
02.08.2010 19:40
30 Ekim’de görüşmek üzere, hoşça kal… Kendine iyi bak, demeyi de ihmal etmemiştin bir elimde çantam öbür elimde çöp poşetleri merdivenlerini adımlarken.
Hoşça kal lafını oldum olası sevemedim. Bana hep veda etmeyi hatırlattığı için. Görüşürüz demek daha kolaydı benim için. Gördüğümüz, görüştüğümüz sürece ölmezdik biz nasıl olsa. Belki ben ölürdüm, sen ölürdün; ama bize bir şey olmazdı. Biz ölmezdik. İşte bu yüzden çöpleri atmaya giderken sırt çantamı merdivenlerin bitimine bırakıverdim. Ayrılık sözü hoşuma gitmemişti. Sana görüşürüz dedirtmeliydim giderken, görüşmek istemediğini bile bile.
Çanta bıraktığım yerde duruyordu, sen yoktun! Arabanın içinde benden artakalan birkaç şeyi temizlemekle meşguldün. Artıklarımı elime tutuştururken son bir cesaretle sarılmak istedim. Sarıldım da.. Seni yanaklarından öperken ömrümün sonuna kadar unutamayacağım, dünyadaki bütün insanların arasında gözü kapalı ayırt edeceğim kokunu son bir kez içime çektim. Yine başım döndü. Ama bu kez başımı döndüren senin kokundan ziyade ayrılığın aramızda o anda, oracıkta kendini belli eden, ölmüş cesedinin kokusuydu. Olsun, ceset de olsa koku yine de sana aitti. Cevap vermene fırsat bırakmadan görüşürüz dileğimi bir çırpıda kusuverdim yüzüne karşı. Arkamı dönüp uzaklaşırken aklım acaba arkamdan bakacak mı sorusuna takılı kalmıştı. Adımlarımın yavaşladığını fark edince hiç şaşırmadım. Kulağım arabanın motor sesindeydi. Neden hala duyamamıştım? Ya durup ardımdan bakmadan gidersen ne olacaktı? Sevinecek miydim? Sevinmeli miydim? İşte tam bunları düşünürken merakım galip geldi, dönüp baktım. Arabanı, bahçe duvarının yolla birleştiği kapıda, yarı yarıya dışarı çıkmışken bekler halde gördüm. Hava kararmaya başladığı için sadece gölgeni seçebiliyordum. Kıpırdamadan öylece duruyordun arabanın içinde. Dayanamayıp el salladım. Biliyordum ki sana kim el sallarsa sallasın, sen de dayanamayıp karşılık verirsin. Gölgende küçük bir hareketlenme oldu, ama tam olarak seçemedim. Durdum, tekrar hararetle sana el salladım. Sağ elimi kalbimin üstüne götürerek de ikinci vedamı tamamladım. Araban hareket etmişken tekrar durdu. Gölgen hareketlendi, yine anlamadım neyi işaret ettiğini. Eğer doksan gün daha yaşarsam, sana soracağıma dair söz verdim kendime.
İyi de, şimdi sevinmeli miydim üzülmeli miydim? Belki de sen son bir defa bakmıştın ardımdan. Çaresiz yürümeye devam ettim. Yolda taksicinin anlattığı boşanma hikayesi bu yüzden çok fazla ilgimi çekmedi. Bir an önce eve gitmek istiyordum. Bana aldığın kitaplara, belki de seni bulabileceğim bir yere. Neresi olursa fark etmez, yeter ki seninle bir bağlantısı olsun. Çünkü söz vermiştim, kestiğin cezaya harfiyen uymak için. Telefon yok, çiçek yok, eposta yok… Karşılaşırsak kazara, başımızı çevirip gideceğiz.
Neden korkuyorum biliyor musun? Beni terk etmenden değil. Çünkü ben seninleyken bile sen beni terk ediyordun. Ölmekten korkuyor muyum? Ne yalan söyleyeyim, korkuyorum tabii ki. Ama ölümde bile sensizlik olduğu için korkum bir kuduz köpek gibi ısırıyor etlerimi. Eğer doksan gün sonra ölmezsem, biliyorum ki sen yine öldüreceksin beni. Bu seferki en şiddetlisi olacak hem de. Koma halim devam ederken sen yeni bir tedavi sürecine gireceksin. Sana bir şey olmayacak, dimdik ve ayakta, gülen gözlerle tabutuma son çiviyi çakacaksın. Bu şeref sana ait olmalı. Ölümüm senin elinden olmalı. Olacak da..
Eğer gelirsen cenazeme, ki geleceğini zannetmiyorum, son çiviyi çakmak için bir çekiç değil, kurumuş bir çiçek olacak elinde. Bana alacağın ilk çiçek, alacağım son çiçek olacak. Ne kadar şiirsel değil mi?
Unutmuş bile olmayacaksın beni, ben sadece senin yanından geçip gitmiş olacağım. Ne kadar huzurlu ve mutlu olduğunu anlatacaksın bana. Üzgünüm bile demeyeceksin, artık bitmiş olacak. Doksan günlük yokluğunun aşkımı soğutacağını düşünürken, hayatında birisinin olduğunu öğreneceğim. Mutlusun, huzurlusun, rahatsın ve her şeyden önemlisi güveniyorsun…
Olsun… Bile bile varım ben buna. Bile bile kendimi sana öldürteceğim. Katilim sen olacaksın. Unuttuğun şey ne biliyor musun? Herkes öldürür sevdiğini ama herkes öldürdü diye ölmez. Bugüne kadar hep maktül olan sen ilk cinayetini işleyeceksin. Ama ben ilk defa ölmeyeceğim. Ama emin ol bu benim son katledilişim olacak!
Şimdilik bu kadar.. İlk gün için kendimi aştığımı düşünüyorum. Okunacak kitaplar, yakılacak ağıtlar var yokluğuna. Kendimi celladıma hazırlamam lazım. Kolay değil bilerek, isteyerek öldürtmek kendini sevdiğin insana. İnsan ölüme nasıl hazırlık yapar ki, kim tarafından, ne zaman ve ne şekilde ölürüleceğini bilse bile?
Eh işte, bu da benim intiharım olacak, ama kendini öldüren ben olmayacağım. Acımasız ve güzel katilim, seni çok seviyorum. Senin maktülün olmak için sabırsızlanıyorum… Hayatım sende son bulsun!
03.08.2010 21:40
Aldığın kitabı okuyordum, her hikaye gibi onunda ecelinin gelmesi uzun sürmedi. Halbuki grev yapmıştı beynim, okumayı reddediyordu. Verdiğim ara çok uzun sürmedi, birden elektrikler kesiliverdi. İşte dedim, beklediğim grev kırıcı geldi. Yaktım odamın karanlığına üç mum, senin için aldığım mumları, kurgunun dipsiz kuyusuna oksijensiz daldım. Ne kadar okudum hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde deniz kenarında yürüyordum, ay dolunaydı. Galiba içkiyi çok kaçırdım. Üzerimde siyah bir tişört ve şort vardı. Ayaklarımda terlikler. Galiba alelacele çıktım evden. Sahildeki barlar mesailerini bitirmişti. En yakındakine giriverdim. Oturacak bir yer ararken gözüm Leyla’ya takıldı. Demek ki sen de buralardasın, dedim içimden. Leyla fark etmedi beni yanından geçip giderken. Bira ısmarlamak için bara yanaştım, barmen sabahın bu saati mum söndürmeye gelmiş bu müşteriden pek hoşnut kalmamış olacak ki burnunun ucuyla sahili işaret ederek, kapattık ama içkinizi sahilde içebilirsiniz dedi. Elim cebime giderken, birden cebimin olmadığını, daha doğrusu pantolonumla birlikte evde kaldığını fark ettim. İstemez dedi, kasayı kapattık, müessesenin ikramı olsun. Ne şans dedim içimden, teşekkür edip sahile çevirdim yüzümü. İlk gördüğüm yere çöküverdim. Dalgalar henüz uzağımdayken, belli belirsiz bir karaltının denizin bitip kumların başladığı yerde uzanmakta olduğunu gördüm. Şafağın sökmesine henüz zaman vardı. Güneş tanrısı tam olarak saldırmamıştı ay tanrısına. Tanrı’nın gözü yine üstümdeydi. Senden kurtuluş yok dedim kendi kendime. Biranın soğuk tadı genzimden aşağı inerken elim yine evde unuttuğum cebimi aradı. Sigara içecektim, ama yoktu. Buradan buyurun diye inledi bir ses! Sesin kaynağına, tam arkama doğru dönerken, burnumun ucuna doğrultulmuş bir sigara paketi gördüm. Almakla almamak arasında karar vermeye çalışırken, adamla göz göze geldik. Ellisine merdiven dayamış, ortalamanın biraz üstü uzunlukta, şakakları kırlaşmış alnı açık kısık gözlü bir orta yaş üstüydü bana sigarasından ikram eden. Çaresiz aldım bir tane, çünkü biliyorsun sigarasız içemem birayı. Sigara dudaklarımla hasret giderirken sigaramı da yaktı adının Hamit olduğunu öğrendiğim adam. Teşekkür etmeme fırsat bırakmadan kumların arasında bata çıka biraz önce görmüş olduğum karaltının yanına doğru ilerledi. Canın yine isterse az ötedeyim, gel al diye de ekledi sigara tiryakisi. Kumlara uzanırken gözüm sigara meleğimdeydi hala. Hızır gibi yetişmişti gecenin köründe.
Kumlar gecenin yorgunluğunu atmış, yavaş yavaş üşümeye başlamıştı. Çok iyi geldi kavrulan etlerime serinliği. Sigara meleği ise gözden yitmekle yitmemek arasında ufuk çizgimdeki yerini almıştı. Artık karaltı biraz daha büyümüş büyük siyah bir yumak halini almıştı. Siyah yumakta küçük bir çakmak alevi belirdi, bir sigara yandı. Tam ben sönecek derken ikinci bir sigara daha. Üç tiryaki olmuştuk kumsalda. Çakmağın ışığında bir an bir yüz belirdi, ağzında sigarayla. Yüzü seçilmiyordu ama omuzlarına inen saçlarından herhalde sevgilisi diye düşünmekten alamadım kendimi. Neden sevgilisi olsundu canım, eşi olamaz mıydı? Ya da kızı? Bu konuda karar vermeyi güneşin gelme saatine erteleyerek başımı kumlara gömdüm. Geceyi ve seni düşündüm. Şimdi neredesin, ne yapıyorsun? Muhtemelen uyuyorsun ya da uyanmak üzeresin rüyandan. Hayatımın sayfaları arasına koyulmuş bir kitap ayracıydın aslında. Nerede yaşamaya ara verdiğimi unutmamam için, ölmeye nereden başlayacağımı hatırlamam için. Gözlerimi kapattım ve seni düşünmemek için saymaya başladım içimden… Birden güneş doldu kapalı gözlerime, işte dedim cehenneme hoş geldim! Bakalım şeytan nasıl bir şey. Açtım gözlerimi, bembeyaz bir boşluk; tavana bakıyorum. Elektrikler gelmiş, yatağımdayım terden sırılsıklam… Kalkıp klimayı çalıştırdım, dua ettim mucitlerin tanrısına klimayı icat edenin ruhunu şad etmesi için. Yarım kalan kitaba döndüm, işe gidene kadar okudum.
İş her zamanki tekdüzeliğinde başladı, pastaneden birkaç yiyecek sıcak bir şeyler, sabah çayı. Bütün gün ofise çakılıydım, bu yüzden anlatılacak pek fazla bir şey yok. Çıkışta çocuklarla bira içmek için parka gittik. Nem o kadar yoğundu ki zaten tıkalı olan burun deliklerim adım attıkça benimle inatlaşıyordu.
Sanat müziğini yasakladım kendime, sensizken dalış yapmak yok. Bir iki bira içer efkar dağıtır sonra da eve giderim. Ramazan da yaklaştı, yol almak lazımdı alkol denizinde bir süre daha. Geldiğinde daha az günaha girmek için içmemek lazım. Bakarsın çarpanları yüksek olur. Zaten günahların en büyüğüne kürek mahkumuydum, hem de müebbet! Sensizliğe hüküm giymiş yine senin tarafından sürülmüştüm cennetten. Layığımı bulmuştum, ne yapsam ne söylesem azdı. Çaresiz yine sensizliğe dalacaktım tüpsüz bir şekilde. Hem dalış sertifikam da yoktu sana, doğaçlama yapacaktım her zamanki gibi. Vurgun yeme ihtimali yüksekti, ama ölmeyip sürüneceğimi biliyordum, çünkü daha önce de vurgun yemiştim dalarken. Eve girdiğimde seni düşünüyordum yine, masada şiir kitapları öksüz kalmıştı. Artık çiçeği de sulamıyordum. Hem ne fark ederdi ki ölümüne hazırlanan orta yaş krizinin eşiğindeki bir müptela için?
Birkaç satır bir şeyler karalamaya çalıştım ama nafile, olmuyordu. Sen gittikten sonra hiçbir şey olmuyordu. Ne bir işaret ne de bir ses! Olsundu artık, ne olacaksa olsundu.
09.08.2010 23:15
Az önce kapattım telefonu, seninle konuştuk. Hem bugün 30 Ekim de değil. Şaşırttın beni kapı çaldığında seni görünce delikten. Açmakla açmamak arasında gidip gelirken kuralları bir daha gözden geçirdim. Evet, sen ararsan kurallar bozulmamış olacaktı. Ama sen aramamış çıkıp gelmiştin. Bu kadar erken ölmeyi beklemiyorum. Çaresiz açtım celladıma kapıyı, buyur ettim içeri yapacağı her şeyi sorgusuz kabullenerek.
Ben geldim, dediğin anda ben zaten boynuna sarılmıştım. Ağladık ikimizde. Kokun hala bıraktığım yerdeydi. Yine ısırıyordu burun deliklerimi. Yavaşça içeme çektim, hayret ceset kokusundan eser kalmamıştı. İçimden bildiğim, bilmediğim her tanrıya dua etmeye başladım. Ne olur kötü bir şey söylemesin! Bir ömür kadar biri birimize sarılmış halde kaldık. Komada olduğum üç günde gördüğüm rüyalar bir çırpıda ağzımdan çıkarken, aşk grevine inat slogan atmaya başladığımı fark ettim. Bir taraftan da ağlıyordum yüzünün masumiyet denizine dalarken. Tüpsüz değildim bu sefer, sen vardın yanımda. Dudaklarından üflüyordun ciğerlerime, bütün hücrelerini dolaşan, sana hayat veren havayı. Solumayı reddederek içiverdim oracıkta gözyaşlarınla birlikte.
Çok üzgünüm üzdüğüm için, çok üzgündüm üzüldüğüm için. Bana yazdıklarını uzattın, ben de sana. Okurken bir kere daha iman ettim ki, bilirsin aşk tanrısından başkasına iman etmem, senden başka son bulacağım bir yer yok. Ya sen ya hiç!
Karşılıklı anlattık biri birimize komadaki hallerimizi. Evin birden üzerime geldiğini düşündüm. Sana dışarı çıkalım derken amacım belirli bir yere gitmek değildi aslında. Alıp gitmekti seni yol bizi nereye götürürse; arabayı da ben kullanacaktım üstelik. Ne kadar sonra dur diyeceğini merak ediyordum. Dur demenden değil de, nereye diyeceğini çok iyi bildiğim için, parka gidelim seninle dedim. Arabayı sen kullan, şu an sorgusuz teslim edecek ne gücün ne de isteğin vardı kendini. Daha sonra olur muydu onu da kadere bıraktım.
O gece seninle birlikte uyuduk, benim yatağımda. Sabah beni işe sen bıraktın. Acaba diye düşündüm, aslında oyun bu muydu? Yine mi anlamamıştım ne istediğini? Cellattan daha çok usta bir işkenceci gibi gözüktün gözümü arabanın arkasından sana bakıyorken. Ama oldu mu şimdi? Ben ne yapacağım, ne yapmalıyım? Yine trajik bir eşek gibi hissettim kendimi, epeydir böyle hissediyorum aslında. Ne taşıyabiliyorum ne de sırtımdan atabiliyorum bu yükü! Altında ezilmekten başka bir çare gelmiyor elimden. Halbuki eşekler günahsız hayvanlardır, ne senin ne de başka birinin hakkı yok trajedi denilen ikilemi sırtıma yüklemeye. Sırtımdaki yükten dolayı mı eşektim, yoksa eşek olduğum için mi sırtıma yük atıp duruyorlardı? İşte, trajedi de bu zaten, eşeğin trajedisi! Zavallı ben, ne kadar da çok ilgilenmişim başkalarıyla; bu yüzden kendi halimi gözüm görmemiş.
Sırtımda açtığın yaranın izleri ne alemde acaba? Sol elimin üstündekini biliyorum, her baktıkça hatırlatıyor kendini bana. Sigara izi. Hayatımda bıraktıklarının yanında lafı mı olur canım? Alt tarafı bir yanık, iç tarafını sorarsan o da can yanığı. Gerisi boş! Genel toplamdan seni çıkardıktan sonra geriye kalan kocaman bir sıfır gibi. Ben de seni çıkarırlarsa geriye hiç kalır; ama, ne zaman senden çıksam geriye hep sen kalıyorsun! Aşkımın özeti bu mu olmalıydı sence? Asıl soru aşkları neden özetleme gereği duyduğun değil özetliyor olmandı her durduğunda. Ben ise ne önsözdüm ne de final bölümü! En fazla parantez içine aldığın bir açıklama idim. Keşke dipnot yapsaydın beni hayatıma koyulan bir kitap ayracı olmuşken. Seni anlamak isteyenler dönüp dönüp beni okusaydı. Beni okumadan seni anlayamasaydı insanlar, ben olmadan bir anlamın olmasaydı. Keşke bu kadar koşullu cümle kurmuş olmasaydım. Bak, gördün mü, yine bir koşula dayandırdım kendimi. Sen varsan ben varım, ben varım diye sen yoksun? Sonuç: sen varsın ben yokum! Özellikle mi verdin bana o kitabı? Hiçliği anlatan o kitabı? Hiç olduğumu anlayayım diye miydi? Hiçbir şey yok muydu yoksa her şey var değil miydi? Kesin bir cevap veremem ama bazı şeyler vardı bence, hala da var! Çıkartılmayı bekliyor tarafımdan ama tırnaklarımı tam da dibinden kestim. Kim bilir ne zaman uzarlar?
13.08.2010 00:24
Uykunda duyduğun bir düşün sesi oldum biraz önce ayın on üçüncü cumasını karşılarken. Tarihi bilseydin, kabusum oldun derdin kesinlikle. Seyrederken yarım bıraktığımız son korku filminin adıydı, hatırlıyor musun?
Hatırlamadığın o kadar çok şey var ki bir bilsen. Birlikte çıktığımız dağın zirvesinde sırtıma yüklediğin o büyük kayanın düşüşünü izlemek ne kadar üzücüydü. Bırakıp gitmiştin beni son öpücükle. Üstelik dudaklarını kan kırmızısına boyamıştın bana inat olsun diye. Yüreğimin yanında çok soluk kalmıştı aslında dudakların. Bunu bilmiyordun tabii… Ben biliyordum sadece, bana inat benden kaçarken kendi yüreğimi elimde tuttuğumu. Sen ise anı devşirmekle meşguldün, içinde benim olmadığım anılarını. Heyhat! N’eylesin çaresiz, fakir ve ucuz gönlüm? Ancak ardından bakmakla yetindi, sen ise arabanın içinde işine doğru yola koyuldun. İnsancıkları hep böyle yolda mı bırakırsın? Ne kadar da kolay yapıyorsun bunu. Hüzünleri kendine saklıyorsun, yüreğinde açan çiçekleri belki ben dikiyordum ama, onları sulayan ben değildim. Belki de çoktan söküp atmıştın zaten gönlüne diktiğim ucuz gülü, öldürmüştün beni sensizliğe mahkum ederken. Bir de bunu yapmak için ilave bir çaba göstermiyorsun ya, işte o zaman sorular dörtnala koşuyor beynimde. Sen olarak yapıyorsun bunu, refleks halini almış sende bütün terk etmeler. Her gidişinde gönlünün duvarlarına bir tuğla daha ekliyorsun, ben de yıkılan hayallerimi koyuyorum aralarına çimento niyetine. Büyük ve yıkılmaz duvarların her yeni tuğlada boyumu bir kat daha aşıyor, eğer bir gün yıkarsam altında kalır, ezilirim diye korkuyorum. Korkmuyorum, biliyorum! Ezer beni duvarların, yıkar geçer, yerle bir eder. Etrafından dolaşsam acaba bir çatlak bulabilir miyim? Hiç sanmıyorum, duvarlar artık senin derin olmuş, zırhın olmuş. Havaya uçurmak gerek duvarlarını. Ama ya sen de yok olur gidersen, senden geriye bir şey kalmazsa ne olur? Ne olacak, ikimiz de yok olur gideriz duvarlarınla birlikte.
19.08.2010 15:16
İnanmıyorum sana dediğinde aslında altı aylık bir yolu boşu boşuna yürüyen zavallı bir adama yapılacak olan son bir altın vuruş iyiliğinden başka bir şey olmayacaktı ta ki boktan şiirlerini kendine saklayamayan zavallı bir ruhun beni seven yok çırpınışlarından öteye bir anlam taşımayan sayıklamalarını okuyana kadar anlamdan çok anlatım tarzına hastalıklı bir şekilde tutkun olan acı toplayıcısı için.
Adam her denemede daha derine inmek için ölümüne çaba gösteriyordu ve anlıyordu indiği derinliğin onu sarhoş ederken bir taraftan da sakat bırakacağını. Suyun yüzünden görüyordu aslında dipte neler olduğunu, kulağı duyuyordu dalgaların sesini. Kesif tuz ve yosun kokuyordu, ölü balık kokuyordu buram buram. Temizlik gerekiyor, diye düşündü. Ama suyun derinliğini gözüne kestirememiş olacak ki en yakında duran oksijen tüpüne gözü kaydı durdu sürekli. Sürekli cesaretini toplamaya çalıştı altı ay boyunca,ama kadın hep daha fazla istiyordu, hep daha derine batırıyordu tırmalamaktan ucu kütleşmiş tırnaklarını ki o tırnaklar kimi zaman şiirle kimi zaman yakılmış bir türküyle taşıma ruhsatı olmayan, emniyet mekanizması bozuk, ağzı dolu ve patlamaya hazır bir silah haline gelebiliyordu. Her polis kontrolünden de kolayca geçebiliyordu bu sayede. Aşkınızla hız limitini aştınız, lütfen şu şiiri okur musunuz yüksek sesle? Ne oldu? Başınız mı dönüyor? O halde arkadaş size yeni bir aşka kadar eşlik etsin! Neden bir insan bu kadar acı yüklüyken başka bir insanın acılarına ortak etmeye çalışır kendini? Kendi acılarını unutmak için mi? Yoksa kendi acılarının diyetini bir başkasına ödetmek için mi? Bulunduğun yolu ya da yeri neye ya da nereye göre tarif edersin? Sanrılar için de bir dayanak noktası olmadan nasıl gideceksin bir yerden diğer bir yere? Sen acını ve de kendini başka bir acıdan ve başka bir aşıktan nasıl olur da bağımsız olarak tanımlarsın? Ama senin uğraştığın öz değil de biçimse, biçimin özü ne kadar yansıttığı ya da yansıtabildiği konusuna şimdilik girmiyorum, kim olduğunun, kimler olduklarının neden bir anlamı olsun ki? Ne söylediğim değil nasıl söylediğim anlamlıysa senin için neden hala dibimi kazmaya uğraşıyorsun? Bilmiyorsun ki dilinle açtığın yaralar tırnaklarınla açtıklarının yanında sinek ısırığı bile değil. Bu yüzden kazmak için herhangi bir şeye ihtiyacın yok, bundan önce de olduğunu sanmıyorum, sadece konuşarak mütevazı bir piramit için birkaç günde bir temel kazabilirsin dilinle; sadece dilinle.
Dil yarası, çok gülmüştüm ilk duyduğumda. Bir insanın dilinde açılan yara mı yoksa bir insan dilinin açtığı yara mı? İlki bedensel bir duruma işaret ediyor, ikincisi dil, göz, gönül üçgeni arasında meydana gelen bir zamanlama hatası olarak çıkıyor karşıma. Gözüm gördü, gönlüm verdi, dilim deldi! Aman ne güzel! Bakkaldan para üstü niyetine alınan bir cikletten çıkan mani niyetine sev beni! Aşkım ancak bu kadarını satın alır. Bir Akdeniz akşamında gidilen ve ağustos böceklerinin protestoları eşliğinde dinlenilen bir konserin sonunda mola verdiğin bir balıkçıda, hesapla birlikte küçük madeni tabağa koyulan para üstünün yanındaki karanfil aromalı şekersiz sakızın sarıldığı kağıda yazılan sözümona bir mani. Yazan acaba kaç kuruş aldı bu mani için? Yazanın değilde kağıdı sakıza saranın aldığı bir para olmuştur herhalde.
Yani benim değerimi belirleyen ilk buluşmanın akşamında garsona bırakılan bahşişten daha fazla değeri olmayan bozuk paraların yanında öylece duran, sana da dişlerinin arasını temizlemek için iyi bir fırsat olarak görünen bir sakızın ambalajına yazılmış aşk dörtlüğü! Mutlaka kalın sayfaları olan, siyah kaplı bir şiir kitabının içinde mi olmalı?
İşte ben kendimi bu sakızın içinden çıkan maniye benzetiyorum senin hayatında. Yersiz, zamansız, değersiz…
O küçücük ve değersiz mani, gittiğin açık hava konserinden sonra yediğin balığın, balığın yanında içtiğin şarapların ve hatta şarap içerken yanına yaklaşarak kim bilir kaçıncı kez aynı parçayı aynı kişinin yanında kaçıncı yeni bir kişi için çalan o kemancı adamın birlikte oluşturdukları bir rönesans tablosuna inat, tam tablonun ortasına konmuş bir kelebek misali sırıtıp duruyor, ne sana ne yanındakine ne de kemancı adama. Hayata sırıtıyor!
Gecenin sonunda içine biriken hayat parçacıklarıyla birlikte mide oturmuş, yakalamak için bir çocuğun bile fazla emek sarf etmediği ama seni etkileyecek bir şekilde servis edilmiş balığı düşünürken aklına birden karşında oturan adamın gözünde gördüğün kendinden emin parlama geliyor. Bunu ben daha önce nerede gördüm, diye düşünürken içinden hayat parçacıklarıyla birlikte o balık da çıkıyor ve hak ettiği yere varıyor. En son izlediğin belgeseli o an hatırlıyor olsaydın, o gözlerdeki parlamanın anlamını çözmen fazla uzun sürmezdi. Klozette otururken elin en yakın dergiye gidiyor, alıp bir tanesini rastgele bir sayfa açıyorsun. Hayvanlar hakkında bir dergi. En sevdiğin hayvan geliyor aklına. Ama sen evde yokken onun bir kuşu yakaladığında gözlerinde beliren ifadenin ne olduğunu hatırlamıyorsun bile. Sayfaları karıştırırken kelebeklerin üzerinde fazla durmuyorsun. Bir kelebeğin hayatı için ne söylenebilir ki? Birkaç dut yaprağı, koza, metamorfoz ve kanatlar, bir de ışık! Yanacağını bile bile ışığa uçan kelebekler. Hayatımın kitabı, kutsal kitabım dediğin kitabı yazan adamın “ışık, biraz daha ışık” diye geberdiğini bilmiş olsaydın acaba kelebekler hakkında biraz daha farklı düşünür müydün? Senin için ancak bir akşam yemeği kadar geçen sürede bir kelebeğin hayatına neler sığdırdığını bir bilsen! Bir akşam yemeğinde senin şu koca hayata sığdırdığını o kelebek bir bilse! Ama kelebek işte, nereden bilecek? Derdi pervane misali ışığa koşmak, hayata inat, sana inat, karşında sırıtarak…
Boş ver sen, bana aldırma! Öğlen sıcağında coştu yine zihnim, sana demir atacak bir liman bulamadığı için yine her zamanki gibi kendi kendine batırdı iğnesini. Kendi kendinin katili, kendi kendini asan bir adam. İddia yok, hüküm yok, eylem yok ama suç var: yaşamak.
Biraz daha zamanım olsa aslında daha anlatacağım çok şey var… Ama kanatlarım çıkalı neredeyse bir hafta oldu, çok az bir zamanım kaldı. Işık şimdiden gözlerimi yakmaya başladı. Döngü yeniden işbaşında, sarmal ve içinden çıkılamaz bir halde. Düğüm olmuş ve düğüm çözülemez halde, kesmeye kılıç gerek.
20.08.2010 16:37
Mesajın geldiğinde, bir elim direksiyondayken, gözüm yolda aklımdan sen geçiyordun. Hem de ne geçiş? Arabayı sağa çektim, bir sigara yaktım, kafamı kaldırdığımda denizle göz göze geldik. Üstünü nem bulutu kaplamış haldeyken kim bilir kaç kişi bu denize bakarak kim bilir kaçıncı kez bir aşkı ya da sevdiği için kim bilir kaçıncı defadır sigarasını yakıp ufuk çizgisine takılı kaldı diye düşündüm. Geçmişimle geçmişin arasındaki tek ortak noktanın deniz olduğunu düşündüm. Sen benden önce kim bilir kaç defa denize girmiştin? Ya da kaç defa buluşmuştu gözlerin denizle? İşte tam o anda, sen bir sigara yakıp yanındakinden uzaklaşmak için ufka doğru uçuşa geçtiğin o anda acaba ben nerede, kiminle, neler yapıyordum? Acaba hiç seninle –ama seninle birlikte değilken- tam da aynı anda denize bakmış olabilir miydik? İşte bunu öğrenebilmek için ölebilirim! İşte tam o anda, gözlerinin ve ruhunun benimle buluştuğu o anda, biri birimizi görmüş olabilir miyiz? Bu yüzden mi tanıdık geliyoruz? Benimle denize gitmeyi çok fazla istemiyorsun. Neden acaba? Denizle göz göze geldiğinde savunmasız kalacağını mı düşünüyorsun? Seni görür, ruhunu ele geçiririm mi sanıyorsun? Çok acırım diye mi düşünüyorsun?
Ama benim gözlerime kum doluyor, tuz rüzgarla birlikte derimi yakıp geçiyor. Boğulurum diye korkuyorum, hem de çok korkuyorum. Korkmak mı zor ölmek mi diye düşündüğüm zamanlar önümden yuvarlanırken arkasından gözyaşları içinde yalınayak koşturduğum kaya parçası gelir hep aklıma ama ben hala o kaya parçasının arkasından koşmakla kalmayıp ne sırtımda taşıyabildiğimi ne de sırtımdan atabildiğimi hatırlar dururum senin yokluğunun yüzüme bir kırbaç gibi şakladığı yalnız uyanılan pazar sabahlarında.
Sana geleceğim eğer beni bekliyorsan, sana geleceğim beni eğer bekliyorsan, sana geleceğim beni bekliyorsan eğer… Üçüncü halin imkansızlığı gibisin, varlığın mantıksal olarak olası kılmıyor kendini. Kavramsal olarak da var olsaydın keşke. Keşke, keşke demeden sevseydin beni. Sebepsiz sevseydin, hiç gibi sevseydin beni.
Ellerim ağırlaşıyor yine… Yazmış olmak için yazmayacağım sana. Hayatın tam ortasına çakılı duran bir kazık misali eğilmeden, bükülmeden, ama kırılma ihtimalini de taşıyor olarak var olacağım sana. Senin için.. Benim için…
22.08.2010 22:13
Evet çok, hem de o kadar çok, diye yanıtladı beriki, sanki soruya değil de yanıta dikkat çekmek istiyor gibiydi. Dışarıdaki nem o kadar bir yoğun hal almıştı ki koca şehir bir gece partisine dönmüş, içen ya da içmeyen herkes duman altı olmuş Akdeniz gecesi altında payına düşeni almak için en yakınındaki kişinin neredeyse içine düşüyordu.
Müzik kulak zarlarım üzerinde hassas bir denemeye girmek üzereyken garsonun sorusu imdadıma yetişti. Votka, diye cevapladım daha o sormadan. Kim bilir kaçıncı kez yüzünde aynı ifadeyle bara doğru seyirtti. Zehirlenmek için balkona adım attığımda yan yana iki kadının dirseklerini balkon korkuluğuna dayamış bir şekildeyken hararetli bir tartışmanın içinde olduklarını fark ettim. Ne tartıştıkları umurumda olmayacak kadar ayıktım. Ama kapalı yerlerde sigara içme yasağının sınırlandırdığı balkon kısmı beni kendi düşüncelerimle yalnız bırakacak kadar boş alana sahip değildi. En yakındaki boşluğu gövdemle doldurdum . Tartışan çiftin bir karış mesafe uzaklığındaki yerimi aldım. Havaya karışmış sigara dumanı içinde erkek parfümüne benzer bir koku tanıdık geldi. Evet, bu benim kullandığım kokuydu. Beni şaşırtan, bu kokunun çiftin bulunduğu taraftan gelmesiydi. Biri diğerine uzak durmasını söylüyordu, ama kimden ya da neyden uzak durması gerektiğini anlayamayacak kadar kokuya yoğunlaşmıştım. Koku hafızamı yoklamam gerekiyordu. İlk defa ne zaman içime çekmiştim bu kokuyu? Kendim mi almıştım yoksa birisi mi hediye etmişti. Önemli olan bunlar değildi aslında. Önemli olan kokunun bana hatırlattıklarıydı. Gözümü kapattım, zaten aşağı yukarı herkes gözünü kapatmıştı. Müziğin gümbürtüsü kulaklarımdan siliniyorken zaman yumağını ne kadar geriye sardığımın farkında değildim. Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey bir çift kocaman göz oldu; yeşil. Oldum olası renkli gözlü insanlara karşı bir sempati beslemiş değilim, ama bu yeşil gözlerin bir farkı olmalıydı. Farkı kafamda bulmaya çalışırken sırtüstü yerde yatmakta olduğumu fark ettim. Yeşil gözlerin sahibi ise hala dudaklarını oynatmakla meşguldü. Dudak okumayı bilmem ama iyi misin diye soruyordu galiba? İyi miyim? Neden iyi olmayayım ki diye düşünürken yerde yatmakta olduğumu, yeşil gözlünün de avuçları kulaklarımın hemen yanında yere gelecek şekilde eğilerek yüzünü bir karış mesafeye yaklaştırarak öpüşme menziline girdiğini fark ettim. İşte tam bu anda yeşil gözlerin farkını anladım: kokuyordu! Yeşil gözlerin sahibi o hatırlamaya çalıştığım parfüm gibi kokuyordu. Beyefendi iyi misiniz, sorusunu kalkmaya çalışarak cevapladım. İyiydim ve o da bunu biliyordu. Ayağa kalkmam için elini uzattı, aynı anda ayağa kalktık. Tartışan çiftten birinin adını öğrenmiştim bu şekilde; Yeliz. Memnun olup olmamaya henüz karar vermemişken, ayaküstü olan biteni kustu üzerime: kız arkadaşıyla tartışmışlar, çok alkollü oldukları için kavga büyümüş, karşılıklı tehditler ve küfürler sonucu adını öğrenemediğim diğeri berikine kül tablasını fırlatmış, kül tablası da mütevazı bir örs hacimlerinde olduğu için, kafamın arkasıyla buluşunca benim uyumam konusunda ısrarcı olmuş, ben de dayanamayıp oracıkta kendimden geçmişim.
Umarım affetmişsindir, dedi. Henüz resmen tanışmamışken bu yeşil gözlünün bana ikinci tekil şahısla hitap etmesi hoşuma gitmedi. Teşekkür ederim, affedilecek bir şey yok, dedim. Ellerimde kendi göğüslerimin üzerinde geziyordu tam bu sırada. Gömleğimin cebi olmadığını fark ettim. Dolayısıyla sigaramda yoktu. Yeliz içtiğim markadan bir sigara uzattı, yaktı, eliyle telaş içinde servis yapmaya devam eden gözü dönmüş garson sürüsünden bir tanesini sürüden ayırdı ve bana mojito, beyefendi içinse- ne içersin bu arada- ne istiyorsa onu getir, diyerek gözü dönmüş garsonu adeta diliyle kızgın bir şekilde damgaladı. Zaten ıslık gibi çıkıyordu sesi, Türkçesine dikkat ettim, gayet düzgün ve aksansız konuşuyordu. Yüzüme kurt görmüş buffalo gibi bakmaya devam eden garsonu, jackbull diye haykırarak, biraz önce içinden çıktığı gözü dönmüş sürüye doğru kovaladım. Bu arada Yeliz de bir sigara yakmış ve o karmaşanın içinde kulağına yapıştırdığı telefona bir şeyler haykırıyordu.
“Vergiss nicht, das war nicht mein fehler!”
Biliyordum, bu kadar aksansız Türkçe konuşan birinin mutlaka bir veya birkaç yabancı dil bildiğini tahmin edebiliyordum. Almancam hiç de iyi değildi, çünkü, son Alman sevgilimin üzerinden birkaç ekonomik ve global kriz geçmiş, dünya üzerindeki ülke sayıları enflasyon canavarına kurban gitmişti.
Zaten yeşil gözlü de telefonu kapatmış, burnundan soluyan garsonun elindeki bardakları almaya çalışıyordu. Vakit kaybetmeden kadeh kaldırdı ve farkında olmadan kadeh kaldıran Almanlar kendi dillerinde ne diyorlarsa o da onu dedi bana. Başımı sallamakla yetinip jack’i yudumlamaya başladım.
Başın ağrıyor mu, diye sordu. Yok dedim, tek darbede ağrıyacak kadar ince değildir. Çok sıradan bir şaka yapmıştım ama nedense Yeliz bu şakaya güldü. İnceliğinden olsa gerek diye düşündüm. Henüz bir sigara içimi zaman önce arkadaşı tarafından yanlışlıkla da olsa uzun bir yolculuğa çıkartılacağımı düşünüyordu. Bu yüzden sohbeti onun belirlemesine izin verdim. Ne iş yaptığımı sormadı, ben de onun ne iş yaptığını merak etmedim. Ama yarım paket sigara içimi zamanda çalan müziğin boktanlığından, Akdeniz gecelerinin ve insanının yapışkanlığına, trafiğin yazları neden tımarhane kaçkınları tarafından işgal edildiğinden, ekonomik krize ve tüketim toplumuna varan ve Japon bir geyşa emeklisinin kıskandıracak büyüklükteki bir yelpaze genişliğinde, daldan dala atlayarak konuşmayı tükettik.
Saatine bakmaya başlamıştı. Eh nihayet gecenin sonuna gelmiştik. Cebinden bir kart çıkardı ve bana buraları iyi bilir misin, diye sordu. Sokaklarını bilmediğim bir şehirde bu kafayla araba kullanmak istemem, umarım ehliyetin vardır, diye de ekledi. Evet, ehliyetim vardı. Nereye diye sormama fırsat bırakmadan avucuma arabanın anahtarlarını sıkıştırdı ve arkasına bakmadan bara doğru hesabı ödemeye gitti. Bacaklarında soluk mavi bir kot, üzerinde ise askılı siyah bir atlet vardı. Sol omzunda ise ne olduğunu tam olarak göremediğim bir dövme göze çarpıyordu yanıp sönen ışığın altında. Elini kotunun arka cebine soktu, bir miktar parayı çıkararak barın üzerine attı. Gidelim, dedi. Yeliz önde ben arkada merdivenleri inmeye başladık. İkişer ikişer iniyordu merdivenleri, herhalde acelemiz var diye düşündüm.
Arabasını bıraktığı yeri sormak üzereyken vazgeçtim. Anahtarın üzerindeki İngilizce aç yazan yere bastım. Yolun karşı tarafındaki sokaktan yanıp sönen farlarla birlikte bir alarm sesi öttü iki kez.
Sesin geldiği yöne döndüğümde, 67 model bir Mustang öfke kırmızısı gülen gözleriyle bana doğru sırıttı. Yeliz ise çoktan şoför koltuğunun yanındaki yerini almıştı. Kapısını yavaşça açtım, koltuğa gömüldüğümde spor arabalar için düzenlenmiş olan vites kutusu çarptı gözümü. Epey oynanmıştı arabayla. Kontağı çevirdiğimde çıkan kükreme barın önünde sigaran içip öpüşen birkaç çifti tedirgin etti. Farları yaktığımda ise gözlerinin kırmızısından alık alık bize bakmakta olduklarını fark ettim. Balkonda cebinden çıkarttığı kartı gözüme soktu. Buraya gidiyoruz, dedi. Tamam dedim, gidelim.
Kartta yazan adres bildiğim bir yere aitti ama kartta yazan kulübün adını ilk defa görüyordum. Club Substance, ilginç bir isim tercihi diye düşündüm ve gaz pedalına yüklendim. Altımda sanki şaha kalkmış bir kısrak vardı ve ben o kısrağı idare edemeyecek gibi duruyordum. Tekerleklerin ağustos sıcağında asfaltta çıkarttığı ses birkaç çift gözün bize doğru dönmesine sebep oldu. Ayağımı hafifçe gazdan çekerek sahil yoluna doğru kırdım. Böyle daha iyiydi. 67 Mustang sözümü daha çok dinler olmuştu. Sanki bütün trafik ışıkları yeşildi ve biz hiç konuşmadan kuyruğu alev almış bir köpek gibi gecenin içinde sessizliği yırtarak ilerliyorduk. Gözüm hız göstergesine takıldığında ibre yüz yirmiyi gösteriyordu. Herhalde mildir diye düşündüm; çünkü açık camlardan içeri giren tek ses solladığımız arabaların rüzgarının kulaklarımızda bıraktığı ses patlamalarıydı.
Club Substance’a girişimiz tam da bu şekilde oldu. Altmışları anlatan bir Amerikan filmi geldi aklıma, geriye doğru taranmış yağlı ve ıslak saçlar, Elvis ve hiç dil kullanılmayan uzun öpüşme sahneleri. Bakalım gecenin sonu nereye varacaktı. Her maceraperest gibi ben de sonunu heyecan ve merak içinde bekliyordum gecenin.
İçeri girdiğimizde saat gece yarısını henüz geçmişti. Bizi ilk karşılayan reggae oldu, ardından da yüzümüze çarpan ot kokusu. Mekan kendi içinde zevkli bir şekilde döşenmiş sayılabilirdi, mekanın adına uygun olarak, zemin kata inen ahşap bir merdiven, merdivenin yanında ortama aykırı duran Reuge marka müzik kutusu. Acaba çalışıyor mu diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Yeliz ise mekanla ilgilenmeyi bırakmış, ilk gördüğü oturma grubuna kendini bırakmıştı. Ben de ona katıldım. Bu sefer siparişi ben verdim; kendim için tekila-bira, onun içinse mojito. Garson sipraişleri getirdiğinde ilk sigaralarımızı çoktan yarılamıştık.
Neden,diye sordu. Neden arayan nasılına katlanır demek geldi içimden ama, boşver dedim. Vivamus ergo bibamus! Latinceyi nerede öğrendiğimi soracaktı ki üniversiteden diye yanıtladım. Aslında çok iyi bilmem, ezberimde kalan birkaç fiil ve birkaç cümle. Biz üniversite hayatı üzerine bir sohbete dalmışken yanımızda yükselen sert bir küfür sohbeti yarıda kesti.
- Anlamıyorsun Hamit, diyordun kadın. Bu şekilde, bu hayat tarzıyla olmaz, istemiyorum.
- Olmayacak olan nedir? Sana olan sevgime inanmıyor musun?
Ah işte, yine bir kemiği dişleyen bir köpek; daha çok bir terrieri andırıyordu adamın yüzü. Beriki sek içtiği rakısını başına dikerken, adam garsona bir göz işareti yaptı. Kurulu bir zemberek mekanizması boşandı, beklemekten uyuşmuş, aklı alacağı bahşişte, garson ayakları üzerinde yaylanarak elinde üzeri maytaplı bir kokteyl duran tepsiyle çifte doğru iskele alabanda yaptı. Sex on the beach demeyi de ihmal etmedi. Gözümü sahile çevirdim. Yeliz’e, kumsal kokteyle pek uygun görünmüyor diyerek göz kırptım. Tam bu sırada kumaş pantolonu ve siyah ruganlarıyla, geçimini sadece gül satışından kazanmadığı her halinden belli olan bir adam peydahlandı. Elinde de buz kovasına yerleştirilmiş onlarca kırmızı gül. Kadın güllerden etkilenmiş olacak ki hayat tarzı üzerine attığı sloganı yarıda kesip adama doğru uzandı. Adam da kadına. Yeliz de yanımızdaki çiftle ilgilenmeye başlamış, göz ucuyla kadına kaçamak bakışlar atmaya başlamıştı. Ama kadının ne bizi ne de başkalarını görecek gözü yoktu. Erkeğine sarıldı sırnaşık bir iştahla. Erkek de kadını göğsüne yasladı.
- Aman ne romantik, dedi Yeliz. Hadi içelim! Romantik çift elele zemin kata doğru yöneldi. Müzik birden ritim değiştirdi, ben kadehleri saymayı bıraktım. Yeliz de gözlerini gözlerime kilitledi.
- Hiç yeşil gözlü sevgilim olmadı biliyor musun?
- ?
- Aslında hiç sevgilim olmadı benim…
- Dans edelim mi?
Kendimizi dans pistinde bulmamız birkaç göz kırpma zamanında denk geldi, ya da zaman o kadar hızlı aktı ki ben bunun farkına varamadım.
Farkında olmadığım tek şey bu değildi tabii. Romantik çifti çoktan çıkarmıştım hafıza kataloğumdan. Yeliz’e yoğunlaşmıştım, mavi kotunun fermuar bitimi benim pantolonumun kumaşında geziniyordu. Kollarını belime doladı, kokusunu içime çektim derin derin.
-Dilek, dedim usulca kulağına.
-Dilek mi? Hmm, öncelikle yakışıklı olacak, uzun boylu ve esmer. Yetmez mi?
Yeterdi herhalde, hem de fazla bile gelirdi aslında.
-Hesabı öde hadi, bana gidelim.
-Tamam, sen bir sigara daha yak, sönmeden yanında olurum.
Hesabı ödedikten sonra tam çıkışa yaklaştığımda romantik çiftle burun buruna geldim. Beni görmediler bile, muhtemelen burunların ucunu da görmüyorlardı. Yol verdim, önümden kol kola geçişlerini izlerken beynimin bir köşesi, ben bu adamı bir yerden tanıyorum diyordu.
Dışarı çıktığımda Yeliz’i Mustang’inin kaputuna uzanmış ve gözleri kapalı bir şekilde buldum. Kaldırmak için elimi beline doladığımda beni hızla kendine doğru çekti, ıslak ve alkollü bir şekilde öptü uzun uzun. Kontağı çevirdiğimde yine aynı kükremeyi duydum. Ama duyduğum tek kükreme motordan gelmiyordu. Gaz pedalına yüklendim sonuna kadar.
-Atatürk caddesi 73 numara, dedi.
Gözüm yolda, hafızamdan Atatürk caddesinin güzergahını çağırmakla meşgulken aklımın bir köşesi hala kulüpteki çifte takılı kalmıştı. Son trafik ışığıda yeşile döndüğü anda tek düşündüğüm bir an önce yeşil derinliklere dalmak, mümkünse uzunca bir süre orada demir atmaktı. Yeliz kapıyı açarken sigaramın bittiğini fark ettim. Umarım sigarası vardır, diye düşündüm. Ya da gecenin bu saatinde sigara getirecek bir melek!
Gözümü açtığımda ilk fark ettiğim şey gecenin hala sürüyor olmasıydı. Kendimi kontrol ettim, başım dönmüyordu. Güzel sarhoş değilim, diye düşündüm. Hem başımda ağrımıyordu, perdeleri açabilirdim. Ama oda hala koyu bir karanlığa gömülmüş şekilde uyuyordu. Düşüncelerimi susturup sessizliğin içinde bir nefes alış verişi için kulaklarımı zorladım iyice, hiçbir şey duyulmuyordu. Işığı açmak istedim ama düğmenin yerini bilmiyordum. Ayağa kalktım, el yordamıyla yakınımda dizimi çarpacağım herhangi bir nesne aradım. Aramam sonuç verdi, dizim bir yere çarpmıştı, muhtemelen ahşap bir köşeye. Sehpanın üzerinde elimi gezdirdiğimde elimin çarptığı yerden cılız bir ışık yükseldi. Gece lambası yanıverdi kendiliğinden. Yatağa dönüp baktığımda Yeliz hala uyuyordu. Perdelere doğru uzandım, siyahtı perdeler ve epey kalınmış gibi duruyorlardı. Tereddüt etmeden iki kenara doğru çektim. Hayret, şafak henüz söküyordu ve ben sanki günlerdir uyuyordum ve dinlenmiş bir şekilde ayaktaydım. Halbuki yatalı birkaç saat geçmiş olmalıydı. Yatağa dönüp bir sigara yaktım. Yeliz kıpırtısız bir şekilde uyumaya devam ediyordu, çünkü soluğunu dinlemiştim. Evet, uyuyordu. Sessizce giyindim sigaram biter bitmez. Mustang’in anahtarını başucuna bıraktım. Evden çıkmak için salonu geçmeliydim, salona girdiğimdeyse sağa sola saçılmış boş sigara paketleri, yarım ay şeklinde limon kabukları, boş bir tekila şişesi ve üç adet kadeh beni sorgulayan gözlerle ama sessizce karşıladılar. Şaşkınlığım bir kat daha arttı, sabahları kolay kolay şaşırmazdım ancak dün geceye dair hafıza albümümde tekilaya dair en ufak bir iz yoktu. Tekilayla ilişkilendirebileceğim tek şey nerede ve ne zaman duyduğumu hatırlamadığım bir İspanyol şarkısıydı; Desperado. Sanki şarkıda geçen Tequila Blanco dün gece, her nasılsa salonda vücut bulmuş, vücut bulmakla kalmayarak üç kişinin damarlarındaki yerini almıştı. İyi de bu üçüncü kadeh kime aitti? Kim içmişti bu kadehten. Tekrar düşünmeye başladım: asansörden çıktık, sağa dönüp ilk daireye girdik. Kapıyı Yeliz açtı ve arkasından ben girdim içeri. Konuşmadan onu izledim, gece dolunay olduğu için ışıkları açmamışta olsa, salonun içini gayet net görmüştüm. Hatta gece susayıp uyandığımda mutfaktaki buzdolabından içecek bir şeyler aradım, su içtim. Salonun ışığını yaktım, diğer kapıdan banyoya girdim, damarımdakileri gidere boşalttım. Işığı kapadım ve tekrar yatak odasına girdim. Ve şimdi sabahın köründe tanımadığım bir kadının salonunun tam ortasında dikilmiş aptal aptal tekila kadehlerine bakıyordum. Başka bir zaman tekrar düşünmek üzere, diyerek tekila kadehleriyle vedalaşıp görüntülerini hafızamın sık kullanılanlarına, bir daha geri çağırmak üzere kaydettim.
Bahçe kapısından çıkınca iğde ağacının kokusu karşıladı beni. Derin derin içime çektim, o kadar derin çekmiştim ki öksürmeye başladım. Ama öksürüğe sebep olan iğde çiçeğinin kokusundan çok, dün gece doz aşımına uğrayan sigara paketleriydi. Eve nasıl döneceğimi düşünerek bahçe kapısını geride bıraktığımda ayaklarımın beni amaçsızca dolaştırdığını fark ettim, hala dün geceyi düşünüyordum. Kafamı kaldırdığımda yüz metre ileride bekleyen bir taksi durağı fark ettim. Umarım hala ayakta olan bir şoför bulabilirim diye düşünerek taksiye doğru yaklaştım.
Eve geldiğimde ilk işim epostalarımı kontrol etmek oldu. Beklediğim cevap gelmişti ve şöyle diyordu:
Gönderdiğinizi henüz okuma fırsatım olduğu için yorumumu ancak gönderebiliyorum. Lafı uzatmadan belirtmek isterim ki sizde ışık var. Ancak tam olarak bir konu bütünlüğü yakalamış olduğunuzu söyleyemeyeceğim. Belki bunun erken bir eleştiri olduğunu düşünebilirsiniz; ancak, ilerleyen dönemlerde anlattıklarınızın yerine ulaşmasını istiyorsanız, biri birinden ayrı gibi duran uçları mutlaka birleştirecek bir yol bulmalısınız. Bunun zamanlamasını size bırakıyorum. Yaptığınız şeyi yapmaya devam edin, anlattıklarınızı tekrar gözden geçirin ve ondan sonra bana yollayın.
Unutmadan bir de şunu eklemeliyim ki ne anlattığınız karşınızdakinin sizi ne kadar anladığıyla sınırlıdır. Bu yüzden henüz işin başındayken bir karar vermeniz gerekiyor. Sizin için önemli olan ne anlattığınız mı nasıl anlattığınız mı? Eğer cevabınız her ikisi de olacaksa, şimdiden söyleyeyim, epey zorlu bir uğraş sizi bekliyor olacak. Özü ve biçimi aynı anda hem bağımsız hem de biri birini tamamlayacak bir şekilde aktarabilirseniz, eşzamanlı yürüyen iki anlatı çıkar ortaya. Hatırladığım kadarıyla bu konuda başarılı olmuş çok fazla insan yok. Başarılı olanlar da zaten unutulmazlar arasında hak ettiği yeri almış durumdalar.
İşin maddi boyutunu lütfen düşünmeyin. Bu konuda elimden gelen her türlü yardımı yapacağım konusunda emin olabilirsiniz.
Şimdiden, anlatacaklarınızı, sabırsızlıkla beklemeye başladığımı bilmenizi isterim.
En içten dileklerimle…
Beklediğimden daha iyi bir cevaptı. Bilgisayarı kapatıp tekrar yola koyuldum. Sana geliyordum, bakalım anlatacaklarımı duyunca nasıl bir ifade belirecekti gözlerinde. Seni epey de özlemiştim, özellikle kokunu. Bu sabah ne kokuyordun acaba? Umarım uyanıksındır diye düşünürken evinin önüne geldiğimi fark ettim. Güneş henüz doğuyordu ve çevrede bir çok şey hala o koyu karanlığın içine gömülü durumdaydı. Bu yüzden pencerene baktığımda ışığının hala yanmakta olduğunu kolayca gördüm. Hayret, bu saatte uyanıktın. Kapıya doğru yöneldiğimde giriş yolunun hemen üzerine park etmiş bir arabanın motor sıcaklığını hissetti bacaklarım. Elim zile uzandı, bir an tereddüt ettim. Başımı kaldırıp gökyüzüne doğru, son bir nefes almak içindi karşına çıkmadan önce ve ben çok heyecanlıydım, son bir kez baktığımda balkonda gördüğüm şey, zilin üzerinde bekleyen parmaklarımın küçük bir felç geçirmesine sebep oldu. Zile basmadım. Bunun yerine bahçe duvarına oturup bir sigara yaktım. Neden bekliyordum ve neyi bekliyordum ben de bilmiyordum. Hatırladığım tek şey sabahın ilk seslerine karışan kapıcının küfürleri oldu:
- Şerefsiz, hem aidatı zamanında ödemezsin hem de sabahın köründe kapına servis istersin.
Bu kadar çabuk olacağını düşünmemişti, kolay olur ama çabuk değil, diye geçirmişti aklından.
Son bir defa daha tarifi okudu, sekize böldüğü misket limonlarını uzun cam bardağın dibinde, içinde kahverengi şekeri erittiği su olduğu halde, ezmeye başladı. Taze nane yaprakları avuçları arasında can verirken bir taraftan da kulağı salondaydı. Naneleri bardağın içine doldurdu, üzerine bir avuç buz, haddinden fazla rom ve birkaç dilim daha limon ekledi. Gözümde büyüttüğüm kadar zor değilmiş, diye düşündü. Zor olmayan sadece hazırladığım içki değil galiba, diye düşündü. İki eli dolu halde salona geçti. İçkileri uzun ve sıcak bir gülümseme karşıladı.
- Teşekkür ederim, çok güzel görünüyor.
- O halde sana içelim! Güzel olan sadece içki değil.
Bu cümleyi kaçıncı keredir kurmuş olduğunu hatırlamayacak kadar çok söylemiş ve çok içmişti. Yanına mı yoksa karşısına mı otursam diye düşündüğü anda kadın kanepede yer açarak sorulmamış soruya hemen yanıt vermiş oldu.
O anda odada içmekte olan iki insanla birlikte kalkan iki kadehin yanında üçüncü ya da dördüncü bir kişi daha vardı. Ama ikisi de diğer kişilerin kim olduğundan ya da nerede olduklarından bahsetmediler.
-Evimi nasıl buldun, diye sordu adam.
-Gayet hoş ve güzel bir evin var. Sana mı ait?
-Evet, bahçeyle birlikte.
Adam konunun daha fazla evine, işine, arabasına doğru meyletmesini istemiyor, diğer taraftan da aceleci görünmek istemiyordu.
-Müzik dinleyelim mi?
-Olur, ama sen seç.
Müzik setine doğru uzaklaşırken kafasında kimi dinlesek acaba diye dönüp duran bir soruyla meşguldü. Müzik setinin yanında geldiğinde, defalarca dinlenip henüz ikinci parçaya geçememekten, aşınmış bir cd gördü. Tamam dedi, ilacı bu!
Kadehler henüz yarılanmışken kadın ve erkek salonun ortasında dans etmeye başlamışlardı ve Michael Bolton’un How am I supposed to live without you şarkısı erkeğin başını döndürmüş, şarkının sözlerinin anlamını bilmediği halde kendi yarattığı atmosferden etkilenmiş, ellerini hoyratça kadının kalçalarında gezdirmeye başlamıştı.
Erkek, fazla mı ileri gittim acaba, diye düşünürken kadın kollarını erkeğin boynuna doladı. Adam işte böyle diye söylenirken içinden, aklına birden yatak çarşafları geldi. Umarım değiştirmişimdir diye durakladı bir an.
Kadın ise odayı yapış yapış, sözde bir romantizm sağanağı altında bırakan şarkıyı duymuyor, duyuyorsa da düşünmemeye çalışıyor, kendini erkeğin kollarına bırakmaktan başka bir şeyi akıl edemiyordu. Söz vermişti kendine, artık bir daha düşünmeyecekti. Ne geceler ne de ilişkiler düşünmeye zaman tanımayacak kadar erken ölüyordu ve bu sefer kendisi ölmemeye yemin etmişti. Erkeğin avuçları iyice terlemişti ve avuçlarını kadının kalçalarında temizlemeye başlamıştı. Bir an için kadınla göz göze geldiler. Erkek, tam zamanı diye düşündü. Kadını kendine doğru çekiyorken gözlerini kapattı. Dudakları buluştuğunda erkeğin gözleri kapalıydı, kadınınkiler ise hala açık, tavandaki bir noktaya bakıyordu.
İşte, diye düşündü kadın, saf bir öpücükle buluşmasına bir karış uzaklıktaydı. Öpüşürken gözlerini kapatıyor, ne güzel…
Erkeğin dudaklarıyla buluştuğunda kontrolü elinde tutamayacak kadar karmaşık duygular içindeydi. Neden burada olduğunu, kolları arasında olduğu adamın kim olduğunu bilmiyordu. Kıyamet isimli kayığın yolcularından biri olduğunu düşündü.
Kolları arasındaki kadını kendine çekerken, her zaman yaptığı gibi gözlerini kapattı ve dudaklarını hafif araladı. Biliyordu ki kadınlar kendilerini öperken gözlerini kapatan erkeklerden hoşlanırlardı. Dudakları içmiş olduğu içkinin tesiriyle iyice aralandı. Zaten bir kadını öpmeden önce mutlaka içki içer, gözlerini kapatır, dudaklarını iyice aralar ve dilini kadının ağzına sokardı. Yine aynısını yaptı. Gözlerini açtığında göreceği manzaradan o kadar emin bir şekilde uzattı ki öpüşmeyi, şarkı bitmiş ve ikincisine geçmişti. Haddinden fazla zaman harcadığını düşünerek gözlerini açtı. Ama geç kalmıştı, kadın ondan önce davranmış, kocaman gözlerle ona bakıyor ama onu görmüyordu. Galiba kadının aklı başka bir yerdeydi. Zaten tanışalı henüz birkaç saat olmuştu ve kolay elde edilen şeyler kolay harcanırdı onun için. Gözü duvar saatine kaydığında bir sonraki buluşması için bir saat kadar daha vakti olduğunu gördü. Umarım fazla uzatmaz diye düşündü.
Öpüşerek gittiler yatak odasına, adam kadının üzerindekileri yırtarcasına asılıyordu. Kadın ona yardım etti. Erkeğin soyunmasına fırsat vermeden elleri fermuarını çoktan bulmuştu. Hah şöyle, diye düşündü erkek, yola geliyorsun. Hepiniz aynısınız, tek derdiniz sizi tatmin edecek bir erkek ve bu olduğu sürece canınız hiç sıkılmaz. Daha fazla düşünemedi adam, çünkü kadının dudakları buna izin vermiyordu ve kesinlikle kadın adamı dudaklarından öpmüyordu. Düşünme yetisi aklına geldiğinde kadın, bunun için erkeğin sert girişi yeterli olmuş ve oracıkta orgazm olmuştu, üstündeki adamın performans gösterisini izlemeye başladı. Hoşuna gitti bir erkeğin onu cinsel olarak bu kadar arzulaması. Elleriyle sırtını okşamaya başladı adamın, ağzından çıkan sözlerin farkında vardığında adam çoktan kadının içine boşalmış ve muzaffer bir komutan edasıyla, aptal aptal yanında yatmakta olan kadının gözlerine dikmişti gözlerini. Nasıl diye sormadı adam, iyi olduğunu biliyordu. Erkeğin bilmediği şey, yanında yatan kadının bir an için kendini bırakmış bile olsa, aldığı zevkin varlık sebebi olmadığıydı. Önemli olan ne olduğu değil nasıl olduğuydu. İkisi de bu sessiz anlaşmadan dolayı rahatlamış bir şekilde ayağa kalktılar ve giyindiler.
Kimin gittiğinin ya da kimin kaldığının hiçbir önemi yoktu. Bu yüzden arabasına bindiğinde geceden kalan hiçbir şeyi düşünmemeye karar verdi. Gece yine uzun ömürlü olmamıştı. Bu yüzden takıldığı kırmızı ışıkta beklerken elinin radyoya uzandığını ve istasyonları karıştırdığını fark edemedi. Farkına vardığındaysa bir cümle geldi aklına: “Canın çok yandı mı sevgilim”?