29 Eylül 2011 Perşembe

Gelmek İstesem



Korkuyorum beni bir gün bırakırsın diye
Terkedersin diye korkuyorum
Korkum yalnız kalmak değil
Piraye’yi bir daha görememek
Senin yine şiir yazanın olur
Ben ise kokunu ararım sayfalarda
Kadehe kendim uzanır
Sigaramın külünü kendim dökerim
Anlayacağın bugün olduğu gibi
Yine kendi kendime küserim
Sensizliğin adını nasıl koydum bilmiyorum
Galiba bunu bana sen yaptın
Bilirsin ben bir şey yapmam
Şeytandan bir gün daha çalarım
Korkarım bazen geceleri
Bağırarak uyanırım senin yanında
Sen benim yanımda
Sen benim rüyamda
En son ne zaman gördün beni
Sen git derken bana
Hep yaptığın gibi
Eşyalarımı toplarım usulca
Beni ben yapan sensin aslında
Ama ben, ben olamadım
Onlar olmaktı hep benim derdim
Sadece seninle olabilmek için
Alıp gelecek bir ceketim de yok benim

Lavinia

I won't say don't go.
Take my coat if you feel chilly.
These are the precious hours of day.
Stay with me.

I won't say don't go.
It is up to you yet.
What you want is lies than i will tell,
It would be hurt you get.

I won't say don't go,
But don't go Lavinia.
I will keep your name
You too,do not know Lavinia.


Ö.A.A.

Kömen



Neye üzülürüm biliyor musun?
Yarım kalan rakı kadehine
Sayfaları açık kalmış kitaba
Yarım kalmış uykuya
İçilmemiş sigaraya
Görülmemiş rüyaya
Bir de solmakta olan güllere
Nerede olduğu önemli değil
Bazen masanda bazen de kapında
Çoğu zaman bekleyen ben olurum
Belki baş köşeye kurulurum
Belki sesimi duyuramaz
Rüzgara savururum küfürlerimi
Niçin biliyor musun?
Doyuran değil
Yarım kalan ekmek gibi
Aç bırakmak için seni
Bana doyma diye
Doyama diye
Aç kalırsan belki
Gelir beni alırsın
Ben de ekmek gibi
Nimetten sayarım kendimi

Büyük Yalnızlık

Önce çaresizlik çaldı kapıları
Sonra yoksulluk
Bütün aşina çehreler silindi aynalardan
Bir anda boşaldı dünya
Yapayalnız kaldık

Tez tükendi umut ekmeği
Bitiverdi suların hayali
Çevirdik derin bir karanlığa gözlerimizi
Sen ey büyük yalnızlık
Bir sen terketmedin bizi

Bir Yerde Ölüm Güzel Oluyor

İnsan bir kere ölüyor ne fena
Bu düzeni değiştirmeli
Bir kere yaşamalı
Çok çok ölmeli
En büyük kederler bizim için
Bizim için karşılıksız sevgiler
Kör kuyular, çıkmaz sokaklar bizim için
Dünyaya nasıl gelmişiz sormayın
Saygı değer annelerimiz incinmesin
Her yerim ayrı ayrı ölmeli
Yoksa ölüm yok bana bu dünyada
Bir kurşun beynime girsin
Bir bıçak kalbime saplansın
Kızgın bir demir dağlasın gözlerimi
Sonra gelsin bir manga asker
Sert bir komut
Bir yaylım ateş
Bırak kim bağlarsa bağlasın gözlerimi.
Çok düşündüm bilek damarlarımı kesmeyi
Rönesans öncesi devirlerden kalma zehir içmeyi
Ve düşmeyi yüksek kulelerden mermerler üstüne
Ayaklarıma taş bağlayıp denizler altında ölmeyi
Yine de ölmedim görüyorsun, ölmedim
O aşağılık hesaplar, küçük korkular bırakmadı beni
Belki de sen bırakmadın, bilmiyorum
Bıraksaydın çoktan unutmuş olacaktın
Halbuki şimdi benden kaçman da zor
Anlıyorum beni sevmen de zor
Dedim ya bir yere kadar yaşamak güzel
Ama bir yerde ölüm güzel oluyor.

Twilight Eyes

Numberless paths of night
wind away from twilight.
Something moves within the night
that is not good and is not right.
The whisper of the dusk
is night shedding its husk.

D.R.K.

Ke(n)di

Yokluk bir düştür
Sensizliğin içine dahil olmadığı
Ne koyarsan onu verir sana
Yalnızlığın koyu sarmalı
İçine çeker seni
Düşündüklerini kusarsın suratına
Yarım bıraktığın kadehlerin arasında
Etrafta duyduğun tek ses
Ke(n)dinin nefesidir
Sıcaklığı aldatmasın seni
Sen onu sevemez değilsin
O seni ve sesini
Sever sadece ama
Seni değil sevgini
Biliyor musun
Kulağına gelen tıkırtılar
Yalnızlığa bir sövgüdür
Sessizliğini bekleyen gardiyan
Aslında bir cellattır
Seninle birlikte uyuyan

27 Eylül 2011 Salı

Sevgiden Öte Sürekli Ölüm

Ellerine ilk dokunduğumda hayattan ve “değerlerden” istifa edeli henüz uzun zaman olmamış ve nefes aldığım havanın ömrümün sonuna kadar sürecek olan tutsaklığına kendimi teslim edeli neredeyse bir göz kırpması kadar zaman geçmişti.
Her insan amaçlı, belki de bilinçaltı düzeyde kendini bırakmış bir şekilde yürümekteydi sokaklarda ve ben bu yüzden kendimi bir ceset olarak kabul ettiğim için sana kendimi tanıtmaya, mezarı bekleyen bir ölü kadar yakındım. Bu yakınlık beni korkutmak bir yana, sana o kadar çok yaklaştırıyordu ki intihara meyilli bir insanın bakışlarını tanımadın bana elini uzatırken.
İkimiz de defalarca sahnelenmiş bir oyunun başrolleri gibi, kendimizi adamıştık bu güç gösterisine. Beklentimiz yeni bir performans olsa da değişen tek şeyin “kokular” olduğunun farkındaydık. Ama ben Patrick Süskind’i henüz tanımadığım için yaptığım her şeyin arkasında “yüksek” bir amaç arama görevine kendimi adamıştım. Adanmışlığımı yıkan ilk şeyin sende gördüğüm anı yaşamak tutkusu olduğunu henüz bugün itiraf edebiliyorum kendime. Bir boşluğu dolduruyor olduğum hissi daha ilk aforizmalarını haykırmamıştı kulağıma. Çünkü ben, sözlük okumayı ilkokulu bitirdiğim gün bırakmıştım ve hayat bana artık yeni bir şarkı söylemeyecekti; en azından ben öyle düşünüyordum. İnsanların acılarına ancak belediye otobüslerinde dokunurdum ben, param olmadığından dolayı toplu taşıma araçlarını tercih etmek zorunda kaldığım için.
Beklentilerim yoktu, beklentisi olamayacak kadar yorulmuştum hayattan ve yaşamaktan. “Resmini çiz kendinin” deseydin bana, çizdiğim resim bir çöp adam kadar değer taşımayacaktı hiç var olamayacağımı o günden bildiğim not defterlerinin sayfalarında. Ama varsın olsundu, hayat yaşayana ve yaşatana güzeldi ne de olsa!
Her ne kadar kalbini sökmeye gelen bir cerrah gibi kendimi hazırlamış olsam da kurban olduğumu fark edemeyecek kadar aciz ve çaresizdim. Sana sırlarımı verecek ama senden itiraf bile bekleyemeyecektim; senin verdiğin kadarıyla yetinmeye ve gurur duymaya kendini adamış bir sokak köpeği kadar iffetten ve sadakat tabağındaki artıkları yalayacak kadar kendine güven duygusundan yoksundum.
Geldiğimi nasıl anladın bilmiyorum; ama benim gözlerin seni aramaya başlamadan önce sen çoktan beni günlüğüne kazımaya başlamıştın ve bunu kalem-defter kullanmadan yapıyordun: zekana hayran kalmıştım… Gözlerine baktığım anda hayatımın seninle ya da sensiz ama senin uğruna son bulacağımı biliyorum. Oysa ben intihar etmenin ne olduğunu henüz öğrenmeye başlamamıştım.
Sen bana baktıkça ben kendimi görüyordum senin boy aynanda. Seninle birlikte daha akıllı, seninle birlikte daha bilge ve seninle birlikte daha güvenli. Ama seni bir türlü daha yüksek ve yüce kılamıyordum. Sana anlatmak istediğim o kadar çok şey olmasına rağmen bir türlü dilim dönmüyordu sana hiç anlatılmamış olan şeyi anlatmaya. Sen liman arayan bir gemi, ben denizlere açılmayı özleyen bir filika… Ama liman olmaktı benim kaderim. Ne dalgalar vuracaktı kayalarıma ama senin gövdene değen sadece yakamozların uykusuz bıraktığı balıklar olacaktı. Sen engin denizleri gövdenin altında titretmiş bir hayalet gibi gelip bedenime sığınacaktın birlikte getirdiğin yosun ve tortularla. Ben seni dinlendirirken yelken açtığın denizleri göremeyecektim. Sadece o denizlerin yosunları dolduracaktı sığ sularımı. Sirenleri görmek benim harcım değildi, dalgalı da olsa yeni bir fırtınaya yelken açamayacaktım. Sen bende demirleyecektin ben sende akacaktım…
Kendini inkar etmeni beklemedim hiçbir zaman ama benim için bana katlanmanı arzuladım ölesiye. Ölesiye diyorum çünkü ben daha önce defalarca ölmüştüm. Ölmenin nasıl bir şey olduğunu bilen birisi olarak diyebilirim ki kendini bulmadan kendini inkar etmeni hiç istemedim senden. Kendi küllerinden olmasa da kendi küllerimden diriltmek istedim seni. Sokak köpeği olmama rağmen kedim olmana dünden razıydım ve biliyordum ki kedi sevenler tırmalanmanın ne olduğunu iyi bilirlerdi.
Seni fark ettiğimde çoktan yörüngene girmiş bir göktaşı gibi atmosferinde alev alev yanmaktaydım. Dokunduğun yerlere dokundum, soluduğun havayı içime çektim ciğerlerimi yırtarcasına. Çünkü çevrendeki havayı açık ve temiz kılan bir tek sen vardın. Ciğerlerim nefes almanın ne demek olduğunu öğrenmeye başlamıştı senin yanında.
Ayağa kalktığımızda senin takip ettim nereye gittiğimizi bilmeden. Ayak izlerine basıyordum nefesimi tutarak. Ayak izlerine basarsam geçmişinde de var olacağımı düşünüyordum çaresizce. Eğer geçmişinde olursam bugününde ve yarınında da olacağımı hayal ediyordum. Hayal etmek benim tek ekmeğimdi…
Bakışlarımız gökyüzüne kaydığında sorduğun soruya cevap vermeye çalışıyordum çaresizce ve beni o anda, orada terk etmemen için ayaklarının altında can vermeye hazırdım. Neyse ki korkularım o an için gerçekleşmedi ve sen yeniden soluk almam için bana bir sigara içimi zaman tanıdın. Kendi kusurlarımı sayarken varlığımın en büyük yük olacağı aklıma gelmemişti. Keşke senin kanatlarının ağırlığında bir yük olsaydım ve seni uçuramasam da ayaklarını yerden kesebilseydim. Yeni bir maceraya uçamasak da düz bir bahçeye konabilseydik seninle. Benim ne yapacağımı tahmin edemiyordun ve ben seni yapmadıkların için sorumlu tutmaya dünden hazırdım. Sana yaptığım her haksızlığı aslında kendime yaptım. Dününde olmadığım için sana çile çektirirken kendimi lanetliyordum aslında. Derdim geçmişinle değildi; geçmişinde yaşadıklarını sana yaşatamıyor olmamdaydı ve hala bu kuruntu geç kalmış bir yağmur bulutu gibi dolaşır durur üzerimde.
Görünmez bir kalkan vardı sanki üzerinde ve ben seninleyken bu görünmezlik zırhının altında ezilerek seninle birlikte kendi kendimi de yok ediyorum. Oysa canım o kadar çok istiyordu ki görünür olmayı; en azından senin için… Çünkü ben seninle herhangi bir zamanda ve herhangi bir zamanda hiç birlikte olmamıştım ve bugünden sonra var olacağım anlar senin varlığına herhangi bir şey katmayacaktı.
Şimdi neredesin diye sorsan ey sevgilim; derim ki sana bir adım yol mesafesindeyim. Saat ise hala sana çeyrek var. Ve hala ben seni bekliyorum bir günahı bekler gibi. Söndürdüğüm sigaraları sayıyorum ve ben sigarayı bırakmak istiyorum. Hiç görmediğin kitaplarımla, hiç okumadığım öykülerimle, benim için hiç yazılmamış olan ve asla yazılamayacak olan şiirlerinleyim. Seni hala kitaplarda ve şiirlerde, bazen de o bilmediğim kaynağında aramaktayım, çok canım yanıyor sevgilim.
Bir süredir sonuna yaklaştığımı düşündüğüm ömrümün ne kadar da uzun sürdüğünün bilincindeyim. Üstelik anti depresan bile kullanmadan.
Evet, ben de seni… Bu soruyu bana hiç sormadın ama, yüzümdeki hüzünle aklımdaki yüzünle seni, sadece seni düşünüyorum sevgilim…

23 Eylül 2011 Cuma

Zümrüdüanka


serin bir rüyanın hatırınadır
çektiğim dünya ağrısı.

bir hayalden geldim ben,
bir hayal verdim sana
mavi-yeşil bir hatıra: işte dünya
ruhum! ovada sert es, yamaçta sus,
ırmakta ağla.

işte dünya kapısı, işte dünya kederi
ister dağının gölgesinde dur, ister
incirin neşesine vur
ağrı kendini ve tamamla.

B. K.

Kent


Dedin, "Bir başka ülkeye, bir başka denize gideceğim,
bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet.
Yazgıdır yakama yapışır neye kalkışsam;
ve yüreğim gömülü bir ceset sanki.
Aklım daha nice kalacak bu çorak ülkede.
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam
hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma,
yıllarıma kıydığım, boşa harcadığım."

Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler
bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak. Aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma-.
Bir gemi yok, bir yol yok sana.
Değil mi ki hayatına kıydın burada
bu küçücük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada.

K. K.




17 Eylül 2011 Cumartesi

İntihar Notu



Dün gece seni çok bekledim, gelmedin

Telefon çalmadı, kapıyı açan olmadı

Nerelerdeydin, aklım sende kaldı

Çok zormuş seni tek başına yaşamak

Uykusuz, uyaksız, anlamsız yazmak

Seni aklımdan silebilsem

Silmek neye yarar ki bir bilsem

Gördün mü bak hayat da zorluyor beni

İlk intihar mektubunu yazan sendin değil mi

Ama tahmin edemedin kendimi öldüreceğimi

Birkaç satır yazarak bırakıp gideceğimi

Gözlerin bekliyordu, ben bunu biliyordum

Beni ilk gördüğün gün öldürmüştün

Seviyorum diyordun

Bu notu bırakıp gidiyorum hayatından

İstifa etmiyorum yaşamaktan

Hiç yaşamamış olmayı diliyorum

Kendimi senden siliyorum

Lütfen artık beni hatırlama

Kendini bana bırakma



Okunmamış yarım kalan bir şiir

Ya da yazılmamış bir öykü değildir

Gece olunca hemen uyanır

Ayakları çarşafa dolanır

Varlığı taşınmayan bir yara

Yokluğu gözlerinden daha kara

İsteyince kalkar yanıma gelir

İstemeyince tırnaklarını geçirir

Sever mi sevmez mi hiç bilinmez

Gömleğimdeki izleri asla silinmez

Karnı benim yokluğumda acıkır

Severim üç öğün, o halıya çıkarır

Çağırınca yanına giderim

Yokluğuna omuz veririm

Gönlümü ev yapar önüne açarım

Gel ey uşağım yoksa sokağa kaçarım

Sizin de var mıdır merak bile etmiyorum

Ne kadar sevsem de ona yetmiyorum

Her gün yediği benim kalbimdir

Kalbimle yetinmez derdi ciğerimdir

Sevmek için elimi uzatınca

Zarar veririm diye korkar usulca

Ben gelirim o gider

Arkamdan yolumu gözler

Özledikçe yalnızdır

Yalnızca olanaksızdır

İhtimal bu ya bir gün anlarsa

Aşkım yüreğini dağlarsa

Belki tutar bana bir şiir yazar

Yalnızlığı, aşkı kendinden taşar

Benim de o zaman bir şiirim olur

Adım defterinde bir yer bulur

Biliyorum çok yakındım size

Bir tutam yalnızlık kattım gecenize

Ama lütfen beni hor görmeyin

Çiçeklerimi rüzgarlara vermeyin

Anladınız değil mi o kimdir

O benim kimsesizliğimdir

O benim kendimdir

Sessiz ve bensiz kedimdir

16 Eylül 2011 Cuma



bütün yalnızlıkların ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskeleriniz kuşanıp,yalanlarınızı çoğaltın
hepiniz mezarısınız kendinizin

9 Eylül 2011 Cuma

Çıkarımlar




Ya yalnızsan,
seviyorsan
Ya yalnızsam,
seviyorsam
Tut ki yalnızsın,
arıyorsun
Tut ki yalnızım,
özlüyorum
Eğer yalnızsan,
sevmiyorsun
Eğer yalnızsam,
bekliyorum
O halde yalnızsan,
bırakıyorsun
Bu halde yalnızsam,
bırakamıyorum
Keşke yalnız olsan,
yine sevsen
Keşke yalnız olsam,
bana dönsen
Kim ki yalnızdır,
bensizdir
Kim ki yalnızdır,
kendimdir
Sen ki bensizsin,
yalnız değilsin
Ben ki sensizim,
yalnız benim
Sen ki bensiz
etmez bir yalnız,
ben ki sensiz:
Bil ki çaresiz...

Dört İşlem




Benden seni çıkarsalar,
geriye yalnızlığım kalır.
Beni yalnızlıkla toplasalar,
yine ben kendim ederim.
Beni yalnızlıkla çarpsalar,
ayakta durmaz yere düşerim.
Beni sana bölseler:
tek başıma, yeni bir yalnızlık ederim.

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!