22 Ekim 2010 Cuma

Ve bana öldür dedi



Çok uzun zamandır süren bir yolculuğun sonunda bıçağı kavrayan parmakları ter içindeyken ve toza bulanarak alkolden kızarmış olan esmer yüzüyle ne kadar zamandır ayakta dikilip durmakta olduğunu bir an bile düşünmeden, kafasında sürekli dolaştırıp durduğu garip ve hastalıklı düşüncelerinin de etkisiyle, elindeki yarı boşalmış içki şişesini masaya bırakarak yüzüme doğru düşünülmeden söylendiği –içtiği zamanlarda genelde düşünmeden konuşurdu- belli olan cümleyi kurdu: Öldür!

O’nun söylediklerini ne kadar ciddiye almalıydım bilmiyordum ama son zamanlarda epey gergin olduğunu, bir kadeh diye başlayıp birkaç şişeyle son bulan yemek sonrası bir tek atma bahanesini alışkanlık haline getirmesinden anlamalıydım.
Elindeki bıçağı senkronize olmuş bir sarkacın hareketiyle sallıyor, bıçağın salınımı ise bıçağın keskin yüzünün bacağının dış tarafına dokunmasıyla sekteye uğruyor, bacağından damlayan kanlar yerde koyu küçük lekeler bırakıyor ve O, bu lekelerden gözünü alamadan bana emrini yineleyip duruyordu.
Ortalama bir insan ömrünün yarısına gelmiş olduğum ve askerliğimi de yapmış olduğum düşünülürse; böyle doğrudan ve yıkıcı hatta yok edici bir emri ilk defa aldığımı ve eğer ömrüm kalan yarıyı tamamlamaya yeterse de almayacağımı size söylemiş olsam eminim ki bana inanırsınız.

Şunu itiraf etmeliyim ki beldenize tesadüfen uğramamıştım. Açıkça söyleyeyim ki aslında belamı arıyordum. Buldum da… Buraya bir hafta önce geldim.Kiralamış olduğum küçük bir minibüsle yol boyunca uzanan zakkumların bir duvar gibi insanların beyaz badanalı evlerinin arasına set çektiği kumsalın, denizle tam orta yerine denk gelen bir yere kamp kurmuştum. Neden minibüs tercih ettiğime gelince; minibüsle dilediğim yerde uyur dilediğim yere giderim ve hiçbir yere konaklamak için bile olsa bağımlı olmam diye düşünmüştüm. Yazın bu döneminde gelen insanların kalabalığı da düşünülürse, işim epey kolay olacaktı ve dikkat çekmeyecektim.

İlk birkaç gün tamamen olaysız geçti diyebilirim. Genelde sabahları erken uyanıp sahilde amaçsızca dolaşıyordu. Marketten aldığı gazete ve dergileri okuyor, öğlenleri aynı yerde yemeğini yiyor, akşam yemeğinden önce mutlaka eve geri dönüyor, üzerini değiştiriyor, olayın gerçekleşmiş olduğu son akşam gitmiş olduğu balıkçı lokantası hariç, her akşam O'nu farklı farklı yerlerde görmeye devam ediyordum.

İki gece önce, evinin önünde koyu mavi renkli bir araba durdu. Birkaç dakika kararsız bir şekilde ve motoru çalışır durumda sokakta bekleyip bir süre sonra evinin önündeki büyük çınar ağacının altına dışarıdan bakıldığında görülmeyecek şekilde park etti.
İçinden elinde küçük bir çantayla uzun boylu, iri-yarı bir adam çıktı. Merdivenleri ikişer üçer tırmanıp kapının önüne geldiğinde kapının açılmasıyla adamın içeri girmesi bir oldu. Kapının uzun zamandır bekleyen sabırsız tok sesi duyuldu kumsalda tek başıma ben sigara içerken. Yanımda sigaramı ateşleyecek bir şey olmadığı için, ucu ucuna ekliyordum sigaraları. Ay dolunaydı ve ben, etrafta cilveleşen bir sürü çift olmasına rağmen gecenin o saatinde kumsalda yalnız başına görülmek istemediğim için koşar adımlarla yürüdüm arabaya.
Evi tam karşıdan görecek bir şekilde, deniz tarafına, evden yaklaşık bir elli metre öteye arabayı park ettim. Balkon kapısı açıktı ve pencerelerin panjurları da kapalı değildi. Adam, yarı çıplak bir şekilde elinde bir bardak olduğu halde çıktı balkona. Kadının ise elinde yarıya kadar dolu bir şişe vardı. Erkeğin bardağını doldurdu, dolmakta olan bardağın içi beyazlaştı; anlaşılan rakı içeceklerdi.

Balkonda baş başa içmelerini ne kadar izledim bilmiyorum. Sıkıldığımı ve uyumak için arabaya girdiğimi hatırlıyorum. Bütün bir haftayı tekrar gözden geçirmek için içkinin düşüncelerimi tetikleyen gücüne ihtiyaç duyuyordum ama açık hiçbir yer yoktu o saatlerde. Sigara yakmak için arabanın çakmağına uzandığım anda duyduğum bir cam kırılma sesi beni kendime getirdi. Arabayı kilitlemeyi bile düşünmeden eve doğru koştuğumu hatırlıyorum. Anahtar hala kontağın üzerindedir, kontrol edebilirsiniz.
Balkonun altına geldiğimde pencereleri kontrol ettim; kırılmış bir cam görünmüyordu. Burnuma gelen kesif anason kokusu beni kendime getirdi. Kırılmış bir rakı şişesi ayaklarımın dibinde yatıyordu. Kulak kabarttım. Herhangi bir ses duyulmuyordu. Merakım korkuma galip geldiğinde ayaklarım çoktan merdivenleri tırmanmaya başlamıştı bile. Kapıya geldiğimde yarı aralık olduğunu gördüm. O ise yırtılmış elbisesi üzerinde olduğu halde, köşeye sıkışmış bir kedinin gözleriyle, elinde sıkı sıkıya tuttuğu bir bıçakla karşısında dikilip duran ve benim bulunduğum yerden göremediğim birine doğru bağırıyordu: Yeter artık, gelme üzerime!
Ne yapacağıma karar veremiyordum ama bir şeyler yapmam gerektiğinin bilincindeydim ve yüzünü hatırlamadığım birisi ise verilmiş en kötü kararın bile kararsızlıktan daha ölümcül sonuçları olduğunu fısıldıyordu kulaklarıma. Kulağıma fısıldayan sese uyup harekete geçmem sadece bir göz kırpma süresi kadar zaman almıştı. Kapıyı tekmeleyip içeri girdiğimde gözlerinde gördüğüm şaşkınlığın farkına varmam ise çok uzun sürmedi. Evet, o an, o gece beni görmeyi beklemiyordu ve görmek isteyeceği en son kişinin ben olduğunu adım gibi biliyordum. Üstelik beni o anda beklemeyen sadece o değildi. Tekmelediğim yarı aralık kapı diğerinin kafasına çarpmış, içtiği içkinin de etkisiyle olsa gerek, yere düşerken alnını yatağın köşesine vurmuştu. Alnından kan sızıyordu ve yerde yüzükoyun kıpırdamadan yatıyordu. Tekrar göz göze geldik. Elinde sallanıp duran bıçak beni gösteriyordu artık.

Anlattığımın ne kadarına inanıp inanmadığınız beni ilgilendirmiyor ancak siz de bilirsiniz ki nasıl bir suçlamayla karşı karşıya olduğumu bilmem gerekiyor ve siz hala bana, gecenin bu saatinde, neden burada bulunduğumu açıklayacak birisi gibi görünmüyorsunuz.
Avukatım gelmeden size anlatacağım ve bu durumu açıklamaya yeteceğine inandığım en son şey; bugüne kadar yüzlerce kez karşılaştığınız, size basit ve sıradan adli bir olay gibi görünen bu durumun aslında çok da karmaşık olmayan bir hikayenin ne başı ne de sonu, belki de tamamını açıklamaya yetecek bir özeti olan, bana söylemiş olduğu şu basit sözcükte gizlidir: Öldür!

Hiç yorum yok:

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!