18 Aralık 2011 Pazar

ÖZÜR

Sen akışkan ayna dertli böcek
Çamaşırımda besleyici leke

Alınyazımın tek okunaklı yeri
Bıçkın sevinç kunt öfke

Küçük dilini yutmuş kırmızı soğan
Yücegönüllü akasya

Havı çıkmış eteklik
Hafifçe karnı olan

Sen elisürencil
Öyle bir laf varsa işte o

Dün için özür dilerim
Şimdi işten çıktın Beşiktaş'tasın

Kim istemez mutlu olmayı
Mutsuzluğa da var mısın?

C. S.

15 Aralık 2011 Perşembe

When You Are Old

When you are old and gray and full of sleep,
And nodding by the fire, take down this book,
And slowly read, and dream of the soft look
Your eyes had once, and of their shadows deep;

How many loved your moments of glad grace,
And loved your beauty with love false or true,
But one man loved the pilgrim soul in you,
And loved the sorrows of your changing face;

And bending down beside the glowing bars,
Murmur, a little sadly, how love fled
And paced among the mountains overhead
And hid his face among a crowd of stars.


W. B. Y.

Cloths of Heaven

Had I the heavens' embroidered cloths,
Enwrought with golden and silver light,
The blue and the dim and the dark cloths
Of night and light and the half light,
I would spread the cloths under your feet:
But I, being poor, have only my dreams;
I have spread my dreams under your feet;
Tread softly because you tread on my dreams.


W. B. Y.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Biliyordum

Biliyordum
Yollarda bir S
Ni çiziyordum
Sanıyordum

Çizdiklerimde bir O
Nu tasarlıyordum
Sen'din O
Nu biliyordum

Sonra ABC'lerin,
Coğrafyaların, tarihlerin
Fizik, matematik ve ötesi
Ne gidiyordum

Dediklerim doğru değil, yalın

Ö. A. A.

Taşlama

Nasıl biriktirdin
Dedi o
Ve çalışarak mı diye ekledim
Ben
O da
Evet dedi.

Nasıl kazandın
Ve aklınla mı diye ekledim
Evet dedi.

Sende evet çok dedim
Evet dedi

Benim her şeyim var dedi
Bir şeyin yok dedim
Ne o diye sordu utanmadan
Dedim, bende olan.


Ö. A. A.

Ondandır

Seninle ben değil,
Seninle biz ikimiz
El-ele, göz-göze, baş-başa,
İyi şeyler düşündük..

Gündüz-gecelerimizdi gece-gündüzlerimiz,
Evler-odalar,
Pencereler, perdeler, saksılar, çiçekler,
Halılar, kediler düşündük.

Sofralar,
Misafirler düşündük;
Gelmediler..
Nerde'ler düşündük.

Türküler, şarkılar, şiirler
Kendince öyküler düşündük..

Sen unutmuşun,
Ben de yazamamışım..
Şimdi dalıp-dalıp gidiyor,
Orda'lar düşünüyorum.

Arada yalnızlığımı anlamamışım..
Üşüyorum.

Ö. A. A.

6 Aralık 2011 Salı

Devrik Kimse


Yokluğunda ben
Bir ses duyabiliyor muyum
Devrik olan düşünce
Değilse bile
Biliyorum ki benim
Yarım kalır cümlelerim
Hevesim kursağımda
Aç bir güvercinim ben
Sevgiden yoksun
Açlıktan daha beter
Sensizlik
Desem
İnanır mısın
Görmesen bile
Var mısın

Düşünce Akışı

Biliyorum
Üşüyorum
Düşüyorum
Yoksun
Düşünce
Sen
Gelsen
Aslında
Hiç gitmesen
Ben erken gelsem
Ben senden geçmesem
Sen bendesin
Ben sende kalsam
Ne ilk ne de son olsam
Ben benim ama
Sen sen olmasan da
Bende kalsan
Yeter ki tek olsam
Benimle var olmadın ama
Benimle son bulsan
Kendinden bıksan
Dişlerini sıksan
Beni arasan
Arayıp bulsan
Ya yoksan dediğimde
Koynumda uyusan
Çok zor olmasa her şey
Senin için
İçin dışın
Ben olsam
Çok bencilim
Ben sencilim
Sen ve ben
Ben ve sen
Sen veya ben
Ben der ki sen
Sen desen ki sen
Sen hep sen
Neredeyim ben
Bir bilsem
Sussam ve konuşmasam
Sen söylesen
Ben dinlesem
Dinlensem
Yorulmadım ama
Sen beni dinlesen
Ne güzel olur bu sevda
Desen
Diyebilsen
Keşke…

Yanılgı

Tanrıdan korkmamayı öğretmiştin bana
Ne melek vardı ne de şeytan
İnsan günah işlemez ancak hata yapardı
Dolayısıyla sevgilim ölümden korkmak gereksizdi
Oysa sen bildiğin şeylerden korkmazdın
Bilmediklerin korkuturdu seni
Ben de diyorum ki sana
Ya sen tanıdığım en cesur inanansın
Ya da ben bunca yıl yanlış tanrıya inanmışım

3 Aralık 2011 Cumartesi

Gölge


Tek başına kaldım ama üşümedim
Yağmur damlaları yüzümden düşerken
Canım çok sıkkın aslında, bilmiyorsun
Son günlerde sana takıldım kaldım
Eskisi kadar içmiyorum seninleyken
İçime bakışların işliyor uyaksız
Bazen sevişiyoruz bazen uyuyoruz
Okumuyorum kendime inat
Yazmayacağım artık sen yazana kadar
Gönlünün kış mevsimi gibiyim ben
Sevinçlerin yaprak döküyor benimle
Yerden topluyorum özlemlerini
Gözüm görmüyor sen gülümsediğinde
Derdin ne bilmiyorum, diyorsun
Rahat mı batıyor yoksa bana
Keşke yazdığın o şiir olmasaydı
Okumasaydım, bilmeseydim
Gözümü gökyüzüne diktim
Güneşin gölgesi hep üzerimde
Sen gidersin ben gelirim
Ben giderim o gider
Ardımdan yalnızlık eder

21 Kasım 2011 Pazartesi

Ontolojik Bir Sorun

Üzerime biçilmiş bu elbisenin içinde etten ve kemikten fazla bir şey var mı, bilmiyorum. O kadar yalnız ve kimliksizim ki gölgem benliğimin değişmez adresi olur. Senaryosu önceden yazılmış bir oyunu oynatıyorlar bana, oynuyorum. Sessiz film piyanisti gibi ilgim hayata, onlar okuyor ben dudaklarımı kıpırdatıyorum. İnsanların geçtiği yerlere dokunuyor nefesim, izlerine dokunuyor ellerim bir parça sıcaklık bulabilmek için. Aslında kimseyi suçlamıyorum kendimden başka; bu oyuna hayır diyemediğim içim suçlu benim. Yörüngelerine giriyorum insanların ve de şeylerin. Onlarla birlikte ben de dönüyorum, onlar yanıyor ben de yanıyorum. Gündüzleri yaşıyor geceleri ölüyorum. Kimine göre uydu oluyorum kimine göre güneş. Sonunu arıyorum belki de bu belirsizliğin. Karanlığın içinde ayakta duruyorum, bekliyorum küçük bir kıvılcım için. Ateşler içine alsın bedenimi, rüzgarlar dağıtsın nefesimi. Yok olmak istemiyorum ama keşke hiç var olmamış olsaydım. Varlık sırtımda o kadar büyük bir yük ki canımı çıkartıyor; ne sırtımdan atabiliyorum ne de yürüyebiliyorum, sürekli eziliyorum. Kim olmaktansa keşke “ne” olsaydım. Ne olsaydım anlamı olurdu? Yok olsaydım geriye bir şey kalmazdı ama keşke benim için var değildi, deselerdi.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Köpeğiyle Dolaşan Adam





Kış yine geldi işte,
Ben yine üşüyorum
Yalnızlık ise en sadık orospum
Ne yapsam bırakmıyor yakamı
Her kötülüğü yaptım ona
Bahçesinden kirazlar aşırdım
Suyuna gözyaşı akıttım
Kovdum olmadı, küfrettim gitmedi
Her kış olduğu gibi
Yine benim üzerime tünedi
O kadar sadık bir köpek ki
Uyuz etti varlığı bedenimi
Köpeklere has o hastalığı yok mu
Deli ediyor beni deli
Minnet diyor adına
Sadık kaldığı için bana
Yiyip bitiriyor gecelerimi
Korkunç ve kancık asalak
Bir ömür daha bulsa yutacak
Beni tükürecek içinden
Ve asla doymayacak

26 Ekim 2011 Çarşamba

Hayatı Iskalama Lüksün Yok Senin





Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına
inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat
olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve
yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme
yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya
hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı
neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile
karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her
zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi
halin cezanda indirim sağlamaz.


Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu
yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen
karşılığında mutlaka başka bir iddiayla
karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması
gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın,
güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın.
"Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur
aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine
engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik
yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak
için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o
lüksü sonuna kadar yaşasın.


Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak"
yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani,
yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu
hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir
eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken
de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin
sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif
verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de
cabası....


Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun
aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip
de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın
sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter
ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda
duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o
zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler
değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

N. H. R.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Küsülmez Sevdalara



Unutma!
Yüreğinde bir ismin imzası var ve sen onu silemezsin
Söküp atamazsın ne kadar uğraşsanda,
Seninle beraber büyür içindeki sızı
İlk önce onu hissedersin başkasına dokunduğunda
Unutma!
Bir kere sevdin mi uzun uzun yanarsın...
Sitemler... Öfkeler... Birikiren içinde sen azalırsın
Dilinde küfür elinde kadeh eksik olmaz..
Günler böyle geçer alışırsın
Unutma!
Sabahlar artık gecikir.İster sağa dön ister sola...
Gözüne uyku değil gidenin hayali gelir.
Kendini şiirlere verirsin...
Elin sigaraya gider her on dakikada bir fena zehirlenirsin..
Unutma!
Bir süre güvenmeyeceksin kimseye kendine sığınacaksın..
Aşk Konuşulduğunda sen susacaksın..
Of larla Ah larla başlayacaksın her cümleye..
Çevrende senden başka herkes haksız olacak,
Senin haklılığında çaresiz gidecek çöpe..
Unutma!
Birgün kaldığın yerden başlayacaksın biri seni bulacak..
Önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan biraz ürkeceksin
Ne kadar dirensende nafile insansın sonuçda seveceksin...
Eski acılara bakıpda küsme sevdalara..
Gavura kızıpda oruç bozulmaz
Sök at kafandan acabaları!
Bir kemik aynı yerden iki defa kırılmaz..
Artık kararmaz gecelerin..
Bir daha yaşlar akmaz gözünden..
Sabahların gecikmez.Kim bilir ağladığın günlere gülersin
Unutma!
Bir defa öldün ya zamanında ?
Bir daha ölmezsin...

C. Y.

6 Ekim 2011 Perşembe

Yetim

Gözlerim kararıyordu ve yorgundum. O ise uykusuzluktan kızarmış gözlerini yere dikmiş, elinde tuttuğu zarları sallayıp duruyordu. “Haydi, daha neyi bekliyorsun?” diye sordu. Tam üç gündür uykusuz bir şekilde marketten alınmış bira kutularına emanet ediyorduk kendimizi. “Neyi bekleyeceğim? Oyunu zaten senin zorunla oynuyoruz, bırak da bari zamanını ben seçeyim!” dediğim anda O elindeki zarları yerde serili duran, her tarafı nemden yapış yapış olmuş ve terlerimizle ıslanmış, eski tarihli gazete kağıdının üzerine savurdu: “Düşeş!” Gözlerimin kararması bir an için olsun yerini öfke krizine bırakmıştı. Çünkü O, her zaman yapmakta olduğu gibi yine hile yapmış ya da o anda ben öyle düşünüyordum, beni tam da istediği şekilde avucunun içine alarak, oyunun hem yazarı hem de yöneteni olmuştu. Ben ise oldum olası başkalarının yazmış olduğu oyunları oynamaktan nefret ederdim.
“Haydi, sıra sende!” diye haykırdı. Bir taraftan da cebinde buruşmuş bir şekilde duran Maltepe paketini çekiştiriyordu. “Yetmedi mi, doymadın mı daha?” diye sordum. “Sana yetiyor olabilir, bunun nasıl sonuçlanacağına ancak ben karar verebilirim. Biliyorsun, anlaşmayı bu şekilde yaptık.” Söyledikleri doğruydu, anlaşmayı bu şekilde yapmıştık ama benim anlaşmama gibi bir şansım yoktu. Ben terli ellerimle yerde duran zarları toplarken O çıkardığı sigarayı tırnağınla bir kenarından yırtmaya koyuldu. Gözlerimi kapayarak zarları avuçlarımın arasına aldım ve belki bir ses duyarım diye, en iyi duyan sol kulağıma yaklaştırdım. “ Ne anlatıyorlar sana?” diye gülümsedi. Anlatılan bir şey yoktu oysa, ben bir şeyler duymaya dünden razıydım. “Sen anlamazsın!” dedim. Tırnağıyla yırttığı sigaranın tütünlerini, doğuştan gelen bir alışkanlıkla, bir dizinin üzerine sermiş olduğu çarşafa boşalttı. Dudaklarının arasında tuttuğu sigaranın külleri çoktan uzamış, yerçekimine karşı koymak için direniyordu.
Zarları avuçlarımın arasından çıkarırken gözlerine bakmaya başladım. Ne geleceğini merak ediyordum ama bakmaya cesaretim yoktu. Gözlerindeki hınzır gülümsemeyi yakaladığım anda O dizinin üzerindeki içi Maltepe tütünü dolu olan çarşafı elleri arasına almış ve çoktan yuvarlamaya başlamıştı.
“ Hep yek!” diye haykırdı. İşte yine olan olmuştu. Bitmek tükenmek bilmeyen döngü bir kere daha başlamıştı. “Çakmağı getir!” diye buyurdu. Ben çakmak arıyorken O sigarayı bitirmiş, zıvana için kağıt arıyordu. “ Masanın üzerinde duran defterden bir sayfa yırt. Dikkat et sayfalar yazılı olmasın. Yazdıklarını içime çekmek istemiyorum.” diye seslendi arkamdan.
Defter bıraktığım ilk günkü gibi masanın tam ortasında, boş kadehlerin altında duruyordu. Elime gelen ilk sayfayı yırttım ve yazdığım en güzel şiirin yırttığım sayfada olması için dua ettim aklıma ilk geliveren Tanrı’ya. Elimdekine bakmadan uzattım. Gözünün hizasına doğru kaldırdıktan sonra kıkırdadı: “ Aferin, her zamanki gibi yine ustaca seçmişsin boş olanı.” Gözlerine giren dumanı üfleyerek ağzında tuttuğu eceli gelmiş sigarayı yere tükürdü. Bana bira getirmemi söyleyerek yere bağdaş kurdu. Buzdolabı evin en çok kullanılan eşyası olduğu için oturma odasına koymuştuk. Kapağını açıp iki tane bira aldım. Kafam açlıktan ve uykusuzluktan kazan gibi olmuş, buna rağmen sızmaya karşı direniyor ve kendimi tutuyordum. Biraları tam önünde yere bıraktıktan sonra balkona doğru yürüdüm. Evde hiç saat bulundurmadığımız için, saatin kaç olduğunu bilmez, genelde tahmin ederdik. Tahminlerimizi de hep güzel kafayla yaptığımız için, bize göre saat hep akşamın yedisi ya da sekiziydi. Balkonun kapısı açıktı. Balkona adımımı attığım anda genzime giren yoğun bir çiçek kokusu karşıladı. Gözümü kapattım ve hafızamın en altlarından bir yerlerden hatırladığım bu kokunun ismini çağırmaya koyuldum. Akşamsefası… Genzimi dolduran akşamsefalarının kokusuydu. Gözlerimi yavaşça açarken ilk fark ettiğim koyu karanlık oldu. Balkonun ışığı kapalıydı. Akşamın hangi saatinde olduğumuzu anlamak için ufuk çizgisine baktım. Gözlerim karanlığı taradı, gördüğüm hiçbir şey yoktu! Hiçbir şey! Hala terlemekte olduğumu hatırlayarak bir esinti bulmak umuduyla balkonun demirlerine yaslandım. “Çakmağı getirsene!” diye seslendi içerideki…
İçeri girdiğimde O, zıvanayı bitirmiş ve hazırladığı cigaralığı dudaklarının arasına yerleştirmişti.
“Yak!” dedi yüksek perdeden. Dudaklarının ucundaki sigaraya ilk közü bırakırken kendimi nerede ayılacağım konusunda endişelenmekten alıkoyamadım. Derin, ilk nefesini çektikten sonra bana uzattı: “ Sıra sende…” Gözlerimi kapatarak ciğerlerimi parçalarcasına çektim ilk nefesi. O ise olduğu yere uzanmış ve tavanı seyre koyulmuştu. İsteksizce aldı elimde duran sigarayı. Emir vermekten vazgeçmiş gibi görünüyordu. Bıkmaksızın devam ettiğimiz susma akşamlarından birisi daha geliyordu yavaş yavaş. İkinci nefesi ne zaman aldığını hatırlamıyorum; sigarayı tekrar elimde bulduğumda, ilk defa O’nun varlığından şüphelendim. Tekrar tekrar asıldım sigaraya. Dizlerimin bağı çözülmüştü, oracığa çöküverdim. Gevezelik sırası bendeydi: “ Sen neden böylesin?” diye sordum. O ise gözlerini çoktan kapatmıştı; ama uyumadığını, beni deli etmek için böyle davrandığını biliyordum. Tekrar sordum: “Seni ne ya da kim bu hale getirdi?” Neden insanları bu kadar zorluyordu? Neden insanlar O’nun yörüngesine girdiklerinde O’nun uydusu oluyorlar ve parçalanıyorlardı? Hal bu ki O bütün bunları herhangi bir şey yapmaya ihtiyaç duymadan, sadece ve sadece O olarak yapıyordu: O’nun yörüngesine giren herhangi bir şeyin yok olması için O’nun kendi hayatını yaşaması yeterliydi. Her şey ve herkes O’na göreydi, O’nun içindi. Çok yorgundum, yaşamaktan dolayı çok yorgundum. O’nu düşünmekten dolayı çok yorgundum. Kim olduğumu, ne iş yaptığımı, nerede oturduğumu hatırlayamıyordum. Hatırladığım anda aklıma gelen hiçbir şeyin önemi kalmıyor, aklımdan uçuveriyordu. Rüyalarımı bile ele geçirmişti. Bana rüyalarımı hiç sormamıştı oysa ve ben rüyalarımı anlatmayı çok severdim.
Hala terliyordum ve gözümü tavana dikmiştim. Pis bir koku doluyordu burun deliklerime. Gözlerimi açtığımda sabahın çoktan olduğunu, O’nun her zaman yaptığı gibi yine sessizce odadan süzülerek beni bırakıp gittiğini anladım. Üzerimdeki atlet kusmuğa bulanmıştı. Üç gündür yemediğim şeyleri üzerime çıkarmıştım. Banyoya gitmek için ayağa kalktım. Ağzımın içi iyice çoraklaşmış, dudaklarımda yaralar çıkmıştı. İstemeye istemeye aynaya baktım. Gördüğüm manzara ayılmama yetmişti: aynada gördüğüm yansıma bana ait gibi durmuyordu. Dün gece sakallarımın olmadığını hatırlıyordum hayal meyal. Oysa sabaha kadar sakallarım uzamış, çenemi aşmıştı. Saçlarım ise omuzlarıma geliyordu. Kaç gündür o halde olduğumu düşünerek duşa girdim. Soğuk su beni kendime getirmekten uzakta, masada unutulmuş çay kıvamındaydı. Buzdolabını açtım yiyecek bir şeyler bulabilmek umuduyla.
O’nun varlığına dair geride kalan tek kanıtı da işte tam orada buldum: koyu kestane rengi saçlar. Gelişigüzel kesilmiş, bira kutularının üzerine fırlatılmış bir şekilde benim tarafımdan görülmeyi bekliyor gibiydi.
Üzerimi giymeden sokağa fırladığımı hatırlıyorum. O’ndan bir iz bulabilmek, belki giderken bir şeyler düşürmüştür üzerinden diye umut ederek ayaklarını basmış olabileceği muhtemel yerleri aramak… Oysa geç kalmış bir bahar yağmuru gibi O’da uçup gitmişti. Yaz başından beri evini işgal ettiğim kuzenimin bana bıraktığı yazlığa doğru yürüdüm. Sanki evi ilk defa görüyor gibi oluyordum. Bahçe çimenlerinin üzerinde çıplak ayaklarımı hissettiğimde gözümü ilk çarpan zemin kattaki boyaları dökülmüş gri kapı oldu. Kapı yarı açık bir şekilde esen sabah meltemiyle birlikte hafif hafif gıcırdıyor, ağustos böceklerinin yarattığı kakafoniye eşlik ediyordu. Ağustos ayında olduğumuzu hatırlayınca derin bir nefes çektim. Ciğerlerimi dolduran çam kokusu oldu. Oldum olası çam kokusunu çok severim; özellikle de çam balını. Bal düşüncesi aklıma kahvaltı etme fikrini getirdi. Bu da ne kadar zamandır aç olduğumu hatırlattı bana. Gri kapıyla ilgilenmeyi başka bir zaman bırakarak eve doğru yöneldim. Geçen haftadan kesmiş olduğum çim ölüleri garaj kapısının hemen önünde, yerde yatıyorlardı. Nasıl olsa kuzenimin gelmesine daha bir hafta vardı, acelesi yoktu çim ölülerinin: bir süre daha oldukları yerde kalabilirlerdi. Giyinmeden önce ne kadar kilo verdiğimi öğrenmek için mutfak dolabının hemen yanında bulunan tartıya çıktım. Çıkarken de üzerimde ne varsa yere bıraktım. Dijital gösterge şok geçirmeme yetmişti: yetmiş beş kiloydum! En son ne zaman yetmiş beş kilo olduğumu hatırlamaya çalıştım. Galiba üniversiteye girdiğim ilk yıllardan birindeydi; ne yersem yiyeyim kilo almıyordum ve bununla övünüyordum. Oda arkadaşlarımdan birisi söylemişti, otuzundan sonra alınan kiloların verilemediğini. Ben de gülüp geçmiştim. Yetmiş beş kiloya düştüğüme göre bugüne kadar yaşadığım sürenin en az yarısı kadar geriye gitmiştim ömrümde. Ya da ben öyle hissediyordum. Tartıdan indikten hemen sonra alelacele giyindim. En sevdiğim şile bezinden yakasız gömleğim ve pantolonum bıraktığım yerde duruyorlardı. Kendimi kokladım: kokmuyordum, elbiselerim de kötü kokmuyorlardı. Evin kapısını kilitledikten sonra bahçe yolunun bitişindeki yaşlı ve yorgun boynuz ağacına doğru yöneldim. Kuzenimin bıraktığı yazlık arabası orada bekliyordu. Kontak anahtarları hala üzerindeydi. Çevirir çevirmez de çalıştı zaten. Yakıt göstergesi neredeyse sona gelmişti. İlk vitese taktıktan sonra düşünmeden gaza bastım. Ağustos böcekleri hala arkamdan bağırmaya devam ediyordu. Kaldığım ev bağlı bulunduğu beldenin 5-6 kilometre uzağında, yürüyerek bir iki saatlik mesafedeydi. Beldeye en uzak mesafedeki ev kuzenimindi. Bölgede O’ndan başka belde dışında mülk sahibi olmadığı için yolu yaptırmak yine kendisine düşmüştü. Artan harcamalar nedeniyle de yolu asfaltlatamamış, toprak şose halinde bırakmıştı. Dikiz aynasından arkamda bıraktığım kızıl tozu izledim. Eğer hayat bir film ve ben de bir yönetmen olsaydım, bu manzara karşısında kendimi kesinlikle geniş açıdan alırdım kadraja. En geniş açıyı yakalayacak karşıdaki “Gavur Tepe”, köylüler bu adı vermişlerdi, bu çekime en uygun yer olurdu. Sabit kamerayla ve geniş açıyla arkasında kızıl bir toz bulutu bırakarak ilerleyen kırmızı mustang görüntüsü, geri plandan yükselen sirtakinin de eşliğiyle izleyenlerde kesin bir hayranlık uyandırır, eğer film hiçbir şeyi anlatmıyor ve sadece hayattan bir kesit sunuyorsa ilk katıldığı festivalden ödülle dönerdi. Ama çok izleyeni olur da iyi bir gişe yaparsa ödül yerine alacağı bol eleştiri olurdu. Beldenin girişine kadar kafamda bu düşüncelerle bir on dakika araba sürdüm. Asfaltsız tozlu yol çok fazla virajla biçimlendirildiğinden rahat ve hızlı bir sürüşe izin vermiyordu. Birkaç gündür biradan başka bir şey yemiyor olmama rağmen, beldedeki en sevdiğim yer olan Aysun Hanım’ın otel- restaurantına birkaç dakikalık mesafedeydim. Arabayı kenara çekerek her cuma kurulan pazarda taze kekik aramaya koyuldum. Her içki etkinliğinden sonra mutlaka midem küçülür, yemeye bir süre ara verir, kilo kaybına uğrardım. Yine yemeye başlamadan önce midemi taze kekik çayıyla alıştırır, akşamına mutlaka kendime bir ziyafet çekerdim. Ama bu sabah canım kahvaltı yapmak istiyordu. Neden kahvaltı yapmak istediğimi hatırladım: çam kokusu bana çam balını çağrıştırmıştı. Umarım kahvaltıda çam balı bulunur diye düşünerek girdim otelin önündeki kıyıya dik uzanan sokağa.
Aysun Hanım’a sormuştum: “ Beldedeki bütün evlerin sokakları denize paralel uzanıyorken neden sizin otelin bulunduğu sokak denize dik doğrultuda?” diye. Aysun Hanım Devlet Opera ve Balesi’nden emekli bir sopranoydu. Beldenin neredeyse en eski yerlilerindendi. Operaya girdiği ilk yılın sezon bitişinde yolu beldeye düşmüş, emekli olup yerleştiği on yıl öncesine kadar yirmi beş yıl boyunca her yaz bir haftalığına beldeye tatile gelmişti. On yıl önce aldığı emekli ikramiyesiyle ve Ankara’da oturduğu evin satışından gelen parayla şu anki otelin bulunduğu arsayı satın almış ve üzerine planını kendi elleriyle çizdiği oteli yaptırmıştı. Oteli daha çok kendi zevkine göre tasarlamış, bahçesine bir restaurant eklemişti. Duyduklarıma göre on yıl önce buraya geldiğinde şu anki otelin bulunduğu yerde hiçbir bina bulunmuyordu. Kuzenimin yaptığı gibi o da otele giden yolu (o zamanlar sokak değildi ve geçen on yıl içinde otelin etrafı birçok yazlık evle çevrilmişti) kendisi açtırmak zorunda kalmıştı. Bir konuşmamızda “ Bu yol bana bir inci gerdanlığa mal oldu biliyor musun? “ demişti. İşte Aysun Hanım’ın sorduğum soruya sebep olan cümlesi bu şekildeydi. “Zaten denize paralel uzanan bir patika varken ve yolu buradan geçirmek daha az maliyetliyken neden yolu uzatarak denize dik hale getirdiniz?” “ Deniz görmediğim zamanlarda boğuluyor gibi oluyorum çocuk… Bir el beni yakalıyor boynumdan ve aşağıya doğru çekiyor sanki; öleceğimi düşünüyorum erkenden. Hem biliyor musun bir yangın çıksa ya da bir deprem olsa denize kaçmak daha kolay olur bizim yoldan. Kıyıda bağlı duran bir tekneye biner ve karşıya geçeriz.” Aysun Hanım’ın bir de karşı kıyı saplantısı vardı. Ama beldede otuz beş yıldır O’nu karşı kıyıda gören kimse olmamıştı.

O’nu yine her zamanki gibi sallanan tahta iskemlesinde buldum.Üstünde yakası açık uçuk mavi bir yazlık elbise, elinde yudumladığı sabah kahvesiyle. Ellisinden sonra sigaraya başlamıştı. Opera memuriyeti boyunca kendine koyduğu yasaklardan birisiydi sigara.

“ Hoş geldin çocuk, çok erkencisin bugün.” Cevap vermeme fırsat bırakmadan içeri, mutfağa doğru seslendi: “Deniz suyu ısıt, kekik çayı içeceğiz.” Elimdeki taze kekikler geldi aklıma, masaya bırakıp tam karşısına duran iskemleye oturdum. Söze başlamadan Deniz çıktı mutfaktan ve gazete kağıdına sarılı kekikleri alırken sordu: “Sen de içecek misin teyze?”
Deniz hukuk fakültesini yüksek lisansla bitirmiş, doktorasını ceza hukuku üzerine yapmış, işe yeni başlamış bir avukattı. Ortalamanın üzerindeki boyuyla doğru orantılı zekası sayesinde diğer öğrenciler arasında dikkat çekmiş, bölümündeki bir çok profesörün asistanlık teklifleriyle karşılaşmıştı. Teyzesine göre bu teklifler üstü kapalı yatak arkadaşlığı da içermiyor değildi, ancak O bütün tekliflere kulak tıkayarak devlet memuru bedenine hapsedilmeyi kabul etmemişti. Üniversiteyi kazandığı ilk yıldan itibaren her yaz teyzesinin yanına gelir, yaz bitiminde de geri dönerdi. Teyzesine kalsa kariyer yapmak adına savcılık yapar, belki de anayasa mahkemesine kadar uzayacak bir yola girerdi. Ama Deniz’le konuştuğumuz akşamlarda bana kendi işinin patronu olmak istediğini, belli bir birikime ulaştıktan sonra da avukatlığı hobi olarak yapacağını anlatmıştı.

“Evet canım, lütfen… Ama şekersiz olsun.” Aysun Hanım’ın da benimle birlikte içeceğini düşünerek fazladan almıştım kekiği. “Sen nasıl içiyordun?” Bana soruyordu: “Tek şekerli lütfen.” diye yanıtladım.

Aramızda on yaş olmasına rağmen Deniz bazen benimle yaşıt, bazen benden on yaş daha büyük görünürdü gözüme. Bunu ona ilk söylediğimde beni alay etmekle suçlamış, dalga geçiyorsun, demişti. Bugün nedense bana yine yaşıtımmış gibi görünüyordu. Üzerinde pazardan alıp uydurduğu basmadan yapılmış askılı bir yazlık elbise vardı. O’nu bu elbiseyle gördüğümde boyunun da uzamış göründüğünü fark ettim. Evin içinde, bahçede, kumsalda, kısacası her fırsatta çıplak ayakla dolaşırdı. İnsanlığın kendi hayvanlığını reddetmesinin bir çeşit mantığa bürünmesi olarak görürdü ayakkabı giymeyi. “Girdiğin davalarda ayakkabı giymiyor musun?” diye sorduğumda: elinden geldiğince basit ve gösterişsiz ayakkabıları tercih ettiğini söylemişti. Bu yaz ise ilk defa ne zaman gördüğümü hatırlamadığım bir halhal peydah olmuştu ayak bileklerinde. Teyzesinin sorusu beni kendime getirdiğinde bakışlarımın ne kadar zamandır O’nun arkasında takılı kaldığını düşünerek utandım.
“ E ne var ne yok? Dün epey patırtı yapmışsınız sahilde. Yine misafirlerin mi vardı?” Aysun Hanım’ın sorusunun dün gece yaşadıklarımla ilgili olmadığını biliyor, ama dün gece sahile inip inmediğim konusunda bir sonuca varamıyordum. “Evet… Vardı galiba…” diyerek geçiştirmeye çalıştım. Yine bana böyle durumlarda yaptığı gibi uzun uzadıya nutuk çekeceğini düşünerek sigara paketi aramaya başladım. “ Neyse, gençlik güzel şey…” dedi.

Evet, gençlik güzeldi. Hele hiç bitmeyen bir gençlik olsa ben de, bütün insanlar da, Tanrı da daha güzel olurdu. Deniz elinde kekik çaylarıyla kapıdan göründüğünde, ben sigaramı yakmış, Aysun Hanım’la klasik müzik üzerine bir sohbete başlamıştım. Eğer dikkati kendi üzerimden çeker, konuyu Aysun Hanım’ın üzerinde konuşmaya bayıldığı klasik müziğe getirirsem, dün gece olanlar hakkında başkalarına açıklama yapmak zorunda hissetmem kendimi diye düşündüm.

“Wagner’de gerçek zamanla hikaye zamanı örtüşmüş durumdadır. Bu yüzden O diğerlerinin üzerindedir.” dedim. Aysun Hanım koyu bir Mozart hayranıydı ve Wagner’i hiç mi hiç sevmezdi. Hatta insanları Mozart’ı sevme ihtimali olanlar, Wagner’i sevme ihtimali olanlar diye ikiye ayıracak kadar sabit fikirli olabiliyordu. Ruhsat yüzünden tartıştığı belediye başkanına Wagner’ci faşist, diyecek kadar ileri gitmişti.
“Wagner’de ne kadar derine gidersen git bir dip bile bulamazsın, Wagner sığ bile değildir.” diyerek söze girdi. Deniz çayları masaya bıraktıktan sonra içeri girip gözden kaybolmuştu.
Her zaman olduğu gibi Aysun Hanım’ın damarına basmıştım. Her fırsatta Le Nozze di Figaro’yu Teatro alla Scala’da söylemekle övünürdü. Beni Nietzsche’nin yazdıklarından dolayı Wagner’i sevmekle itham eder, operaya felsefeyi bulaştırmakla suçlardı. Konunun yine bana döneceğini hissettiğim için tartışmayı fazla uzatmamak niyetindeydim: “Haklısınız, Wagner değerlendirmeye değmeyecek kadar az eser vermiştir Mozart’a göre.” Sözlerimdeki ince alayı sezmiş olacak ki :” Derdin ne çocuk?” diye soruverdi birden.
Derdim ne miydi? Ben de bilmiyordum ne olduğunu… Yine çabuk sıkılmıştım sohbetten. Haydi, dedi, bitir çayını da şaraba geçelim. Kötü bir fikir gibi gelmedi… O içeri şarap almaya giderken, ben gözümü denize dikmiş, ufuk çizgisine takılı kalmış durumdaydım.


Aysun Hanım’ın tatilcileri, benim öğle yemeği vaktinde sabah kahvaltısı etmek niyetiyle gittiğim; üzeri ince söğüt dallarıyla, her köşesi insanı kendinden geçiren iğde ağacı kokularıyla bezeli restaurantın bahçesini akşam yemeği için doldurmaya başladıklarında, ben dördüncü şişe beyaz şarabımı bitirmiş ve kendime kaçıncı şişeden itibaren yalnız içmekte olduğumu sorar durumdaydım. Bu akşam neredeyse bütün tatilciler akşam yemeğine iştirak ediyorlardı. Katılımın neden bu kadar çok olduğunu, Aysun Hanım’ı açık gül kurusu rengi gece elbisesiyle görünce anladım: Aysun Hanım’dan bu akşam ya bir keman resitali ya da herhangi bir operadan, büyük ihtimalle Mozart’tan, küçük bir bölüm dinleyecektik.

Saat kullanmadığım için, yine zamanı etrafı dinleyerek tahmin etmeye çalıştım. Ağustos böcekleri işi yavaştan alıyor, iğde kokularına akşamsefaları bulaşıyordu: saat sekiz suları olmalıydı. Beşinci şişeye başlamadan önce bir miktar ara vermek gerekiyordu. Masanın üzerinde bıraktığım sigara paketi boşalmış durumdaydı. Gözlerim etrafta tanıdık bir yüz ararken Aysun Hanım’la göz göze geldik. Sağ el işaret ve orta parmaklarımı dik tutup diğerlerini avucuma doğru kıvırarak dudaklarıma doğru birkaç defa ileri geri götürerek sigara işareti yaptım. Gözleriyle, yok anlamında bir işaret yaptı. Elimde çakmak ayakta öylece kalakalmıştım. Bir ses beni kendime getirdi: “Buradan almaz mısınız?” Sesin sahibine dönerken burnumun ucuna uzatılmış, benim içtiğim markadan, bir sigara paketiyle karşılaştım. İçinden bir tane alıp geriye doğru dönerken bir taraftan da sigarayı yaktım. İlk gördüğüm ince ve uzun biçimli parmaklar, kan rengi boyalı tırnaklar oldu. Teşekkür ettim ciğerlerimi doldurduğum ilk nefesi verirken. Rica ederken çakmağımı uzatarak onun dudakları arasında benim yakmamı bekleyen sigarayı yaktım. O dudaklar kıpırdadı: “Çok mu içersiniz akşamları?” “Buranın öyle bir yan etkisi var, insan farkına varmıyor ne kadar içtiğinin. Belki de benim bünyemde öyle bir etki bırakıyor. Her insan da farklı etkiler bırakıyor: kimi denize bakıp şiir yazar, kimi de balık tutar. Ne kadar içtiğimin farkına ancak dördüncü şişenin bitişinde vardım…” Neden bu kadar uzun ve açıklayıcı bir cevap vermiştim, bilmiyordum. Gözlerimin içine bakarak elini bana doğru uzattı: “Merhaba, ben Handan.” Uzattığı eli sıkarak karşılık verdim: “Memnun oldum, ben de Hakan.”

Ben masama dönerken Handan’ın da hemen yanımdaki masaya iliştiğini gördüm. Diğer tatilciler de masalarındaki yerlerini almış, içecek siparişi veriyorlardı. Bahçede yalnız kalan tek masanın benimki olduğunu fark ederek nedensiz yere hüzünlendim. Aysun Hanım yerini almış, reminör tonunda bir keman süitinin son ve en uzun bölümünü çalmaya koyulmuştu. Ağustos böceklerinin ezgisi son bulmuş, akşamın ilk karanlığını kemanın ezgisi doldurmaya başlamıştı. Etrafı incelemeye başlarken orta yaş üstü kısa ve tıknaz bir erkeğin yavaş adımlarla bahçeyi geçmekte olduğunu fark ettim. Nereye oturacak, diye düşünürken gelip Handan’ın yanına oturdu. Otururken de masaya sapı kısa kesilmiş kırmızı bir gül bıraktı. Handan adama yanağından öperek karşılık verdi.

-Geç kalmadım değil mi?
-Hayır canım, akşam için erken geldin. Ama kemana geç kaldın diyebilirim.
-Ne içiyoruz?
-Ben şarap içiyorum…
-Rakı vardır umarım.
-Bilmem, vardır herhalde…
-Neden buraya gelmek için ısrar ettiğini anlamış değilim Handan, bu kadar yolu tepmek yerine şehre yakın bir otel seçebilirdik.
-Seninle şehre yakınken kendimi nasıl hissettiğimi biliyorsun, şehirden uzak kaldıkça kendimi sana verebiliyorum. Lütfen bu konuyu tekrar tartışmayalım.
-Tamam, sen bilirsin…

Sıradan bir çift gibi görünen ikiliyi daha yakından incelemeye karar verdim. Kemanın ezgileri uzaklaşırken, adamla kadın arasında belirgin bir yaş farkı olduğunu gördüm. Adam orta yaş sınırını geçeli bir epey zaman olmuştu. Kahverengi saplı, kalın gözlüğünün arkasından bakan kahverengi gözleri diğerine göre kalkık olan sol kaşının altında çok da akılda kalacak bir yüz gibi görünmüyor, güneşten kararmadığı belli olan esmer yüzü, ucu yuvarlak, üçgen ve kısa olan burnuyla neredeyse tamamına yakını beyaz olan saçlarına uyumsuz bir görüntü sergiliyordu. Kulak memelerinin ucu çenesine yapışıktı ve yukarı doğru uzadıkça asimetrik bir hal alıyordu. Çok büyük olmamakla beraber geniş ve kepçeli kulaklara sahipti Handan’ın erkeği. Saçları, genç bir berberin elinden çıkmış şekilde orta uzunlukta kesilmiş, şakalarının iki yanında kalan kısımları tamamen beyazlamış, kafasının sol ön yarısında kalan kısmında ise hala siyahlıklar göze çarpıyordu. Genç görünmek gibi bir niyeti var mıydı bilmiyorum ama, geriye doğru taranmış olmasına rağmen hafif dik duran saç kesimiyle orta yaş dönemini andırma çabasında görünüyordu. Kilolarının yol açtığı fazlalıklar çenesinin altında ve burnunun yanlarında birikmişti.
Handan ise Dante gibi, ömrünün ortasında bir görünümdeydi. Sırtının ortalarına gelen kestane renkli saçlarını serbest bırakmıştı. Ortalamanın biraz üzerindeki boyu, O’nu yanındaki adama göre en az bir karış uzun gösteriyordu.
Kum rengi saçları düz, teni ise beyaza yakındı. Gözleri akşam karanlığında koyu kömür rengi ışıltılar yayıyordu. İnce ve biçimli burnu çıkık elmacık kemikleriyle birlikte bir simetri oluşturuyor, sivri çenesinin üstünü süsleyen dudakları ince, uzun bir gülümsemeyle yüzünün ortasına yayılıyordu.
Adam önüne gelen rakı kadehine fazlasıyla su ekledikten sonra karşısındakinin yüzüne doğru kaldırdı: bize içelim mi? Oysa hayat, “biz” kavramını yabancı dilden bir sözcükmüş gibi sokuyordu Handan’ın gözüne. O hiçbir zaman için program yapmaz, anı sanki hiç var olmamışçasına kendi öznelliğinde yaşardı. En uzun vadeli planı rakı kadehinde eriyen buzun ömrü kadar sürerdi. Rakı kadehine karşı kaldırılmış geniş, balon biçimli kırmızı şarap bardağı aslında ilişkilerinin özetiydi: Handan’a göre çok alaturka ve sıradan kalıyordu erkeği. İçindeki bitmek tükenmek bilmeyen intihar tutkusuna karşı bir emniyet kilidi görevi görüyordu onu. Kendisi farkında olmasa da tekdüze hayatının itiraf edilememiş ve karanlıkta kalmış, doyurulmamış yönlerini doyuruyordu. Kaçmak istediği gerçekliğe ne kadar da derinden bağlı olduğunu bilmiyordu Handan. Bir yanı kendisine verilen kırmızı gülü daha önceden okumuş olduğu şiir kitaplarının ilk baskısının sararmış yaprakları arasında kurutmayı istiyor, diğer yanı ise aynı kırmızı gülü bahçesinde olmasa da balkonunda yetiştirmek için tırnaklarının arasını gübre artıklarıyla kirletmeyi göze alıyordu.Ne zaman ve nasıl başladığını hatırlamıyordu ilişkilerinin. Handan’ın tek hatırladığı hayatı karşısına almış olmasıydı ve bunun sorumluluğunu almaya dünden razı bir ruh hali içinde bulunmasıydı. Aşk mı huzur mu sorusunu sorduğu ilk günden bu yana kendi kendisini zorlamayı bırakmış, kapıya ilk çalınışında koşmaktansa pencerenin kenarında oturarak gelecek herhangi bir kişiyi beklemeyi alışkanlık haline getirmişti. Alışkanlık çok önemli bir yer tutardı Handan’ın yaşantısında. Evinde yemek yaptığı zamanlarda alışkanlığı olduğu üzere mutlaka bir kadeh bir şeyler içer, bazen ayarı kaçırdığında kesilen parmağını sarmaktansa kanının akmasını izlerdi. Yaralarını sarmaktansa o yaraya sahip olmakla överdi kendisini. Esas olan hayatın anlamı değil nasıl yaşandığıydı O’nun için. Bu yüzden açılmış yaralarını sarmaktansa kuruyup kabuk bağlamasını bekler, kuruduktan sonra üzerinde bıraktığı izleriyle övünürdü. Bu gece de öyle gecelerden birisiydi O’nun için. Şarap şişesinin dibine bakarken geride bıraktığı ailesi, kitapları ve yalnızlığı, kendisini görmekten alıkoyan erkeğin bir kadeh içkiyi kafasına dikişine göre ayarlanmış, iyinin ve kötünün ötesinde bulunmaktan yorgun bedeniyle çökmekte olan gecenin ağırlığı altında kalmış, kendisine ve herkese inat kayanın bağrında bitmiş bir ayrık otu gibi aykırı durmaya ant içmişti. Yaşamak istediği hayattan hiç kimse alıkoyamazdı Handan’ı. İyi ya da iyi olmayan her kavramı kendi parantezine alır, herhangi birisi tarafından yargılanırsa: “doğru veya yanlış, yaşadığı her şeye iman eder ve inanırdı”. Benim ne yaşadığımı anlayamazsınız, diye yorumlardı kendini köşeye sıkışmış hissettiğinde. O’na göre insan neye göre eyleyeceğinden daha çok nasıl eyleyeceğine kafa yormalıydı. Doğru olduğunu bildiği bir konunun anlatılış biçimi konunun özünden daha büyük anlamlar içerirdi. Bir şeyi ne için yaptığı değil nasıl yaptığı önemliydi insanın. Bu yüzden insanlara değer verirken ne amaçla davrandıkları değil nasıl davrandıkları, önemli olurdu O’nun için. Eğer erkeği O’nu aldatacaksa bu işi çok şairane ve kahramanca bir şekilde yapmalı, O’nun ayaklarına kapanarak ihanetini itiraf etmeliydi. Ancak bu durumda ihanet Handan tarafından biliniyor olmasına bağlı olarak af görürdü. Erkek O’nu ne kadar alçakça aldatmış olursa olsun, itirafıyla Handan’ın gözünde büyür, O’nun deyişiyle “vazgeçilmez olduğunun” bilincine vardırarak Handan’ı ölümsüz kılardı. O’nun için şarkının bestecisi değil yorumlayanı önemliydi. Anlamlandırmadaki ve anlamadaki çelişkiyi kişiselleştirmiş, içinden çıkılamaz bir ikilem haline getirmişti. Hayat dediğin ikilemin kendisi değil miydi zaten: uzadıkça kısalan bir şeydi hayat. Ömrün uzadıkça geriye kalan, yaşayacağın yıllar kısalıyordu. Bu yüzden hayat zorlamaya gelmezdi. Nehrin akışına bırakmalıydı kendini insan. Ancak çakıl taşları yönlendirmeliydi insan hayatının nasıl akacağını. Sorgulamak ise en büyük günahtı: benliğini açığa vururdu insanın. Kendini birkaç defa sorgulamaya kalktığında, boş viski şişelerinin dibini görmüştü. Üstelik sarhoşken üzerini örtecek ne bir battaniye, ne de bir çift renkli göz bulabilirdi yatağında. O’nun durgunlukta aradığı şey, kendi davranışlarının sonucunun iyi ya da kötü bir günah çıkarma ayini halinde olmasıydı. Basitlik isterken kendini karmaşık görür, geceleri aynadaki aksiyle konuşurdu yalnızlığını inkar etmek için. Basitliği ve durağanlığı alışkanlık edinmeye çalışırken kendi çırpınışlarını görmez, davranışlarına karmaşık ve çözülemez anlamlar eklemeye çalışır; karşısındakinin kafası karıştığında ise kendi davranışlarının sıradan görünümünü ortadan kaldırmak için tahmin edilemez olmayı yeğlerdi. Zor olduğunu söyleyenlere ne kadar basit olduğunu itiraf ederken, ne kadar sıradan davrandığının farkına varmaz, boş bulunup yakalanmamak için hep istim üzerinde olurdu. O’nu hayatına giren erkekler için vazgeçilmez kılan bu kördüğümdü. Erkekler ise düğümü çözmekten daha çok görmekten yoksun bir halde yaklaşıyorlardı Handan’ın hüzünler limanına. Bu güne kadar demir alanlar O’nu anlama yeteneğinden yoksun değillerdi. Onları yıldıran Handan’ın kendi kendine çizdiği paradoksların yansımalarıydı. Makyajsız halini gören olmamıştı bugüne kadar. Hayatına giren erkeklerin sıradanlığına, bilinçli olarak olmasa bile, baksa da göremez, hep var olmayan anlamlar yüklerdi. O’nu aldatan erkekleri itiraf etmeleri durumunda affeder, bildiği şeylerin midesini bulandırması gerekirken O, bilmediği şeylerden korkar, Tanrı inancı olmasa da var olmayı algılanmış olmaya indirgerdi. Kişisel deneyiminde bulunmayan şeyler daha çok yönlendirirdi Handan’ın hayatını. Günah çıkarma en büyük erdemdi ve eğer Tanrı kabul ederse ki etmemesi düşünülemezdi, her şey affedilirdi.

Bütün bunların kaçınılmaz bir sonucu olarak Handan da birçok kadın gibi sevgilisi tarafından aldatılıyordu.

Üstelik Handan aldatıldığının uzun zamandır farkındaydı. Ama bununla yüzleşmeye yetecek kadar cesareti kendinde görememiş, çaresizliğini ve korkaklığını sözcüklere dökmeyi yeğleyerek, başucunda duran boş defter sayfalarını doldurmaya başlamıştı. O da her aldatılan kadın gibi, kendisine tercih edilen kadını çok merak ediyordu. Kendisine dokunan ellerin diğer kadına neler yaptığını düşünür, o kadını kafasında bir isime ve yüze büründürür, yalnız kaldığı gecelerde erkeğine neden yeterli gelmediğini anlamaya çalışırdı. Handan’ın anlamadığı şey erkeklerin sevgililerini neden aldattığıydı. Eğer erkek eşini aldatırsa bu bir dereceye kadar mazur görülebilir, aşkın sevgiye, sevginin de alışkanlığa dönüşmesi sonucunda sıradanlığın o sıkıcı, rutin sarmalına saplanılmış olması, döngüyü kırmak adına bir çıkış yolu olabilirdi. Handan aldatılanın sadece kendisi olduğunu düşünüyordu. Oysa erkeği bunu alışkanlıktan çıkarmış, bir yaşam felsefesi olarak benimsemişti.
Oysa erkek için aldatmak, doğanın kulak arkası edilemeyecek olan çağrısına boyun eğmekten ibaretti. Erkek için aldatmak düşüncede başlamış olsa bile, mutlaka yatakta son bulurdu. Yatakta son bulmayan hiçbir eylem, aldatmak olarak sınıflandırılamazdı. Var olmayan hiçbir şey düşünülemezdi; düşünülen her şey var olabilirdi, varlığın bilinme nedeni ise eylenmiş olmaktan geçerdi. İşte bu yüzden aldatma konusunda kadınlarla erkekleri ayıran fark eylemde ortaya çıkardı. Kadınlar düşünerek aldatır, erkeklerse aldattıktan sonra düşünürlerdi. Erkek aldatmasının özürünü soyunun devamında arama ilkelliğine gömülürken, kadın eyleme varmadıktan sonra hiçbir şekilde aldatmış saymazdı kendini. Bu yüzden aşk her iki cinse de farklı görünürdü: kadın düşünürek aşkı yaşarken erkek yaşadıkça düşünmeye çalışırdı. Erkek ve kadın, her iki durumda da aşka haddinden fazla anlam yüklerdi: var olmayan bir anlam…

Kendime geldiğimde Deniz’in yanımda oturmakta olduğunu fark ettim. Ne zaman yanıma geldiğini hatırlamaya çalışırken, O bana sanki aklımdan geçenleri anlamış gibi gülümsüyordu.
-Yine koptuk galiba..
-Galiba…
Deniz’den hoşlandığımı fark ettim. Gözleri her zamankinden daha çok içime işliyordu ve benim gözümün içine bakan kadınlara karşı zaafım vardı. O da bu zaafın bilincindeymiş gibi gözünü iyice içime doğru dikti.
-Saçlarını neden uzatıyorsun?
Saçlarımın uzunluğunu anlamak için elimi ensemde gezdirdim: omuzlarıma kadar devam ediyordu saçlarım.
-Belli bir sebebi yok, sadece akışına bıraktım. Hayatı bıraktığım gibi…
- Aslında sana çok yakışıyor, ama ben kısa saçı tercih ederdim.
Di’li geçmiş zaman kullandığına göre tercih konusu olduğumu anladım. Deniz’in saçları ise ne kısa ne de uzundu. Kulaklarının bitiminde eşitlenmiş, düz saçlara sahipti Deniz. Kadehimi O’na kaldırdım:
-O halde kısa saçlara içelim…

Birden içimde Deniz’e sarılıp öpmek için dayanılmaz bir istek hissettim. Göz ucuyla Handan’a bakmayı ihmal etmedim: hararetli bir tartışmanın içine girmiş gibi görünüyordu.
-İlgini çekiyor galiba?
-Kim?
-Handan Hanım ve sevgilisi!
-Tanıyor musun onları?
-Adamın ikinci gelişi, daha önce de gelmişti.
-Kiminle?
-Diğer sevgilisiyle.
-Ne adammış?
- Adam evli, biliyor musun?
-Sen nereden biliyorsun?
-Biz de kalıyorlar, nereden bileceğim…
Deniz’in adama olan ilgisi, içimdeki nereden geldiğini bilmediğim ve anlam veremediğim kıskançlık duygusunu kabartmıştı. Her kıskançlık krizinde yaptığım gibi biraz daha kendime gömüldüm. Şaraptan başım iyice dönmeye başlamıştı. Severdim şarabın sarhoşluğunu; ne kadar içersem içeyim en fazla başımı döndürür, asla kusmama sebep olmazdı. Esrarın sarhoşluğuna en yakın bulduğum içkiydi şarap: özellikle de beyaz şarap. Elimden geldiğince yavaş içmeye çalışırdım beyaz şarabı. Bu gece ise daha sert bir içkiye ihtiyacım vardı.
-Rakı var mı Deniz?
-Var, ama bu gece olmaz. Oyunbozanlık yapma lütfen. Rakı bu gecenin harcı değil. Bak ayın on dördünü görüyor musun?
Gerçekten de ay gülümseyen yüzünü dikmişti üzerimize. Tanrı’nın bizi ay üzerinden gözlediğini hayal ettim.
-Kumsalda yürüyelim mi?
Teklif benden gelmişti. Deniz ise yemeğin bitmesini beklememiz gerektiğinde ısrar ediyordu. Yalnız kalmış bir ağustos böceği eceline kanat sürterken, ben bir an önce Deniz’i kucaklamak istiyordum. Önce güzel gözlerini yudumladım doyasıya. O ise suskunluğunu koruyordu. Ben de her zamanki gibi susan bir kadın karşısında konuşmaya çalışıyordum. Susarsam sanki beni çırılçıplak göreceğini ve ayıplayacağını düşünüyordum. Deniz ne kadar da güzel bir isimdi.
-Deniz, dedim.
-Efendim, diye cevapladı.
Oysa benim düşüm efendi olmaktan öte düşlerine köle olmaktı Deniz’in. Başrol oynamayı hiçbir zaman gözüm kesmediği için yine figüran olarak noktalayacaktım geceyi.
-Deniz durgundur bu gece.
-Yine denize mi gireceksin gece vakti bu kafayla?
Birden bire kanımın çekildiğini hissettim. Kafayı bulduğum her akşam yaptığım gibi, ayılmak için denize girdiğimi hatırladım. İyi de Deniz bunu nereden biliyordu?
-Hatırlamıyorsun değil mi?
Deniz’in hatırlayıp da benim hatırlamadığım ne olabilirdi?
-Hatırlatır mısın?
-Sabredersen gecenin sonunda kendin hatırlarsın. Hatırlamak için bana ihtiyacın yok!
Hatırlamak için bile olsa bir kadına ihtiyaç duymak beni kendime getirmeye yetmişti:
-Senin dediğin gibi olsun…
İçimdeki köle kendini bilmez bir şekilde karşımdaki kadına boyun eğiyordu. Gözüm yine Handan’a kaydı. El ele tutuşmuşlardı ay ışığı altında.
Ben ise ellerimi sıkmakta olduğumu fark ettim. Gözüm gecenin karanlığına kayıyor, dinlemekte olduğum müzik kulaklarımdan siliniyordu. akşam sefalarının kokusu burun deliklerime dolmaya başlarken, dün geceyi düşünmeye başladım. Gece, her şeyden daha koyu ve daha gerçekti. İnsanlar gecenin içinde yok oluyorlardı. Gece bütün insanlığımı götürüyordu benden...

Aysun uyuşmuş olan parmak uçlarına bakarak, kemanı yanındaki sandalyeye bıraktı. Gözü hemen Deniz'i aradı. En son es verdiğinde Hakan'ın yanına oturduğunu görmüştü. İkisini çok yakıştırıyordu, ama Deniz için daha büyük planları vardı Aysun'un. Hakan'ı Deniz'e göre çok sıradan bulur, dengesiz bir ruh haline bürünmekte ısrar ettiği için içten içe eleştirirdi. Deniz özgürlüğüne oldukça düşkün bir genç kadın olduğu için, söylemek istediğini doğrudan söylemekten çekinir, genelde ima ederdi. Deniz Aysun'un gençlik halini yansıtıyordu. Kaderlerinin benzemesinden ölesiye korkar, içinde kalan ne varsa tutmaz, söylerdi.
Aysun'un başı dönüyordu bu gece. Her şeye hakim olamadığı zamanlarda olduğu gibi, bu gece de migreni tutmuş, küçük konserini zorla da olsa tamamlayabilmişti. Keşke kendini bu kadar sıkmasaydı. Bir an önce odasına, kendi kendisiyle baş başa kaldığı sığınağına dönmek istiyordu. Öylece kalakalmak, hiçbir şey yapmamanın vereceği tadı damarlarında hissetmek, sıradan bir bitki gibi sadece temel yaşam fonksiyonlarını yerine getirmek istiyordu. Bitki olmayı dilerdi çözümsüz kaldığı anlarda. Kendiyle hesaplaşmak yerine Tanrı'ya karşı gelir, adaleti kişiselleştirdiği için küserdi O'na. Oysa ki Tanrı tarafsız olmalıydı, iyinin ve kötünün ötesine geçebilmeli, şeytanın günahı beklediği gibi beklememeliydi insanoğlunun hata yapmasını. Biliyordu ki Tanrı devrik cümleler kurmazdı. Tanrı dediğin varlığın karşısında değil, olsa olsa yanında yer almalıydı. Varlığın temel problemi ispat üzerine değil, kanıtlama üzerine kurulmayı hak ediyordu. Tanrı bütün bunlardan bağımsız ise neden insanoğlu tarafında var kılınmaya ihtiyaç duyuyordu? Bu Tanrı'nın insanlaşması değil miydi? Tanrı kavramını yaratan insansa Tanrı çok fazla insanca değil miydi?
Daha fazla düşünmeyi reddederek çıplak ayak yürüdü bahçenin çimenleri üzerinde. İlk gördüğü masayı ziyaret etmeyi de ihmal etmedi.
Bu sırada Handan sevgilisiyle tartışıyordu. Aysun Hanım'ı görünce sesini alçalttı.

-Lütfen canım, daha fazla uzatmayalım. Bana yaşadığımı hissettiriyorsun ve bu bana yeter. Çekip gitmemizi gerektirecek bir sebep yok. Bana yaşadığımı hissettirmeye devam et. Her şeyinle ve her günahınla seni kabul ediyorum. Bana sadece kendini getirmen yeter. Üzerine bir kat elbiseni al ve gel!

Aysun’un uzaktan gelen sesi beni kendime getirdi: bizi çağırıyordu. Deniz’le birbirimize baktık.
-Farketmez, dedim. O da bana uydu.
Masalarına doğru yürürken konukların azalmakta olduğunu fark ettim. Akşam yemeği bitmiş, garsonlar boş masalarda kalan tabakları topluyordu. Handan’ın sevgilisi kadehini doldururken Aysun bizi takdim etti.
-Yeğenim Deniz’i tanıyorsunuz, bu da arkadaşım Hakan.
Deniz’in değil de Aysun’un arkadaşı olarak takdim edilmeyi beklemiyordum. Genelde insanlar beni tanıştırırlarken ki bu nadiren olurdu, ismimin önüne ya da arkasına bir sıfat eklemekte zorlanır, doğrudan ismimi söylerlerdi. İlk defa birinin arkadaşı olarak takdim ediliyordum.
-Hami Bey ve arkadaşı Handan…
Karşılıklı memnun olma ifadelerinden sonra kadehler yeniden havaya kaldırıldı ve bir şeylere içildi. Neye içtiğini bilmeyen bir ben vardım masada.





3 Ekim 2011 Pazartesi

İyelik Eki



Birisi not bırakmıştı masana
Ezberler gibiydin yavaşça okuyordun
Benzemiyordu benim yazdıklarıma
Hayalinde bir sevgili kuruyordun
Sana yazan kimdi?

Sonra sana bir gül yolladı adamın biri
Aldığın ilk güldü, yüzün güldü sevindin
Ama ilk olan sen değil senin gibi biriydi
Sen bunu bildin, ama kendine söylemedin
Gülü solan kimdi?

İlk şiir kitabını aldın ve sen şiir yazmıyordun
Beklemeden okudun, kıvırdın sayfalarını
Biliyordum sen kendine hiç kızmıyordun
Hayat alıyordu senden intikamını
Şiir okuyan kimdi?

Ben yoktum o zaman hayatında
Ama sen bana acılar biriktiriyordun
Kedin bile uzanamamıştı yalnızlığına
Bizim için imkansızlıklar çiziktiriyordun
Çizgiyi çeken kimdi?

Her gece filmler izliyordun yalnızlığında
Başrollerde sen ve sevdiklerin
Ağlıyordun gecenin koyu karanlığında
Ömründen gidiyordu vazgeçtiklerin
Senden vazgeçen kimdi?

İlk üşüdüğün gün kendini ikiye böldün
Biliyorum yalnız değil yalındın, yalıtıldın
Aslında aldatıldığın ilk gün öldün
Aldatılmadım ben dedin, sen yanıldın
Seni üşüten kimdi?

İçine alıyorken bütün dünyanın acılarını
Seni kimler acıtıyordu, henüz bilmiyordum
Kim bilir kimler harcıyordu yarınlarını
Ben de kendi kendimi senden siliyordum
Seni silen kimdi?

Seni anlatmak işin en kolay ya da en zor yanı
O zamanlar ben yoktum, hala belki var değilim
Bırakırsam öldürürsün diye korkuyorum zamanı
Bana kendini değil her şeyini getir sevgilim
Kendini ele-veren kimdi?

O zaman önünde secde ederim eğer varsa bir günahım
Sana inanırım, iman ederim ey Allah’ım
Kulun olurum, rahman ve rahim olan adınla
Tanrıdan da tanrı olursun güzel ve uzun boynunla, ey sevda
Kulun olan kimdi?

1 Ekim 2011 Cumartesi

Matematik Seksüel


Bir gün, birân-bir günün bir anında
Seni sevecek kadar-sana seni anlatsam.

Başımdaysam sonunda-sonundaysam başında,
Yürüyor yenilenen, yorulmayan bir anlam.

Sözcüklerin içinde-sözcüklerin dışında,
Düşünlerinde eksik, yaşamlarında tamam.

Sen de anlamalısın gidiyorken yanında,
Başına vura-vura ben sana anlatamam.

Üşünen gecelerin sıcak karanlığında
İki'den bir'i, bir'den iki'yi çıkaramam.

Ö.A.A.

Ben Değildim

Bir akşam-üstü pencerenden bakıyordun
Ağır ağır, yollara inen karanlığa.
Bana benzeyen biri geçti evinin önünden.
Kalbin başladı hızlı hızlı çarpmaya..
O geçen ben değildim.

Bir gece, yatağında uyuyordun..
Uyanıverdin birden, sessiz dünyaya.
Bir rüyanın parçasıydı gözlerini açan,
Ve karanlıklar içindeydi odan...
Seni gören ben değildim.

Ben çok uzaktaydım o zaman,
Gözlerin kavuştu ağlamaya, sebebsiz ağlamaya.
Artık beni düşünmeye başladığından
Bıraktın kendini aşk içinde yaşamaya..
Bunu bilen ben değildim.


Bir kitap okuyordun dalgın..
İçinde insanlar seviyor, ya da ölüyorlardı.
Genç bir adamı öldürdüler romanda.
Korktun, bütün yininle ağlamaya başladın..
O ölen ben değildim..

Ö.A.A.

Bilseydi Eğer

Bir şiir bir geceye değer,
Bir şiir bir uykuya değer,
Bir şiir bir uyanmaya değer,
Bir şiir bir sigaraya değer,
Bir şiir bir rakıya değer,
Bir şiir bir şarkıya değer,
Bir şiir bir türküye değer,
Bir şiir bir ağrıya değer,
Diye-diye..
Meğer.

Ö.A.A.

Bil

Adının üstüne
Anılar koyma.
Sen mezar değilsin.

Anılar
Adının ardından gelsin.
Sen duvar değilsin.


Ö.A.A.

29 Eylül 2011 Perşembe

Gelmek İstesem



Korkuyorum beni bir gün bırakırsın diye
Terkedersin diye korkuyorum
Korkum yalnız kalmak değil
Piraye’yi bir daha görememek
Senin yine şiir yazanın olur
Ben ise kokunu ararım sayfalarda
Kadehe kendim uzanır
Sigaramın külünü kendim dökerim
Anlayacağın bugün olduğu gibi
Yine kendi kendime küserim
Sensizliğin adını nasıl koydum bilmiyorum
Galiba bunu bana sen yaptın
Bilirsin ben bir şey yapmam
Şeytandan bir gün daha çalarım
Korkarım bazen geceleri
Bağırarak uyanırım senin yanında
Sen benim yanımda
Sen benim rüyamda
En son ne zaman gördün beni
Sen git derken bana
Hep yaptığın gibi
Eşyalarımı toplarım usulca
Beni ben yapan sensin aslında
Ama ben, ben olamadım
Onlar olmaktı hep benim derdim
Sadece seninle olabilmek için
Alıp gelecek bir ceketim de yok benim

Lavinia

I won't say don't go.
Take my coat if you feel chilly.
These are the precious hours of day.
Stay with me.

I won't say don't go.
It is up to you yet.
What you want is lies than i will tell,
It would be hurt you get.

I won't say don't go,
But don't go Lavinia.
I will keep your name
You too,do not know Lavinia.


Ö.A.A.

Kömen



Neye üzülürüm biliyor musun?
Yarım kalan rakı kadehine
Sayfaları açık kalmış kitaba
Yarım kalmış uykuya
İçilmemiş sigaraya
Görülmemiş rüyaya
Bir de solmakta olan güllere
Nerede olduğu önemli değil
Bazen masanda bazen de kapında
Çoğu zaman bekleyen ben olurum
Belki baş köşeye kurulurum
Belki sesimi duyuramaz
Rüzgara savururum küfürlerimi
Niçin biliyor musun?
Doyuran değil
Yarım kalan ekmek gibi
Aç bırakmak için seni
Bana doyma diye
Doyama diye
Aç kalırsan belki
Gelir beni alırsın
Ben de ekmek gibi
Nimetten sayarım kendimi

Büyük Yalnızlık

Önce çaresizlik çaldı kapıları
Sonra yoksulluk
Bütün aşina çehreler silindi aynalardan
Bir anda boşaldı dünya
Yapayalnız kaldık

Tez tükendi umut ekmeği
Bitiverdi suların hayali
Çevirdik derin bir karanlığa gözlerimizi
Sen ey büyük yalnızlık
Bir sen terketmedin bizi

Bir Yerde Ölüm Güzel Oluyor

İnsan bir kere ölüyor ne fena
Bu düzeni değiştirmeli
Bir kere yaşamalı
Çok çok ölmeli
En büyük kederler bizim için
Bizim için karşılıksız sevgiler
Kör kuyular, çıkmaz sokaklar bizim için
Dünyaya nasıl gelmişiz sormayın
Saygı değer annelerimiz incinmesin
Her yerim ayrı ayrı ölmeli
Yoksa ölüm yok bana bu dünyada
Bir kurşun beynime girsin
Bir bıçak kalbime saplansın
Kızgın bir demir dağlasın gözlerimi
Sonra gelsin bir manga asker
Sert bir komut
Bir yaylım ateş
Bırak kim bağlarsa bağlasın gözlerimi.
Çok düşündüm bilek damarlarımı kesmeyi
Rönesans öncesi devirlerden kalma zehir içmeyi
Ve düşmeyi yüksek kulelerden mermerler üstüne
Ayaklarıma taş bağlayıp denizler altında ölmeyi
Yine de ölmedim görüyorsun, ölmedim
O aşağılık hesaplar, küçük korkular bırakmadı beni
Belki de sen bırakmadın, bilmiyorum
Bıraksaydın çoktan unutmuş olacaktın
Halbuki şimdi benden kaçman da zor
Anlıyorum beni sevmen de zor
Dedim ya bir yere kadar yaşamak güzel
Ama bir yerde ölüm güzel oluyor.

Twilight Eyes

Numberless paths of night
wind away from twilight.
Something moves within the night
that is not good and is not right.
The whisper of the dusk
is night shedding its husk.

D.R.K.

Ke(n)di

Yokluk bir düştür
Sensizliğin içine dahil olmadığı
Ne koyarsan onu verir sana
Yalnızlığın koyu sarmalı
İçine çeker seni
Düşündüklerini kusarsın suratına
Yarım bıraktığın kadehlerin arasında
Etrafta duyduğun tek ses
Ke(n)dinin nefesidir
Sıcaklığı aldatmasın seni
Sen onu sevemez değilsin
O seni ve sesini
Sever sadece ama
Seni değil sevgini
Biliyor musun
Kulağına gelen tıkırtılar
Yalnızlığa bir sövgüdür
Sessizliğini bekleyen gardiyan
Aslında bir cellattır
Seninle birlikte uyuyan

27 Eylül 2011 Salı

Sevgiden Öte Sürekli Ölüm

Ellerine ilk dokunduğumda hayattan ve “değerlerden” istifa edeli henüz uzun zaman olmamış ve nefes aldığım havanın ömrümün sonuna kadar sürecek olan tutsaklığına kendimi teslim edeli neredeyse bir göz kırpması kadar zaman geçmişti.
Her insan amaçlı, belki de bilinçaltı düzeyde kendini bırakmış bir şekilde yürümekteydi sokaklarda ve ben bu yüzden kendimi bir ceset olarak kabul ettiğim için sana kendimi tanıtmaya, mezarı bekleyen bir ölü kadar yakındım. Bu yakınlık beni korkutmak bir yana, sana o kadar çok yaklaştırıyordu ki intihara meyilli bir insanın bakışlarını tanımadın bana elini uzatırken.
İkimiz de defalarca sahnelenmiş bir oyunun başrolleri gibi, kendimizi adamıştık bu güç gösterisine. Beklentimiz yeni bir performans olsa da değişen tek şeyin “kokular” olduğunun farkındaydık. Ama ben Patrick Süskind’i henüz tanımadığım için yaptığım her şeyin arkasında “yüksek” bir amaç arama görevine kendimi adamıştım. Adanmışlığımı yıkan ilk şeyin sende gördüğüm anı yaşamak tutkusu olduğunu henüz bugün itiraf edebiliyorum kendime. Bir boşluğu dolduruyor olduğum hissi daha ilk aforizmalarını haykırmamıştı kulağıma. Çünkü ben, sözlük okumayı ilkokulu bitirdiğim gün bırakmıştım ve hayat bana artık yeni bir şarkı söylemeyecekti; en azından ben öyle düşünüyordum. İnsanların acılarına ancak belediye otobüslerinde dokunurdum ben, param olmadığından dolayı toplu taşıma araçlarını tercih etmek zorunda kaldığım için.
Beklentilerim yoktu, beklentisi olamayacak kadar yorulmuştum hayattan ve yaşamaktan. “Resmini çiz kendinin” deseydin bana, çizdiğim resim bir çöp adam kadar değer taşımayacaktı hiç var olamayacağımı o günden bildiğim not defterlerinin sayfalarında. Ama varsın olsundu, hayat yaşayana ve yaşatana güzeldi ne de olsa!
Her ne kadar kalbini sökmeye gelen bir cerrah gibi kendimi hazırlamış olsam da kurban olduğumu fark edemeyecek kadar aciz ve çaresizdim. Sana sırlarımı verecek ama senden itiraf bile bekleyemeyecektim; senin verdiğin kadarıyla yetinmeye ve gurur duymaya kendini adamış bir sokak köpeği kadar iffetten ve sadakat tabağındaki artıkları yalayacak kadar kendine güven duygusundan yoksundum.
Geldiğimi nasıl anladın bilmiyorum; ama benim gözlerin seni aramaya başlamadan önce sen çoktan beni günlüğüne kazımaya başlamıştın ve bunu kalem-defter kullanmadan yapıyordun: zekana hayran kalmıştım… Gözlerine baktığım anda hayatımın seninle ya da sensiz ama senin uğruna son bulacağımı biliyorum. Oysa ben intihar etmenin ne olduğunu henüz öğrenmeye başlamamıştım.
Sen bana baktıkça ben kendimi görüyordum senin boy aynanda. Seninle birlikte daha akıllı, seninle birlikte daha bilge ve seninle birlikte daha güvenli. Ama seni bir türlü daha yüksek ve yüce kılamıyordum. Sana anlatmak istediğim o kadar çok şey olmasına rağmen bir türlü dilim dönmüyordu sana hiç anlatılmamış olan şeyi anlatmaya. Sen liman arayan bir gemi, ben denizlere açılmayı özleyen bir filika… Ama liman olmaktı benim kaderim. Ne dalgalar vuracaktı kayalarıma ama senin gövdene değen sadece yakamozların uykusuz bıraktığı balıklar olacaktı. Sen engin denizleri gövdenin altında titretmiş bir hayalet gibi gelip bedenime sığınacaktın birlikte getirdiğin yosun ve tortularla. Ben seni dinlendirirken yelken açtığın denizleri göremeyecektim. Sadece o denizlerin yosunları dolduracaktı sığ sularımı. Sirenleri görmek benim harcım değildi, dalgalı da olsa yeni bir fırtınaya yelken açamayacaktım. Sen bende demirleyecektin ben sende akacaktım…
Kendini inkar etmeni beklemedim hiçbir zaman ama benim için bana katlanmanı arzuladım ölesiye. Ölesiye diyorum çünkü ben daha önce defalarca ölmüştüm. Ölmenin nasıl bir şey olduğunu bilen birisi olarak diyebilirim ki kendini bulmadan kendini inkar etmeni hiç istemedim senden. Kendi küllerinden olmasa da kendi küllerimden diriltmek istedim seni. Sokak köpeği olmama rağmen kedim olmana dünden razıydım ve biliyordum ki kedi sevenler tırmalanmanın ne olduğunu iyi bilirlerdi.
Seni fark ettiğimde çoktan yörüngene girmiş bir göktaşı gibi atmosferinde alev alev yanmaktaydım. Dokunduğun yerlere dokundum, soluduğun havayı içime çektim ciğerlerimi yırtarcasına. Çünkü çevrendeki havayı açık ve temiz kılan bir tek sen vardın. Ciğerlerim nefes almanın ne demek olduğunu öğrenmeye başlamıştı senin yanında.
Ayağa kalktığımızda senin takip ettim nereye gittiğimizi bilmeden. Ayak izlerine basıyordum nefesimi tutarak. Ayak izlerine basarsam geçmişinde de var olacağımı düşünüyordum çaresizce. Eğer geçmişinde olursam bugününde ve yarınında da olacağımı hayal ediyordum. Hayal etmek benim tek ekmeğimdi…
Bakışlarımız gökyüzüne kaydığında sorduğun soruya cevap vermeye çalışıyordum çaresizce ve beni o anda, orada terk etmemen için ayaklarının altında can vermeye hazırdım. Neyse ki korkularım o an için gerçekleşmedi ve sen yeniden soluk almam için bana bir sigara içimi zaman tanıdın. Kendi kusurlarımı sayarken varlığımın en büyük yük olacağı aklıma gelmemişti. Keşke senin kanatlarının ağırlığında bir yük olsaydım ve seni uçuramasam da ayaklarını yerden kesebilseydim. Yeni bir maceraya uçamasak da düz bir bahçeye konabilseydik seninle. Benim ne yapacağımı tahmin edemiyordun ve ben seni yapmadıkların için sorumlu tutmaya dünden hazırdım. Sana yaptığım her haksızlığı aslında kendime yaptım. Dününde olmadığım için sana çile çektirirken kendimi lanetliyordum aslında. Derdim geçmişinle değildi; geçmişinde yaşadıklarını sana yaşatamıyor olmamdaydı ve hala bu kuruntu geç kalmış bir yağmur bulutu gibi dolaşır durur üzerimde.
Görünmez bir kalkan vardı sanki üzerinde ve ben seninleyken bu görünmezlik zırhının altında ezilerek seninle birlikte kendi kendimi de yok ediyorum. Oysa canım o kadar çok istiyordu ki görünür olmayı; en azından senin için… Çünkü ben seninle herhangi bir zamanda ve herhangi bir zamanda hiç birlikte olmamıştım ve bugünden sonra var olacağım anlar senin varlığına herhangi bir şey katmayacaktı.
Şimdi neredesin diye sorsan ey sevgilim; derim ki sana bir adım yol mesafesindeyim. Saat ise hala sana çeyrek var. Ve hala ben seni bekliyorum bir günahı bekler gibi. Söndürdüğüm sigaraları sayıyorum ve ben sigarayı bırakmak istiyorum. Hiç görmediğin kitaplarımla, hiç okumadığım öykülerimle, benim için hiç yazılmamış olan ve asla yazılamayacak olan şiirlerinleyim. Seni hala kitaplarda ve şiirlerde, bazen de o bilmediğim kaynağında aramaktayım, çok canım yanıyor sevgilim.
Bir süredir sonuna yaklaştığımı düşündüğüm ömrümün ne kadar da uzun sürdüğünün bilincindeyim. Üstelik anti depresan bile kullanmadan.
Evet, ben de seni… Bu soruyu bana hiç sormadın ama, yüzümdeki hüzünle aklımdaki yüzünle seni, sadece seni düşünüyorum sevgilim…

23 Eylül 2011 Cuma

Zümrüdüanka


serin bir rüyanın hatırınadır
çektiğim dünya ağrısı.

bir hayalden geldim ben,
bir hayal verdim sana
mavi-yeşil bir hatıra: işte dünya
ruhum! ovada sert es, yamaçta sus,
ırmakta ağla.

işte dünya kapısı, işte dünya kederi
ister dağının gölgesinde dur, ister
incirin neşesine vur
ağrı kendini ve tamamla.

B. K.

Kent


Dedin, "Bir başka ülkeye, bir başka denize gideceğim,
bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet.
Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam;
ve yüreğim gömülü bir ceset sanki.
Aklım daha nice kalacak bu çorak ülkede.
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam
hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma,
yıllarıma kıydığım, boşa harcadığım."

Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler
bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak. Aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma-.
Bir gemi yok, bir yol yok sana.
Değil mi ki hayatına kıydın burada
bu küçücük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada.

K. K.




17 Eylül 2011 Cumartesi

İntihar Notu



Dün gece seni çok bekledim, gelmedin

Telefon çalmadı, kapıyı açan olmadı

Nerelerdeydin, aklım sende kaldı

Çok zormuş seni tek başına yaşamak

Uykusuz, uyaksız, anlamsız yazmak

Seni aklımdan silebilsem

Silmek neye yarar ki bir bilsem

Gördün mü bak hayat da zorluyor beni

İlk intihar mektubunu yazan sendin değil mi

Ama tahmin edemedin kendimi öldüreceğimi

Birkaç satır yazarak bırakıp gideceğimi

Gözlerin bekliyordu, ben bunu biliyordum

Beni ilk gördüğün gün öldürmüştün

Seviyorum diyordun

Bu notu bırakıp gidiyorum hayatından

İstifa etmiyorum yaşamaktan

Hiç yaşamamış olmayı diliyorum

Kendimi senden siliyorum

Lütfen artık beni hatırlama

Kendini bana bırakma



Okunmamış yarım kalan bir şiir

Ya da yazılmamış bir öykü değildir

Gece olunca hemen uyanır

Ayakları çarşafa dolanır

Varlığı taşınmayan bir yara

Yokluğu gözlerinden daha kara

İsteyince kalkar yanıma gelir

İstemeyince tırnaklarını geçirir

Sever mi sevmez mi hiç bilinmez

Gömleğimdeki izleri asla silinmez

Karnı benim yokluğumda acıkır

Severim üç öğün, o halıya çıkarır

Çağırınca yanına giderim

Yokluğuna omuz veririm

Gönlümü ev yapar önüne açarım

Gel ey uşağım yoksa sokağa kaçarım

Sizin de var mıdır merak bile etmiyorum

Ne kadar sevsem de ona yetmiyorum

Her gün yediği benim kalbimdir

Kalbimle yetinmez derdi ciğerimdir

Sevmek için elimi uzatınca

Zarar veririm diye korkar usulca

Ben gelirim o gider

Arkamdan yolumu gözler

Özledikçe yalnızdır

Yalnızca olanaksızdır

İhtimal bu ya bir gün anlarsa

Aşkım yüreğini dağlarsa

Belki tutar bana bir şiir yazar

Yalnızlığı, aşkı kendinden taşar

Benim de o zaman bir şiirim olur

Adım defterinde bir yer bulur

Biliyorum çok yakındım size

Bir tutam yalnızlık kattım gecenize

Ama lütfen beni hor görmeyin

Çiçeklerimi rüzgarlara vermeyin

Anladınız değil mi o kimdir

O benim kimsesizliğimdir

O benim kendimdir

Sessiz ve bensiz kedimdir

16 Eylül 2011 Cuma



bütün yalnızlıkların ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskeleriniz kuşanıp,yalanlarınızı çoğaltın
hepiniz mezarısınız kendinizin

9 Eylül 2011 Cuma

Çıkarımlar




Ya yalnızsan,
seviyorsan
Ya yalnızsam,
seviyorsam
Tut ki yalnızsın,
arıyorsun
Tut ki yalnızım,
özlüyorum
Eğer yalnızsan,
sevmiyorsun
Eğer yalnızsam,
bekliyorum
O halde yalnızsan,
bırakıyorsun
Bu halde yalnızsam,
bırakamıyorum
Keşke yalnız olsan,
yine sevsen
Keşke yalnız olsam,
bana dönsen
Kim ki yalnızdır,
bensizdir
Kim ki yalnızdır,
kendimdir
Sen ki bensizsin,
yalnız değilsin
Ben ki sensizim,
yalnız benim
Sen ki bensiz
etmez bir yalnız,
ben ki sensiz:
Bil ki çaresiz...

Dört İşlem




Benden seni çıkarsalar,
geriye yalnızlığım kalır.
Beni yalnızlıkla toplasalar,
yine ben kendim ederim.
Beni yalnızlıkla çarpsalar,
ayakta durmaz yere düşerim.
Beni sana bölseler:
tek başıma, yeni bir yalnızlık ederim.

19 Ağustos 2011 Cuma

Yalnızlığa Güzelleme




Yalnızlığım, ey benim biricik sevgilim
Seninle uyanır, seni beklerim
Beni asla sensiz bırakmadın
Sensiz ben öksüz ve kimsesizim
Konuşmadığın akşamlar
Oturur seni beklerim
Kendimle konuşur
Derdimi dinlerim
Yine dayanamaz yüreğim yokluğuna
Bile bile kendi kendimi üzerim
Senden vazgeçmek o kadar zor ki
Bulabilmişken yalnız bir beni seveni
Seven değil aslında
Sevildim diyeni
Bak yine gözlerim seni arıyor
Bırakıp da kendine gideni

Hayal'im




Gülmüyorsun
Canın mı sıkıldı acaba
Gülüyorsun
Kim bilir hangi hayaller aklında
Ben var mıyım
Yoksa yok muyum
Sadece sen bilirsin
Çünkü şiiri olan bir tek sensin
Ben susmaz sayıklarım
Umutlarım toprak olmuştur
Geç gelen bahar rüzgarında
Ellerim titrer yakamam sigaramı
Külleri yere dökülür
Tutan yok aslında
Ben sokaklarda akarım
Gecenin geç kalmış ayazında
Oturur bir şiir yazarım
Sen beni okumasan da

Üçüncü Halin İmkansızlığı




Serseri aşık utanmaz
Bilmezler ki seni kaç kere sevdiğimi
Herkesin alacak bir gülü vardır
Satsam da para etmez ucuz şiirlerimi
Yüzüm yok kapına varmaya
Varsam da bulamam zaten seni
Ya çoktan gitmişsindir
Ya da çok bekletmişimdir seni

24 Temmuz 2011 Pazar

Sevgiliye Mektuplar





Seni gördüğümde anladım, gözlerin benim mezarım olacaktı. Buluşma saatinden önce gelmek istemiştim, savunma mekanizmalarımı çalıştırmak için. Seni gördüğümde çoktan gelmiş olduğunu fark ettim. Savunma vaziyetini alalı epey bir zaman olmuştu. Sana doğru yürürken gözlerimiz buluştu, acaba sinemada ne var diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bana gülümsedin, ben de sana doğru yürümeye devam ettim. İçime derin bir nefes çekip tutmaya başladım; acaba hangi film oynuyordu?

Yürekten bir merhaba mıydı ilk söylediğin söz yoksa ben mi öyle hatırlıyorum, bilmiyorum. Karşına oturduğumda kokun çarptı yüzüme doğru: çok güzel kokuyordun. İlk buluşmanın şerefine olsa gerek, diye düşündüm. Ne konuştuk, ne anlattık hatırlamıyorum. Eminim senin dün gibi aklındadır.

Ne kadar geç kalmıştık birbirimize, aslında geç kalan ben değildim, sen erken gelmiştin erken doğum yapan bir kadının telaşı içinde. Ellerine baktım, parmaklarına… Ömrümün sonuna kadar kalbimi avucunda tutacak olan parmaklara… Ya da ben öyle zannediyordum, kendi kendimi avutmakla meşguldüm. Yüreğim pencerene konan bir güvercindi sanki, durmadan kanat çırparken, uçup uçmamak arasında tereddüt ediyordu ve sen bu tereddütü okuyordun gözlerimden. Gözlerim bir ipucu ararken yüzünde, aklım acaba diyordu, yine mi uçurumdan aşağı düşürecektim kendi kendimi?

Birlikte içtiğimiz sigara ciğerimin köşesini yakıyorken anlamsız bir bakış attım o güzelim saçlarına. Uzun ve güzel kokan saçlarına. Kedi, dedim içimden kendi kendime. Kedi bu! Tam bir kedi! Biliyor musun ben kedileri hiç sevmem. Nefret etmem ama yine de hiç sevmem. Korkarım kedilerden, ne yapacakları belli olmaz. Severken tırmalarlar insanı, bencildirler ve ben bencil aşklardan usanmış durumdaydım.

Akıcı ve duraklamadan konuştuğunu fark ettim. Bense noktalama işaretlerini bol keseden savurmakla meşguldüm. Meydan okuyordum hayata ve sana. Sen benim için ne ilk ne de sondun. İlacını şaşmaz bir şekilde içen kalp hastasının hassasiyetiyle anladım ki sana giden bütün yollar kapalıydı. Kar altında kalmıştın ve benim yollarını açacak gücüm yoktu. Kim kar yağdırmıştı yollarına, kim girmişti çocuksu yüreğine? Hangi kapılar yüzüne kapanmıştı? Bile bile ölüme nasıl gitmiştin?

İşte tam o anda, hayatına giren tüm erkeklerden nefret ettiğimi hatırlıyorum. Hakları yoktu seni bu kadar incitmeye, öldürmeye. Oysa ben de çok insanın kanına girmiştim, anlamıştım; senin kötü diye bildiğin her şeyin toplamı ben ediyordum. Sana anlatılan her masalın sonundaki kötü ve çirkin kahraman bendim. Ömrünü adadığın bütün güzel ve yüksek şeylerin tecavüzcüsü, genç kızlık hayallerinin hırsızı, çeyizlerini kirleten adam, lanet ettiğin şeytan bendim. Ya bana iman edecek ya da benimle birlikte cehenneme gidecektin. Kalbini çok kırmışlar, biliyorum. Sana ait kutsal ne varsa değersiz kılınmış, biliyorum. O kadar yanmışsın ki acı, içtiğin şarap olmuş, doymamışsın ve içmeye devam etmişsin. Yeryüzünde bir cehennem yaratmışsın hayatına girmek isteyen erkeklere. Altını sürekli günahlarınla beslemişsin ateşin. Ateşe düşmüşken azraili olmuşsun seni kirletenlerin.

Tam da o anda beni görmüşsün, çaresiz ve kimsesiz beni. İşte demişsin, hayatımdaki bütün günahların sorumlusu. İhanet edenlerin Tanrısı olan, şeytanın gör dediği beni görmüşsün. Cehennemi yuva etmişken kendime, seni görmüşüm son anda sırat köprüsünde yürürken. Eğer beni öldürürsen, hayatındaki bütün kötülükleri içime çekerim. Çocukken eline batan dikeni kalbime sokar, en çok sevdiğin sevgilinden ayrılmana sebep olan bütün ihtimalleri bedenimde toplarım. Bütün günahlarını üzerime alırım, bugüne kadar akmış bütün gözyaşlarını içerim bir dikişte. Bütün hayal kırıklıklarının mimarı ben olurum. Bütün kabuslarının başrol oyuncusu, bütün hastalıklarının virüsü, bütün uykusuzluklarının karabasanı, bütün yorgunluklarının sebebi ben olurum. Yarım kalmış kadehindeki kir, söylemediğin şarkının namesi, doğmamış çocuklarının katili ben olurum.

Yeter ki öldür beni! Öldür beni ey sevgili! Öldür ama benimle birlikte öl! Birlikte doğalım yeniden. Hesaplaş artık hayatla, geçmişinle ve benimle.

Öldür beni gözümün nuru! Ben seni öldüremem ama yanında olurum sen kendini öldürürken. Öldür bizi yeniden doğalım birlikte!

Yüzünde acı bir gülümsemeyle yatağından uyanırken başucunda duran kitabın kıvrılmış sayfasını fark etti ve söylendi kendi kendine: canım çok acıyor ve senden başka yaramı saracak başka bir kimse olamaz. Ama bilmelisin ki beni aramaya başlamadan önce kendi kendini bulmalısın. Yakmalısın kendi kendini ateşinle, küllerinden yeniden doğmalısın benimle birlikte.

Sabahı Beklerken




Sabahı beklerken uykusuz bir şekilde

Kim bilir kaçıncı defa yaktığım sigaradan

Derin bir nefes daha aldım

Düşüncelerim izin vermiyor uyumama

Düşünmeden edemiyorum

Düşü ne bilmek için kendi kendimi yiyorum

Akşam hep erken iner benim yaşadığım yere

Zihnimin kabusları doldurur geceyi, hep yalnızımdır; korkmam oysa

Aklıma gelen O’ysa korkmam, geceleyin gelse bile

Tanrı ne yapıyordur acaba şu saatte?

Kendinde korkan ya da seven bu kadar kişi varken

O kimi seviyordur acaba?

Yalnız, kimsesiz ve bencil yaratık!

Artık düşüncelerimden çık!

Gördüğüm rüyalar izin vermiyor uyanmama

Düşünmeden edemiyorum

Rüyalarımda bile O’nu görüyorum

Bazen geceleri sevdiğim oluyor, sabahın ilk ışıklarını beklerken

Radyoda defalarca dinlediğim bir şarkı, yarına duyulan özlem

Kendini hissettiriyor bu koyu yalnızlığımda

Hiçbir şey yok diyorum, olsa da bilemem

Bilsem de niye başkalarına anlatayım ki?

Herkes kendini kendi cehenneminde yaşasın

Benim şeytanlarım bana yeter

Melekler bile henüz uykudayken

Dün izin vermiyor yarına

Yarın olmadan doğamıyorum

Adına yaşamak dense de bu bir rüya

Biliyorum, ölüyorum

Artık hiçbir şeyi sorun etmiyorum kendime

Ne hayat pahalılığı ne de kilo problemi

İçtiğim bir sigara o da bana ihanet etti

Evime de kimse gelmiyor

Ne sen ne de Tanrı

Kendime acımıyorum sakın yanlış anlama

Ben kendi kendimi tarif ediyorum

Sen kendi yalnızlığınla kendi kendini çizerken

Ben kendimi hep sensiz resmediyorum

Aynalar izin vermiyor bakmama

Senin aynada gördüğünü ben duvarlarda arıyorum

Ses olmadan uyuyamıyorum

Kendi yalnızlığımı duyarım diye korkuyorum

Her gecenin sabahına ulaştığım gibi

Korkulardan çekip alıyorum seni

Çocukluğumdan duyduğum bir ninni gibi

Geceye karşı kendim söylüyor

Yine kendim dinliyorum

Acı ama gerçek

Ey hayat sesime ses ver!

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!