyorum, diyor kalbim " diyerek 'siz'i 'sen'e çeviren, yalnızlık döngüsünü kırmaya çalışan en yalnız kişi değil midir şair?

Kendini tanıyan, en azından tanıdığı iddiasında olan insan, tekamülünün sona erdiğini düşünüyorsa yalnız kalmayı seçmemeli, -kendini yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturmamalı-dır.

Yalnızlığını, bir kuşun kanatlarını taşıdığı gibi, sırtında taşımalıdır insan. Her kanadın nasıl ağırlığı varsa bir kuş için, yalnızlığın da ağırlığı vardır insanın omuzlarında. Bu ağırlık bir yük gibidir. Ağırlığı olan kanatlar nasıl uçurursa kuşu, insanın ağırlığı olan yalnızlığın da insanı uçurması gerekir. Bizi uçuran bir yüktür, bir ağırlıktır bu. Özgür olmamızı sağlayan bir yüktür yalnızlık. Bir araçtır yükseklere çıkmamız için.
" Uçurumu sevenin kanatları olmalı."

Umarım bu sövgüm senin yalnızlığında yankı bulur da şair olmaktan kurtarırsın beni.

Hiç yorum yok:

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!