6 Nisan 2013 Cumartesi

İhtimaller Antolojisi



Sabah sabah çalan kapının sesiyle ve uzun süredir biriktirmekte olduğum yarısı içilmiş sigara izmaritlerinin başucumdaki kokusuyla, akşamdan kalma bir baş ağrısı eşliğinde yataktan kalkıyorum. Geceden açık unutulmuş televizyonda keman sesi var. Kapıyı açıyorum, tanımadığım biri elime bir şeyler tutuşturuyor: yeni açılmış bir marketin reklam broşürleri; yeni bir rakı markası indirim yapıyor. Kapıyı kapatırken işe geç kaldığımı fark ediyorum, geceden uzamış sakallarım gözüme çarpıyor aynanın önünden geçerken. Üzerimi değiştirmeden uyuyakalmışım. Evden çıkarken kapıcı bana ödenmemiş aidatları hatırlatıyor. Otobüs durağına koşturuyorum. Hava kapalı ve ince bir yağmur düşüyor şakaklarıma; yine şemsiye almayı unutmuşum. Köşeyi dönüp otobüs durağını gördüğüm anda beni işe tam vaktinde yetiştirecek olan otobüsü kaçırdığımı görüyorum. Koşmaktan vazgeçiyor ve sabahın ilk sigarasını yakıyorum. Durakta beklemekte olan bir öğrenci garip garip yüzüme bakıyor. Başımı hafifçe öne eğerek bir selam veriyorum yüzündeki gülümsemesini karşılarken. Sabaha hazırlamam gereken raporları evde unuttuğumu hatırlıyorum.
Durağın tam karşısında, bahçeli bir sitenin demir kapısı gıcırdayarak açılıyor. Küflü metalin sürtünme sesi tüylerimi diken diken ediyor. Siyah bir takım elbise içinde, elinde kırmızı şemsiyesiyle saçları omuzuna dökülen bir kadın arabasına doğru yöneliyor: iyi, en azından şemsiye almayı unutmayan birisi var bu mahallede. Arabası olan bir insan neden şemsiyeye ihtiyaç duysun ki? Şemsiyesini bagaja koyup arabasına biniyor. Torpido gözünden güneş gözlüklerini çıkarıyor, saçlarıyla alnının birleştiği yere doğru kaydırıyor gözlüğünü. Arabanın aynasından kendisine bakıyor, aynayı kaldırırken göz göze geliyoruz. Bir süre hareketsiz kalıyoruz ikimizde. Ne kadar da güzel bir kadın, diye geçiriyorum içimden. Kadın arabayı üzerime doğru sürüyor, arkasından bakarken dikiz aynasında bir daha görüyorum koyu gözlerini.
Önce arabasını durduruyor, sonra geri geri geliyor bana doğru ve önümde duruyor. Arabanın kapısını açıp yanına oturuyorum. Gaza basıyor, sokağın köşesine geldiğimizde arkada bıraktığımız durağı görüyorum aynadan. Durakta kendimi görüyorum ve göz göze geliyoruz. O durakta, arkamda kendimi bırakıyorum: sensizliğimi. Sensiz geçen uzun yolların üzerinden geçiyoruz beraber. Birlikte işe gidiyoruz. Garip geliyor senin yanındayken durakta yalnız ve sensiz bıraktığım adam. Düşünüyorum o adamı mutlu mu diye. Senin yanında kendime bakıyorum, biz mutluyuz. Beni işyerime bırakırken dudaklarımdan öpüyorsun günüm güzel geçsin diye. Duraktaki adamın da günü güzel geçiyor mudur? O’nun da sensizlik canını sıkmış mıdır? Hasetle bakmış mıdır acaba arkamızdan? Sensiz de yaşayabileceğini düşünüyorum, günü de güzel geçer eminim ama benim günüm seninle bir başka güzel geçer. Evet, biz mutluyuz…

Asansörden inince tuvaletlerin olduğu koridora dönüyorum. Tuvaletin anahtarını hatırlıyorum birden. Ofisin giriş kapısının arkasındaki elbise askısının metal kancasına asılmış, keten iplik geçirilmiş tuvalet anahtarını. Ofise giriyorum aceleyle, müdür henüz gelmemiş. Giriş kapısının hemen yanındaki masada bir kadın oturuyor kadife pantolonlu. Üzerinde kalın, gri bir hırka. Vücudunu hareket ettirmeden başını bana doğru çeviriyor. Gözleriyle buluşuyorum: hafifçe kızarmış, makyaj yapmamış ve saçları alabildiğine dağınık. Önünde açık duran kitabı kapatıyor beni izlerken. Anahtarı alıp dışarı çıkıyorum. Tuvalette tıraş olurken her zamanki gibi yüzümü kesiyorum. Su yeterince soğuk ve sabun yok. Koridora çıktığımda epey kalabalık olduğunu fark ediyorum boylu boyunca uzanan oturma gruplarının. İnsanlar önünden geçerken bana aldırmıyorlar bile. Ne kadar zaman geçirdim acaba tıraş olurken. Kapıyı açıp anahtarı masaya bırakırken eğilip öpüyorum kadının yanağından. Bana bakıp gülümsüyor: Yine yüzünü kesmişsin, neden evde tıraş olmadın? Kokunu hissediyorum üzerimde, omuzumda uyumuşsun bütün gece. Çantamı alıp koridora çıkıyorum. Asansöre binerken kapının açıldığını görüyorum. Anahtarı masaya bırakan adam mutlu bir gülümsemeyle seni öpüyor yanağından. Arkasından sevgiyle bakıyorsun ama nedense benim sağ omuzum ağrıyor. Ben mutluyum, ama adam seninle daha da mutlu.

Belediye otobüsüne biniyorum otogara gitmek için. Elimde kılıfına geçirilmiş takım elbise, ağrıyan sağ omuzuma asılmış bilgisayar çantası ve elimde tekerlekli siyah bir valizle. Seni geride bırakıyorum giderken. Ama yüreğimdesin bunu hissediyorum. Sen neredesin ve ne hissediyorsun merak ediyorum deli gibi. Otobüsten iniyorum elimde ve omuzumda yüklerle. Tam bu esnada eşofmanlı bir kadının sürdüğü araba yanaşıyor kaldırıma. Kadının erken uyandığı gözlerinden belli. Eğilip öpüyor yanındaki adamı. Adam omuzunda çantalarla duruyor yanımda. Kadının gitmesini izliyor, arkasından el sallıyor. Kadının gözleriyle buluşuyor gözleri dikiz aynasından. Hüzünlü bir şekilde geçiyor yanımdan. İkisi de çok mutlu…

Öğlen vakti ulaşıyorum başka bir kente. Gidip dönebileceğim tek bir yer var. Telefonum çalmıyor, beni kimse aramıyor. Otele yerleşiyorum. Akşam yemeği için havuz kenarında bir masa buluyorum. Rakı söylüyorum kendime yemek öncesi, bir sigara yakıyorum. Gelip karşıma bir kadın oturuyor, kırmızı şarap getiriyor garson. Kadehi dudaklarına götürürken elleri titriyor. Beni fark ediyor, başını önüne eğiyor. Kalkıp yanına oturuyorum, kulağına eğilirken yavaşça fısıldıyorum: Nice yıllara! Zamanında alamadığım yıldönümü hediyesini gecikmeyle bırakıyorum ellerine. En sevdiği şairin imzalı bir kitabı; içinde de altın bir kolye, ucunda da ilk çıktığımız tatilde, sahilde el ele uzanıyorken yerde bulup bana verdiği parlak çakıl taşı. Hatırlamayacağını düşünüyorum ama o hatırlıyor ve gözlerinin içi gülüyor: Saklayacağını bilmiyordum. Bilmediği o kadar çok şey var ki. İçimde O’na rağmen sakladığım ve günü geldiğinde vereceğim o kadar çok biriktirdiğim şey var ki. O ana kadar yaşadığım bütün mutluluklarımı ve sevinçlerimi, daha yaşamadığım ama yaşayacağıma emin olduğum bahşedilmiş bütün mutluluklarımla birlikte onunla ya da onsuz geri kalan bütün ömrümü, oracıkta ellerine bırakıyorum. Topluyorum, benimle birlikteyken alacakları onsuzken ona vereceklerimden daha fazla ediyor. Aklına bir daha tren garları gelmiyor.
Ertesi sabah yapacağım yolculuk geliyor aklıma, vakit yok, söyleyecek şey çok. İhtimallerin sonu gelmiyor. Sigaramda bitmek üzere, ateşi parmaklarımı yakıyor. Gördüğüm her insanda senin yüzünü hatırlatacak bir şeyler arıyorum. Unutacağımdan değil, belki seni bir daha görememe ihtimaline karşı ölmeden son bir defa daha kafama kazımak için hüzünlü yüzünü. Seninle olduğum her durumda biraz daha kendim oluyorum. Benimle olduğun her durumda, hayatın boyunca hiç yapmadığın ve asla yapamayacağın o tren yolculuklarındaki ürkek ve canı yanmış küçük kız çocuğu bir daha ortaya çıkmıyor. Kaybederim diye mutlu olmaktan asla korkmuyorsun, çok sevdiğin için asla canın yanmıyor.

Kendini ihtimaller antolojisine bıraktığın anda bütün o ihtimaller, bütün o yollar tek bir kavşakta birleşiyor: kendini mutlu etmeyi gerçekten hiç istedin mi? Seni sana rağmen başka kim sevebilir? Kendine rağmen? Başka kim mutlu edebilir?..

3 Nisan 2013 Çarşamba

ADAK

Sana şiirler okuyacağım, gitme 
Güneşler doğacak yalnızlığımdan 
sana bir ışık getireceğim 
Büyük aydınlığımdan 

Sana bir dolu umut getireceğim 
Küçük ellerine sığmayacak 
Sana Afrika gecelerini getireceğim 
Sımsıcak 

Sana çiçekler getireceğim 
Bozulmuş güz bahçelerinden 
Sana bir serinlik getireceğim 
Yağmur tanelerinden 

Sana avuç avuç yıldız getireceğim 
Güneşimden başka 
Sana engin denizlerin maviliğini getireceğim 
Köpük köpük dalga dalga 

Sana bir rüzgar getireceğim 
Dağlardan, tepelerden 
Gitme, sana zamanı getireceğim 
Zamanın bittiği yerden


Ümit Yaşar OĞUZCAN

ÇIKMAZ SOKAK

Bir daha dünyaya gelsem 
Yine seni severdim 
Beni üzesin diye 
Beni deli divane edesin diye 
Biliyorum 
Sen de bir daha dünyaya gelsen 
Yine beni sevmezdin 
Kahrımdan öleyim diye


Ümit Yaşar OĞUZCAN

BİR ÇIKMAZ SOKAKTA

Ne kadar dönüp dolaşsam, yine de 
Hep o çıkmaz sokaktayım çaresiz 
Bir umut kırıntısı gözlerimde 
Yürüyorum durmadan, dalgın, sessiz 

Sokak o sokak, bense ben değilim 
Sanki bin yıllar geçmiş aradan 
Boşlukta bir şeyler arıyor elim 
Belki de mahşere dek bulunmayan 

Yitirdiğim neydi, aradığım ne 
Çöken ne yüreğime kurşun gibi 
Tanrım! ben mi değiştim söylesene 
Yoksa bende zamanlar mı eskidi 

Bir yerlere varmadan, nasıl böyle 
Hiç durmadan akıp gidiyor günler 
Yaşam diye verdiğin bu mu söyle 
O mu sırtıma sapladığın hançer 

Bir çıkmaz sokağın sonunda, işte 
Suskun ve tek başına seninleyim 
Fanilikten ölmezliğe geçişte 
Bilmiyorum, söyle bana, ben neyim 

Sevdimse; verdiğin yürekle sevdim 
Sen açtın bu ufku karşımda sonsuz 
Yürüdüm bir yolun sonuna geldim 
Yıkık, üzgün ve paramparça onsuz 

Ölüm buysa, Tanrım buysa yaşamak 
Sil alnımdan yazdığın bu yazgıyı 
Ya bir yere çıksın artık bu sokak 
Ya da öldür içimdeki Tanrıyı!..


Ümit Yaşar OĞUZCAN

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!