27 Eylül 2011 Salı

Sevgiden Öte Sürekli Ölüm

Ellerine ilk dokunduğumda hayattan ve “değerlerden” istifa edeli henüz uzun zaman olmamış ve nefes aldığım havanın ömrümün sonuna kadar sürecek olan tutsaklığına kendimi teslim edeli neredeyse bir göz kırpması kadar zaman geçmişti.
Her insan amaçlı, belki de bilinçaltı düzeyde kendini bırakmış bir şekilde yürümekteydi sokaklarda ve ben bu yüzden kendimi bir ceset olarak kabul ettiğim için sana kendimi tanıtmaya, mezarı bekleyen bir ölü kadar yakındım. Bu yakınlık beni korkutmak bir yana, sana o kadar çok yaklaştırıyordu ki intihara meyilli bir insanın bakışlarını tanımadın bana elini uzatırken.
İkimiz de defalarca sahnelenmiş bir oyunun başrolleri gibi, kendimizi adamıştık bu güç gösterisine. Beklentimiz yeni bir performans olsa da değişen tek şeyin “kokular” olduğunun farkındaydık. Ama ben Patrick Süskind’i henüz tanımadığım için yaptığım her şeyin arkasında “yüksek” bir amaç arama görevine kendimi adamıştım. Adanmışlığımı yıkan ilk şeyin sende gördüğüm anı yaşamak tutkusu olduğunu henüz bugün itiraf edebiliyorum kendime. Bir boşluğu dolduruyor olduğum hissi daha ilk aforizmalarını haykırmamıştı kulağıma. Çünkü ben, sözlük okumayı ilkokulu bitirdiğim gün bırakmıştım ve hayat bana artık yeni bir şarkı söylemeyecekti; en azından ben öyle düşünüyordum. İnsanların acılarına ancak belediye otobüslerinde dokunurdum ben, param olmadığından dolayı toplu taşıma araçlarını tercih etmek zorunda kaldığım için.
Beklentilerim yoktu, beklentisi olamayacak kadar yorulmuştum hayattan ve yaşamaktan. “Resmini çiz kendinin” deseydin bana, çizdiğim resim bir çöp adam kadar değer taşımayacaktı hiç var olamayacağımı o günden bildiğim not defterlerinin sayfalarında. Ama varsın olsundu, hayat yaşayana ve yaşatana güzeldi ne de olsa!
Her ne kadar kalbini sökmeye gelen bir cerrah gibi kendimi hazırlamış olsam da kurban olduğumu fark edemeyecek kadar aciz ve çaresizdim. Sana sırlarımı verecek ama senden itiraf bile bekleyemeyecektim; senin verdiğin kadarıyla yetinmeye ve gurur duymaya kendini adamış bir sokak köpeği kadar iffetten ve sadakat tabağındaki artıkları yalayacak kadar kendine güven duygusundan yoksundum.
Geldiğimi nasıl anladın bilmiyorum; ama benim gözlerin seni aramaya başlamadan önce sen çoktan beni günlüğüne kazımaya başlamıştın ve bunu kalem-defter kullanmadan yapıyordun: zekana hayran kalmıştım… Gözlerine baktığım anda hayatımın seninle ya da sensiz ama senin uğruna son bulacağımı biliyorum. Oysa ben intihar etmenin ne olduğunu henüz öğrenmeye başlamamıştım.
Sen bana baktıkça ben kendimi görüyordum senin boy aynanda. Seninle birlikte daha akıllı, seninle birlikte daha bilge ve seninle birlikte daha güvenli. Ama seni bir türlü daha yüksek ve yüce kılamıyordum. Sana anlatmak istediğim o kadar çok şey olmasına rağmen bir türlü dilim dönmüyordu sana hiç anlatılmamış olan şeyi anlatmaya. Sen liman arayan bir gemi, ben denizlere açılmayı özleyen bir filika… Ama liman olmaktı benim kaderim. Ne dalgalar vuracaktı kayalarıma ama senin gövdene değen sadece yakamozların uykusuz bıraktığı balıklar olacaktı. Sen engin denizleri gövdenin altında titretmiş bir hayalet gibi gelip bedenime sığınacaktın birlikte getirdiğin yosun ve tortularla. Ben seni dinlendirirken yelken açtığın denizleri göremeyecektim. Sadece o denizlerin yosunları dolduracaktı sığ sularımı. Sirenleri görmek benim harcım değildi, dalgalı da olsa yeni bir fırtınaya yelken açamayacaktım. Sen bende demirleyecektin ben sende akacaktım…
Kendini inkar etmeni beklemedim hiçbir zaman ama benim için bana katlanmanı arzuladım ölesiye. Ölesiye diyorum çünkü ben daha önce defalarca ölmüştüm. Ölmenin nasıl bir şey olduğunu bilen birisi olarak diyebilirim ki kendini bulmadan kendini inkar etmeni hiç istemedim senden. Kendi küllerinden olmasa da kendi küllerimden diriltmek istedim seni. Sokak köpeği olmama rağmen kedim olmana dünden razıydım ve biliyordum ki kedi sevenler tırmalanmanın ne olduğunu iyi bilirlerdi.
Seni fark ettiğimde çoktan yörüngene girmiş bir göktaşı gibi atmosferinde alev alev yanmaktaydım. Dokunduğun yerlere dokundum, soluduğun havayı içime çektim ciğerlerimi yırtarcasına. Çünkü çevrendeki havayı açık ve temiz kılan bir tek sen vardın. Ciğerlerim nefes almanın ne demek olduğunu öğrenmeye başlamıştı senin yanında.
Ayağa kalktığımızda senin takip ettim nereye gittiğimizi bilmeden. Ayak izlerine basıyordum nefesimi tutarak. Ayak izlerine basarsam geçmişinde de var olacağımı düşünüyordum çaresizce. Eğer geçmişinde olursam bugününde ve yarınında da olacağımı hayal ediyordum. Hayal etmek benim tek ekmeğimdi…
Bakışlarımız gökyüzüne kaydığında sorduğun soruya cevap vermeye çalışıyordum çaresizce ve beni o anda, orada terk etmemen için ayaklarının altında can vermeye hazırdım. Neyse ki korkularım o an için gerçekleşmedi ve sen yeniden soluk almam için bana bir sigara içimi zaman tanıdın. Kendi kusurlarımı sayarken varlığımın en büyük yük olacağı aklıma gelmemişti. Keşke senin kanatlarının ağırlığında bir yük olsaydım ve seni uçuramasam da ayaklarını yerden kesebilseydim. Yeni bir maceraya uçamasak da düz bir bahçeye konabilseydik seninle. Benim ne yapacağımı tahmin edemiyordun ve ben seni yapmadıkların için sorumlu tutmaya dünden hazırdım. Sana yaptığım her haksızlığı aslında kendime yaptım. Dününde olmadığım için sana çile çektirirken kendimi lanetliyordum aslında. Derdim geçmişinle değildi; geçmişinde yaşadıklarını sana yaşatamıyor olmamdaydı ve hala bu kuruntu geç kalmış bir yağmur bulutu gibi dolaşır durur üzerimde.
Görünmez bir kalkan vardı sanki üzerinde ve ben seninleyken bu görünmezlik zırhının altında ezilerek seninle birlikte kendi kendimi de yok ediyorum. Oysa canım o kadar çok istiyordu ki görünür olmayı; en azından senin için… Çünkü ben seninle herhangi bir zamanda ve herhangi bir zamanda hiç birlikte olmamıştım ve bugünden sonra var olacağım anlar senin varlığına herhangi bir şey katmayacaktı.
Şimdi neredesin diye sorsan ey sevgilim; derim ki sana bir adım yol mesafesindeyim. Saat ise hala sana çeyrek var. Ve hala ben seni bekliyorum bir günahı bekler gibi. Söndürdüğüm sigaraları sayıyorum ve ben sigarayı bırakmak istiyorum. Hiç görmediğin kitaplarımla, hiç okumadığım öykülerimle, benim için hiç yazılmamış olan ve asla yazılamayacak olan şiirlerinleyim. Seni hala kitaplarda ve şiirlerde, bazen de o bilmediğim kaynağında aramaktayım, çok canım yanıyor sevgilim.
Bir süredir sonuna yaklaştığımı düşündüğüm ömrümün ne kadar da uzun sürdüğünün bilincindeyim. Üstelik anti depresan bile kullanmadan.
Evet, ben de seni… Bu soruyu bana hiç sormadın ama, yüzümdeki hüzünle aklımdaki yüzünle seni, sadece seni düşünüyorum sevgilim…

Hiç yorum yok:

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!