27 Eylül 2018 Perşembe

Yüzün yakamozlanır akşam saatlerinde 
Kime çıkmaz piyangosu hüznün 
Belki de sombalığa en son 
Ve demir kırı bir taya 
Ertesi yasaktı, es vardı 
Bir tek uzun gecelerde 

Çıkrığında intihar edeceğim kuyu 
Zaman kuyusu, soluksuz ve ıssız 
İnip çıkar ölüm, durana dek yüzümdeki 
Sevişen kederlerle gülün gümü 
Adımdan çıkardım bir a 
Gözlerimde gezer geriye kalan
sıkmışım dişlerimi gözlerim kanayana kadar
çeyizimizde hüzün motifleri
göçebe bir ağıt göğsümün derinliklerinde
bu aşkın dönüşü yoksa
duman kırığı gözlerinde gecenin hıçkırıklar
kırık keman sesi ve adağım var
moraran hercai düşlerim ateşi delip ıslatır mendilimi
kalbime dolar-sonsuz uykuma-korkuya susamış yasadışı bir rüzgar
bu aşkın dönüşü yoksa
suya düşer kokusu menekşelerin
deniz her zamankinden daha köpüklü
serçeler bir garip ötüşlüdür
martıları mavnalarla başka türlü danseder hamuruna sevgi katılmış bu dünyanın
küflü yüzler yok hiçlik de
hani ne derler gözlerinden öperim çocuk,
gamlı sevda, şiir
ne'm kalır geriye gülüm seni alırlarsa benden
tiksintiler toplamı umutsuzluk sapağında ölüm.

1 Eylül 2016 Perşembe

Unutma


Unutunca insan sakallarının uzadığını
Tırnaklarının kirle dolu olduğunu
Hiç ölmeyeceğim zannediyor
Ağustosun son günü ateşlenince
Gözlerini açmak bile acıtıyor
Canını yakıyor
Yoksa seni hüzünlendiren
Ne eylülün rüzgarı
Ne de yaprakları
İnsan sadece yaşadığını unutmuyor
ömrünü unutuyor
Kendini ise akıp giden sokakta
Bulunca
Çok acıtıyor
Yitip gitmek değil bu korku:
Bu kadar çok severken 
Ölürcesine korkmak kaybetmekten
Her hecede ya da yalnız olduğun her gecede...

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Her şey hakkında hiçbir şey

Uzun zamandır devam etmekte olan bir oyunun herhangi bir perdesinde, tam olarak neresinde olduğunun bir önemi yok, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman içinde, almakta olduğun soluğun henüz tam olarak ciğerlerini doldurmamışken, uyku ile uyanıklık arasına sıkışıp kalmış yorgun bir yolcu gibi ürkek adımlarla ayak uçlarına basarak arkanda bırakmaya çalıştığın ölüm, ısrarcı bir alacaklı olarak uykularını işgal ettiği günden beri, sen aslında yaşamıyorsun.
Yaşadığını sandığın hayat aslında bir yanılsamadan ibaret, bunu sen de biliyorsun; ancak, bitmek tükenmek bilmeyen kahrolası anlam yükleme çaban seni çıplak gerçeği görmekten alıkoyuyor. Mutlak bir "mutluluğun" olamayacağı düşüncesi, hatta adına "mutluluk" denilen aldatmacanın sadece kavramsal olarak var olabileceği gerçeği bugüne kadar bildiğini zannettiğin bir şeyle çelişiyor: hayatın anlamının olduğu/olabileceği düşüncesi...
Yaşamaktan ölesiye yorulduğun zamanlarda geliyor aklına yazma isteği. Dikkatinden kaçan ama asla unutamadığın bir gerçek de cümlelerinin çoğunlukla devrik olması; hayatındaki bir çok şeyin devrik olduğu gibi.
Çok korktuğun ya da anlayamadığın şeylerde olduğu gibi kendinden ve ölümden kaçmak istediğin zaman tanrıya sığınıyorsun. Hala sonucuna karar veremediğin bir ikilemin var: ölümden sonra hayatın olması mı yoksa ölümden sonra hayatın olmaması mı daha korkunç olurdu? Üzerine düşünmekten sürekli kaçtığın sorun tam olarak bu. Hangisi sana daha korkunç geliyor? Muhtemelen günahkar olma gerçeğinden yola çıkarak, ölümden sonra hayatın olması seni korkutuyor olabilir mi?
Cevaplamaktan kaçtığın soru bu!
En büyük sorununun bu olduğunu biliyorsun, ama başka sorunlarında var. Eksik ya da yarım kalmış bir sürü mutluluktan alıkonulduğun düşüncesi. Hiçbir şeyin tam değil; iki yarımın bir tam etmediğini çok iyi biliyorsun, ama ucu ucuna eklediğin mutluluklar asla seni tam olarak rahatlatmıyor. Sonuna kadar okumayıp yarım bıraktığın kitaplar, sonu gelmeyen şiir yazma isteklerin; aynada kendine sırıtıp duran bir ayran budalası gibi sonunu getiremediğin "her şey çok güzel olacak" safsatası...
"Çok yorgunum" desen ilk duyacağın cümle: "Ne yaptın da yoruldun?" olacak! Kimse sana seni bu kadar yoran şeyin ne olduğunu sormayacak. Yaşamak çok yorucu iş! Öleceğini bilerek yaşamak ise çok anlamsız. Evet, biliyorum; sanat var, yardımseverlik, insan sevgisi... Ve insanın bir gün öleceği gerçeğini perdelemek için yine insan tarafından icat edilmiş daha bir çok zırva... Anlaşılmaz görünmek gibi bir derdim yok, çünkü sığlığımın seviyesini bilecek kadar kendi küllerimden doğdum. Kendimi bulduğum sahnede kendime bir yer edinmeye çalışırken, öleceğimi bile bile, hayatıma anlam katmaya çalışıyorum. Üstelik her şeyin tüketildiği bu dünyada...
Şimdilik bu kadar, deyip kaldığım yerden dilediğimce devam edebileceğim bir oyun ya da film olsaydı keşke hayat. Keşke dili geçmiş zamanı bu kadar çok sık kullanmasaydım. Dili geçmiş zamanı çoğunlukla kullanan bir insanın psikolojik durumu nasıldır acaba?
Sadece bu değil, bir şey anlatmak isteyip de anlatmak istediği şeyi sürekli yarım bırakan, öyle veya böyle kendini engellenmiş hisseden bir kişinin amacı ne olabilir? Salt soru sorarak söylemek istediği şeyi insanların gözüne sokmaya mı çalışıyordur? Bazen soruyu sormak cevaptan daha önemli hale geliyor. Sorunun kendisi değil, sorunun sorulmuş olması... Tabii ki sorunun süjesi haline getirilen de önemli.
Hayatın insanı sürekli eziyor oluşu, aslında ezenin kim olduğu sorusunu getiriyor akla. Genellikle insan oluyor ezilen, ezen ise bazen ölüm, bazen de yine insanın kendi kendisi oluyor.
Bu kadar yoğun kavramlarla kuşatılmış insanın ölüm-özgürlük açmazını nasıl kırabileceği de ayrı bir tartışma konusu. İşte tam burada soruyu sorarak cevabı vermiş olalım: ontolojik olarak "ölüm"ün olduğu bir "dış dünya"da özgürlükten bahsedebilir miyiz?
Haydi size cevap niyetine Seneca, Pavese diyeyim. Belki bu durumda insanın kendi yarattığı kavramları nasıl "tanrısallaştırdığını" anlarsınız. Bunu yazdığım anda aklıma geldi, ölüm-özgürlük açmazını belki bu şekilde çözebilirim:"kendi yarattığı özgürlük kavramını, Seneca ve Pavese'de olduğu gibi tanrısallaştıran insan özgür olmadığı çıkarımına varıyor." Bu kavram içeriklendirmesi mutlak bir sonuca ulaşmak için yapılmasa, yani salt ontolojik bir sorun olarak ele alınsa, pratikte özgürlük diye bir kavramdan bahsedilemeyeceği ortaya çıkar. Kısa yoldan diyebilirim ki sorun epistemolojik!

6 Nisan 2013 Cumartesi

İhtimaller Antolojisi



Sabah sabah çalan kapının sesiyle ve uzun süredir biriktirmekte olduğum yarısı içilmiş sigara izmaritlerinin başucumdaki kokusuyla, akşamdan kalma bir baş ağrısı eşliğinde yataktan kalkıyorum. Geceden açık unutulmuş televizyonda keman sesi var. Kapıyı açıyorum, tanımadığım biri elime bir şeyler tutuşturuyor: yeni açılmış bir marketin reklam broşürleri; yeni bir rakı markası indirim yapıyor. Kapıyı kapatırken işe geç kaldığımı fark ediyorum, geceden uzamış sakallarım gözüme çarpıyor aynanın önünden geçerken. Üzerimi değiştirmeden uyuyakalmışım. Evden çıkarken kapıcı bana ödenmemiş aidatları hatırlatıyor. Otobüs durağına koşturuyorum. Hava kapalı ve ince bir yağmur düşüyor şakaklarıma; yine şemsiye almayı unutmuşum. Köşeyi dönüp otobüs durağını gördüğüm anda beni işe tam vaktinde yetiştirecek olan otobüsü kaçırdığımı görüyorum. Koşmaktan vazgeçiyor ve sabahın ilk sigarasını yakıyorum. Durakta beklemekte olan bir öğrenci garip garip yüzüme bakıyor. Başımı hafifçe öne eğerek bir selam veriyorum yüzündeki gülümsemesini karşılarken. Sabaha hazırlamam gereken raporları evde unuttuğumu hatırlıyorum.
Durağın tam karşısında, bahçeli bir sitenin demir kapısı gıcırdayarak açılıyor. Küflü metalin sürtünme sesi tüylerimi diken diken ediyor. Siyah bir takım elbise içinde, elinde kırmızı şemsiyesiyle saçları omuzuna dökülen bir kadın arabasına doğru yöneliyor: iyi, en azından şemsiye almayı unutmayan birisi var bu mahallede. Arabası olan bir insan neden şemsiyeye ihtiyaç duysun ki? Şemsiyesini bagaja koyup arabasına biniyor. Torpido gözünden güneş gözlüklerini çıkarıyor, saçlarıyla alnının birleştiği yere doğru kaydırıyor gözlüğünü. Arabanın aynasından kendisine bakıyor, aynayı kaldırırken göz göze geliyoruz. Bir süre hareketsiz kalıyoruz ikimizde. Ne kadar da güzel bir kadın, diye geçiriyorum içimden. Kadın arabayı üzerime doğru sürüyor, arkasından bakarken dikiz aynasında bir daha görüyorum koyu gözlerini.
Önce arabasını durduruyor, sonra geri geri geliyor bana doğru ve önümde duruyor. Arabanın kapısını açıp yanına oturuyorum. Gaza basıyor, sokağın köşesine geldiğimizde arkada bıraktığımız durağı görüyorum aynadan. Durakta kendimi görüyorum ve göz göze geliyoruz. O durakta, arkamda kendimi bırakıyorum: sensizliğimi. Sensiz geçen uzun yolların üzerinden geçiyoruz beraber. Birlikte işe gidiyoruz. Garip geliyor senin yanındayken durakta yalnız ve sensiz bıraktığım adam. Düşünüyorum o adamı mutlu mu diye. Senin yanında kendime bakıyorum, biz mutluyuz. Beni işyerime bırakırken dudaklarımdan öpüyorsun günüm güzel geçsin diye. Duraktaki adamın da günü güzel geçiyor mudur? O’nun da sensizlik canını sıkmış mıdır? Hasetle bakmış mıdır acaba arkamızdan? Sensiz de yaşayabileceğini düşünüyorum, günü de güzel geçer eminim ama benim günüm seninle bir başka güzel geçer. Evet, biz mutluyuz…

Asansörden inince tuvaletlerin olduğu koridora dönüyorum. Tuvaletin anahtarını hatırlıyorum birden. Ofisin giriş kapısının arkasındaki elbise askısının metal kancasına asılmış, keten iplik geçirilmiş tuvalet anahtarını. Ofise giriyorum aceleyle, müdür henüz gelmemiş. Giriş kapısının hemen yanındaki masada bir kadın oturuyor kadife pantolonlu. Üzerinde kalın, gri bir hırka. Vücudunu hareket ettirmeden başını bana doğru çeviriyor. Gözleriyle buluşuyorum: hafifçe kızarmış, makyaj yapmamış ve saçları alabildiğine dağınık. Önünde açık duran kitabı kapatıyor beni izlerken. Anahtarı alıp dışarı çıkıyorum. Tuvalette tıraş olurken her zamanki gibi yüzümü kesiyorum. Su yeterince soğuk ve sabun yok. Koridora çıktığımda epey kalabalık olduğunu fark ediyorum boylu boyunca uzanan oturma gruplarının. İnsanlar önünden geçerken bana aldırmıyorlar bile. Ne kadar zaman geçirdim acaba tıraş olurken. Kapıyı açıp anahtarı masaya bırakırken eğilip öpüyorum kadının yanağından. Bana bakıp gülümsüyor: Yine yüzünü kesmişsin, neden evde tıraş olmadın? Kokunu hissediyorum üzerimde, omuzumda uyumuşsun bütün gece. Çantamı alıp koridora çıkıyorum. Asansöre binerken kapının açıldığını görüyorum. Anahtarı masaya bırakan adam mutlu bir gülümsemeyle seni öpüyor yanağından. Arkasından sevgiyle bakıyorsun ama nedense benim sağ omuzum ağrıyor. Ben mutluyum, ama adam seninle daha da mutlu.

Belediye otobüsüne biniyorum otogara gitmek için. Elimde kılıfına geçirilmiş takım elbise, ağrıyan sağ omuzuma asılmış bilgisayar çantası ve elimde tekerlekli siyah bir valizle. Seni geride bırakıyorum giderken. Ama yüreğimdesin bunu hissediyorum. Sen neredesin ve ne hissediyorsun merak ediyorum deli gibi. Otobüsten iniyorum elimde ve omuzumda yüklerle. Tam bu esnada eşofmanlı bir kadının sürdüğü araba yanaşıyor kaldırıma. Kadının erken uyandığı gözlerinden belli. Eğilip öpüyor yanındaki adamı. Adam omuzunda çantalarla duruyor yanımda. Kadının gitmesini izliyor, arkasından el sallıyor. Kadının gözleriyle buluşuyor gözleri dikiz aynasından. Hüzünlü bir şekilde geçiyor yanımdan. İkisi de çok mutlu…

Öğlen vakti ulaşıyorum başka bir kente. Gidip dönebileceğim tek bir yer var. Telefonum çalmıyor, beni kimse aramıyor. Otele yerleşiyorum. Akşam yemeği için havuz kenarında bir masa buluyorum. Rakı söylüyorum kendime yemek öncesi, bir sigara yakıyorum. Gelip karşıma bir kadın oturuyor, kırmızı şarap getiriyor garson. Kadehi dudaklarına götürürken elleri titriyor. Beni fark ediyor, başını önüne eğiyor. Kalkıp yanına oturuyorum, kulağına eğilirken yavaşça fısıldıyorum: Nice yıllara! Zamanında alamadığım yıldönümü hediyesini gecikmeyle bırakıyorum ellerine. En sevdiği şairin imzalı bir kitabı; içinde de altın bir kolye, ucunda da ilk çıktığımız tatilde, sahilde el ele uzanıyorken yerde bulup bana verdiği parlak çakıl taşı. Hatırlamayacağını düşünüyorum ama o hatırlıyor ve gözlerinin içi gülüyor: Saklayacağını bilmiyordum. Bilmediği o kadar çok şey var ki. İçimde O’na rağmen sakladığım ve günü geldiğinde vereceğim o kadar çok biriktirdiğim şey var ki. O ana kadar yaşadığım bütün mutluluklarımı ve sevinçlerimi, daha yaşamadığım ama yaşayacağıma emin olduğum bahşedilmiş bütün mutluluklarımla birlikte onunla ya da onsuz geri kalan bütün ömrümü, oracıkta ellerine bırakıyorum. Topluyorum, benimle birlikteyken alacakları onsuzken ona vereceklerimden daha fazla ediyor. Aklına bir daha tren garları gelmiyor.
Ertesi sabah yapacağım yolculuk geliyor aklıma, vakit yok, söyleyecek şey çok. İhtimallerin sonu gelmiyor. Sigaramda bitmek üzere, ateşi parmaklarımı yakıyor. Gördüğüm her insanda senin yüzünü hatırlatacak bir şeyler arıyorum. Unutacağımdan değil, belki seni bir daha görememe ihtimaline karşı ölmeden son bir defa daha kafama kazımak için hüzünlü yüzünü. Seninle olduğum her durumda biraz daha kendim oluyorum. Benimle olduğun her durumda, hayatın boyunca hiç yapmadığın ve asla yapamayacağın o tren yolculuklarındaki ürkek ve canı yanmış küçük kız çocuğu bir daha ortaya çıkmıyor. Kaybederim diye mutlu olmaktan asla korkmuyorsun, çok sevdiğin için asla canın yanmıyor.

Kendini ihtimaller antolojisine bıraktığın anda bütün o ihtimaller, bütün o yollar tek bir kavşakta birleşiyor: kendini mutlu etmeyi gerçekten hiç istedin mi? Seni sana rağmen başka kim sevebilir? Kendine rağmen? Başka kim mutlu edebilir?..

3 Nisan 2013 Çarşamba

ADAK

Sana şiirler okuyacağım, gitme 
Güneşler doğacak yalnızlığımdan 
sana bir ışık getireceğim 
Büyük aydınlığımdan 

Sana bir dolu umut getireceğim 
Küçük ellerine sığmayacak 
Sana Afrika gecelerini getireceğim 
Sımsıcak 

Sana çiçekler getireceğim 
Bozulmuş güz bahçelerinden 
Sana bir serinlik getireceğim 
Yağmur tanelerinden 

Sana avuç avuç yıldız getireceğim 
Güneşimden başka 
Sana engin denizlerin maviliğini getireceğim 
Köpük köpük dalga dalga 

Sana bir rüzgar getireceğim 
Dağlardan, tepelerden 
Gitme, sana zamanı getireceğim 
Zamanın bittiği yerden


Ümit Yaşar OĞUZCAN

ÇIKMAZ SOKAK

Bir daha dünyaya gelsem 
Yine seni severdim 
Beni üzesin diye 
Beni deli divane edesin diye 
Biliyorum 
Sen de bir daha dünyaya gelsen 
Yine beni sevmezdin 
Kahrımdan öleyim diye


Ümit Yaşar OĞUZCAN

BİR ÇIKMAZ SOKAKTA

Ne kadar dönüp dolaşsam, yine de 
Hep o çıkmaz sokaktayım çaresiz 
Bir umut kırıntısı gözlerimde 
Yürüyorum durmadan, dalgın, sessiz 

Sokak o sokak, bense ben değilim 
Sanki bin yıllar geçmiş aradan 
Boşlukta bir şeyler arıyor elim 
Belki de mahşere dek bulunmayan 

Yitirdiğim neydi, aradığım ne 
Çöken ne yüreğime kurşun gibi 
Tanrım! ben mi değiştim söylesene 
Yoksa bende zamanlar mı eskidi 

Bir yerlere varmadan, nasıl böyle 
Hiç durmadan akıp gidiyor günler 
Yaşam diye verdiğin bu mu söyle 
O mu sırtıma sapladığın hançer 

Bir çıkmaz sokağın sonunda, işte 
Suskun ve tek başına seninleyim 
Fanilikten ölmezliğe geçişte 
Bilmiyorum, söyle bana, ben neyim 

Sevdimse; verdiğin yürekle sevdim 
Sen açtın bu ufku karşımda sonsuz 
Yürüdüm bir yolun sonuna geldim 
Yıkık, üzgün ve paramparça onsuz 

Ölüm buysa, Tanrım buysa yaşamak 
Sil alnımdan yazdığın bu yazgıyı 
Ya bir yere çıksın artık bu sokak 
Ya da öldür içimdeki Tanrıyı!..


Ümit Yaşar OĞUZCAN

30 Ocak 2013 Çarşamba

Azrail



Biliyorum severek öldüreceksin beni
Daha önceleri yaptığın gibi
Aslında hakettim ben bu infazı
Ama biliyorum bu en acı ve en zor olanı
Sevdiğini öldürür mü hiç insan
Eğer hiç sevmemişse bir an
Biliyorum bize uymuyor aslında bu öykü
Anlatacak bir şey kalmadı çünkü
Ben seni seviyorum sen de beni
Ama sen iki kişisin ben tek kişi
Sen seni çok seviyorum diyorsun
Sen ötekini daha çok seviyorsun
Mutluluk herkesten daha çok senin hakkın
Sen olmayınca ne anlamı kalacak hayatın
Bilemezsin nasıl girdim o zor gönüle
Seninleyken sana rağmen bile
Yokluğumu sakın ola acılarınla doldurma
Gün olur sevgilin olur acılar yanına
Öteki olur senden ayrılır
Memur bedenine hapsolur kalır
Ne hakim var ne de savcı bu mahkemede
Elinde ilmek bir cellat beklemede
Gelecek fetvayı gönlünün fermanından
Ferman gönlünün yalnızlık benimdir
Ferman arama sultanım
Kanım sana helal katlim vaciptir

Şehir

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin,
"bundan daha iyi başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim ülkede."

Yeni bir ülke bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma-
Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.


Konstantin Kavafis

Bir İntihar Akşamı Üzerine Söylenti





Kısacık yoğun bir akşam 
herkezin yüzünün bir anıya karıştığı 
yoğun bir akşam 
bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde 
ve bir intihar üstüne söylenti 
bütün kıyıları dolaştı durdu 
kısacık bir akşam 

Kısacık serin bir akşam 
kelebeklerin atlarla yarıştığı 
yoğun bir akşam 
bazı mektuplar damgalandı postanelerde 
oturuldu bir takım şarkılar söylendi 
bir adam bir kadının kapısını vurdu 
kısacık bir akşam 

Neyi söylesem bir kahramanlıktı 
içinde azıcık buluştuğumuz 
bir bulutla bir kağıt peçete arasında 
kısacık yoğun bir akşam 
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam 
bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve 
kısacık yoğun bir akşam 

Her şey bir unutkanlıktı 
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz 
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında 
kıcacık yoğun bir akşam 
biliyordum bir soğuktu nereye varsam 
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve 
kısacık yoğun bir akşam. 

Kim karıştırdı gerçekliğine 
yaşadığım sonsuzluğun 
ve oturuldu bir takım şeyler söylendi 
imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne 
kısacık bir akşam 
duraladım ne yapsam 

Kim karıştırdı gerçekliğine 
su terazilerindeki ensizliğin 
ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi 
araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne 
kısacık bir akşam 
o kadar kısa ki bir akşam 

yüzümü suyun ardında buldum 
kıyılar bu yüzdendir öyle dediler 
kısacık yoğun bir akşam 
serin bir akşam öyle söylediler... 


Turgut Uyar

29 Ocak 2013 Salı

Senden Öncesi Yoktu

Bütün bu sürekli arayışlar neden bilir misin
Neden bu durup durup isyan etmeler Allaha
Bu aldanmalar, yıkılmalar, bu sonsuz çalkanış
Hep sana yaklaşmak için, biraz daha biraz daha
Seni bulmak yılgın, yıkık gecelerden sonra
Sana çıkmak merdivenlerden nefes nefes
Belki ben yalnız senin güzelliğinde çirkinim
Hiç solmasa güzelliğin, böyle hiç bitmese
Yanmak var sana yaklaştıkça biliyorum
Yok olmak var, kahrolmak var, kül olmak var
Öyle bakma gözlerime bakma artık ölüyorum
Yaşamanın ta kendisi oysa bu ölmek değil
Gözlerim gözlerinden başkasını unuttu
Sen yoksan o yokluktur, senden öncesi yoktu.


Ü. Y. O.

Ben Yine Geleceğim

Kucağımda bir yığın
Meyvası ayrılığın,
Ben yine geleceğim
Benim küçük meleğim.
O ela gözlerinde
Parlıyacak bir inci,
Ve bütün sözlerinde
Kavuşmanın sevinci.

Gönle hasret sinecek,
Islanacak mendilim.
Fakat bir gün dinecek
Kalbimizin özlemi,
Ve bu küçücük gemi,
Açılacak engine
Geleceğim ben yine,
Sen üzülme sevgilim.

Çekip bütün günleri
Bir uzun sicim gibi.
İnan temiz meleğim
Böyle gittiğim gibi
Ben yine geleceğim.
Yalnız güzel çocuğum;
Dua et ki çok uzun
Sürmesin yolculuğum.


Ü. Y. O.

Benim Korkum Ölüm Değil

Geçen gün senin yanında aklıma ölümüm geldi
Sensizlik bir mızrak gibi saplandı kalbime
O son anı hatırladım, o seni koyup gidişimi
İlk defa bu kadar üzüldüm dünyaya geldiğime

Ölüm! Kaçınılmaz sonuç, o soğuk kelime
Bir gün ucuz bir fahişe gibi koynuma girecek
Yüzümde gezinecek pis ve iğrenç elleri
Korkudan büyümüş gözlerimde hayaller can verecek

Biliyorum, üzüleceksin, ama ölüm bir gerçek
Bir yerde sevişmek gibi, bir yerde yaşamak gibi
Ne hazin sıcaklığımızın bizi terketmesi
Ve yüzümüze birbiri ardınca kapanan kapılar

Er geç uzanır bir el, son kampanayı çalar
Anlarız kaçınılmaz anın geldiğini
Şehre bir bomba düşmüş gibi aynalar, camlar kırılır
İnsan arar da bir türlü bulamaz güzelliğini

Kimse benim kadar bilemez ölümün rezilliğini
Seni koyup gitmenin hüznünü ben anlarım
Çünkü ben sende buldum kendimi, sende sevdim
Senin yanında seninle değerlendi zamanlarım

Ne acı gün kadehlerin boş kalması, şarkıların yarım
Mevsimlerin birbiri ardınca bir anda bitivermesi
Ansızın toprakla dolması gözlerimizin
Kanımıza o çirkin böceklerin girmesi

Kimbilir ölüm bir çilenin sona ermesi
Belki güzeldir, şu sefil dünyaya boş gözlerle bakmak
Ne çare ki sen varsın, o dünyada sen varsın
Benim korkum ölüm değil, seni yalnız bırakmak


Ü. Y. O.

Durup dururken



durup dururken içimde bir şeyler kopup tıkıyor boğazımı
durup dururken sıçrayp kalkıyorum yarıda bırakıp yazımı
durup dururken rüya görüyorum otelde,holde,ayakta
durup dururken çarpıyor alnıma kaldırımdaki ağaç
durup dururken bir kurt uluyor aya karşı bahtsız,öfkeli,aç
durup dururken yıldızlar inip sallanıyor bir bahçede,salıncakta
durup dururkan mezardaki halim geçiyor aklımdan,
durup dururken kafamda güneşli bir duman,
durup dururken hiç bitmeyecekmiş gibi bağlanıyorum başladığım güne,
ve her seferinde sen çıkıyorsun suyun yüzüne...
(N.Hikmet)

Belki Birgün Duyarsın Diye

Bu nasıl sevgi böyle?
Bu nasıl tutku?
Bu nasıl özlem?
Ne zaman gözlerini görsem
Bir çoğalıyorum, bir eksiliyorum

Mutluyum varsın diye
Al uzattım ellerimi
Seni sarsın diye
Ceylanım! Belki bir gün duyarsın diye
Çıkmışım bir dağ başına sana türkü söylüyorum

Ne güzel ellerin var incecik
Ne güzel saçların var sapsarı
Anlasana o yalansız gözleri
O kirpikleri, o dudakları
Düşündükçe baştanbaşa özlem kesiliyorum

Al desem, sana ömrümü versem
Korkarsın, alamazsın ki
Dur desem, kaçarsın yine ceylanım
Gül desem, ağlarsın
Gel desem, gelmeyeceksin, biliyorum

Bu engeller bana göre değil oysa
Ben bu dağları aşarım
Geçerim bu denizleri, korkma
İşte düştüm yollara
Dur, bekle beni, geliyorum

Sevmek inancım, tutkum benim en eski
Dağıtsam dünyalara yeterdi bu sevgi
Düşünsene, anlasana ceylanım
Sen yoksan ne farkeder ki
Ha öyle ölmüşüm, ha böyle ölüyorum


Ü. Y. O.

Diyebilseydim

Anladım diyemem ki! Suçluyum
Belki ben anlatamadım sana kendimi
Tutuştum, yandım da yokluğunda her gece
Yine gözyaşlarımla söndürdüm kalbimi
Her gün her dakika seni özlerdim
Bitmezdi kederim senin yanında bile
Susardım, gözlerime baktığın zaman
Mermer bir heykelin çaresizliğiyle
Oysa neler düşünürdüm sen yokken
Sana kavuşunca neler söylemek isterdim
Dakikalar bir ışık hızıyla geçerdi
Ayrılık başlayınca ben biterdim
En kötüsü beni koyup gitmendi
O öyle bir yalnızlıktı anlatılmaz
Hep yarım kalmış heyecanlar hazlar içinde
Biterdi bir kış, geçerdi bir yaz
Ve nice yıllar kovalardı birbirini
Gözlerimde gitgide büyürdü mesafeler
Bütün teselliler uzaklarda kalırdı
Bütün çiçekleriyle solardı bahçeler
Ne olurdu saadetlerin en büyüğü
İşte ellerimde al, diyebilseydim
Anlardın, ve hiç gitmezdin, değil mi
Bir gün duyduğum gibi kal diyebilseydim.


Ü. Y. O.

16 Ocak 2013 Çarşamba

Boşluk


Gözünü açtığında karşısında gördü beni,
Elleri titriyordu yüzüme bakarken
Görmüyordu gözleri sanki
Delip geçiyordu bakışları gözlerimi
Uzun zamandır su değmemiş dudaklarını açtı
Çatlamış, derileri dökülmüş dudaklarını
Halbuki ben o dudaklardan kana kana
Aşkını içmiştim gözbebeğimin
O dudaklar karşımda titriyordu
Gözleri ağlamaktan kızarmış
Pınarlarında yaşlar birikmiş damlıyordu
Saçları alabildiğine dağınık ve kirli
Epey uzamış haldeydi belli
Titrek zayıf ellerinde tutmaya çalıştığı sigarayı
İçine çekmeye çalışıyor ve ağlıyordu
Acımayla karışık tiksinti okunuyordu gözlerinden
Bakmaya doyamadığım gözlerinden
O benden yeni bir hikaye bekliyorken
Ben yine yarım bir şiir yazıyordum
Epey kilo vermişti, yemiyordu
Yanakları çökmüş, başı bir yana yatmış
Olabildiğince büyümüştü; çirkindi
Dişleri iyice sararmış, bütün gece kusmuştu
Önümde yere uzanmış, adımı sayıklıyordu
İçimde zerre acıma hissi uyandırmıyordu
Suratına tükürmek geliyordu puştun
Bu günah senin suçun,
Git dediğim halde gitmedin
Son kalan umudumu da tükettin
Kaç defa bakıp kaldım sen giderken ardından
Kovdum durdum sürekli
Her defasında geri geldin ardımdan
Dur diye yalvardı
Son kez konuşacağım lütfen sus
Bitecek artık bu işkence
Yer etmeyeceğim bir daha gönlünde
Bir daha beni anmasan da
Tek isteğim ne olur beni unutma
Diyerek son kez konuştu
Gözlerinin ışığı sönerken son bir defa bana baktı
Bu O’nu gördüğüm son andı
Ve birden
Doktor bir elimi bıraktı
Bu gördüğüm kişi sen değildi
Aynada gördüğüm kendimdiGözünü açtığında karşısında gördü beni,
Elleri titriyordu yüzüme bakarken
Görmüyordu gözleri sanki
Delip geçiyordu bakışları gözlerimi
Uzun zamandır su değmemiş dudaklarını açtı
Çatlamış, derileri dökülmüş dudaklarını
Halbuki ben o dudaklardan kana kana
Aşkını içmiştim gözbebeğimin
O dudaklar karşımda titriyordu
Gözleri ağlamaktan kızarmış
Pınarlarında yaşlar birikmiş damlıyordu
Saçları alabildiğine dağınık ve kirli
Epey uzamış haldeydi belli
Titrek zayıf ellerinde tutmaya çalıştığı sigarayı
İçine çekmeye çalışıyor ve ağlıyordu
Acımayla karışık tiksinti okunuyordu gözlerinden
Bakmaya doyamadığım gözlerinden
O benden yeni bir hikaye bekliyorken
Ben yine yarım bir şiir yazıyordum
Epey kilo vermişti, yemiyordu
Yanakları çökmüş, başı bir yana yatmış
Olabildiğince büyümüştü; çirkindi
Dişleri iyice sararmış, bütün gece kusmuştu
Önümde yere uzanmış, adımı sayıklıyordu
İçimde zerre acıma hissi uyandırmıyordu
Suratına tükürmek geliyordu puştun
Bu günah senin suçun,
Git dediğim halde gitmedin
Son kalan umudumu da tükettin
Kaç defa bakıp kaldım sen giderken ardından
Kovdum durdum sürekli
Her defasında geri geldin ardımdan
Dur diye yalvardı
Son kez konuşacağım lütfen sus
Bitecek artık bu işkence
Yer etmeyeceğim bir daha gönlünde
Bir daha beni anmasan da
Tek isteğim ne olur beni unutma
Diyerek son kez konuştu
Gözlerinin ışığı sönerken son bir defa bana baktı
Bu O’nu gördüğüm son andı
Ve birden
Doktor bir elimi bıraktı
Bu gördüğüm kişi sen değildi
Aynada gördüğüm kendimdi

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!