27 Aralık 2010 Pazartesi

Park




Öyle sevdim ki seni
Öylesine sensin ki!
Kuşlar gibi cıvıldar
Tattırdığın acılar.

C. S.

26 Aralık 2010 Pazar

Yalnızın İki Yüzü

Güneyin sıcak bir aralık ayının sabahında, erken sayılabilecek bir saatte, etrafa gelişigüzel bir şekilde atılmış kirli elbiselerin ve masanın üzerinde duran boş şişelerin arasında uyandığında, Burçin başının ağrıdığını fark etti. Gözlerini açtığında, bir gece önceden aldığı alkolün etkisiyle olacak, bir an için nerede olduğunu hatırlayamadığını fark etti. İçerisi o kadar karanlıktı ki gözlerinin açık olup olmadığını anlamak için işaret parmağını gözlerinin üzerlerinde gezdirmek zorunda kaldı. Parmakları göz kapağına değdiği anda kafasının içine saplanan acıyla kendine geldi. Gözlerinde çakan şimşeklerin etkisi geçtikten sonra, yataktan doğrulmaya çalıştı. Kahve kaldı mı, diye düşündü. Akşamdan kalma uyandığı sabahlarda alışkanlık haline getirdiği gibi yine gözleri sigara paketini aradı. İçinde bir tane kalmıştı. Keşke gece yedek bir tane daha alsaydım diye düşündü. Başı her zamanki gibi zonkluyor, gözlerini oynattığında şakaklarına paslı çiviler saplanıyordu. Küfrederek yataktan doğruldu.
Kafası bedenine her zamankinden daha ağır geliyor, baş ağrısı da buna eklenince, dengesini sağlamak için etrafta tutunacak bir şeyler arıyordu. Güçlükle doğrulduktan sonra içinde bulunduğu odada yalnız olmadığını anladı. Kafasındaki ağırlık gitmiş, yerini baş dönmesine bırakmıştı. Midesi bulanıyordu; kusmak üzere olduğunu anladı. Kafasındaki ağırlığın sahibi ondan önce musluğa ulaşmış, kana kana su içiyordu. Dönüp ona bakmadı bile, işini bitirince doğruca balkona çıktı. Aynada kendini görünce korktu; saçı sakalına karışmış, hatta sakalı beklediğinden daha uzun görünmüştü gözüne. Gözleri kıpkırmızıydı. Sakallarını kesmek niyetindeydi ama midesi buna izin vermedi. Dün gece ne içtiyse hepsini bıraktı tuvalete. Ardından balkona çıktı, O ise ortalarda görünmüyordu.
Yine erkenden kalkıp gitmiştir diye düşündü. Yapılacak onca işin arasında bir de bu çıkmıştı karşısına: varlığını hissettirmeden O’nu yalnızlığından sıyırmak. O kadar zor ve çetrefilli bir işti ki sonucunu şimdiden hisseder gibi oluyordu. O yalnızlığından sıyrılacak, Burçin ise O’nun boşalttığı yalnızlıktaki yerini alacaktı.

Yirmi dokuz yaşındaki birine göre Burçin, daha yaşlı görünürdü. Ortalamanın üzerindeki boyu, ince ve uzun boynuyla kalabalık içinde hemen göze çarpardı. Geniş ve çizgisiz alnının hemen altındaki koyu siyah gözleri, yüzüne serpiştirilmiş olan belirgin birkaç tane benle, genelde düşünceli bir hava katardı yüzüne. Simetrik yüzü pek fazla dikkat çekmemesine rağmen, kemikli ve keskin hatları olan burnu onu diğer insanlardan ayırır, dikkat çekmesine sebep olurdu.
Lise ve üniversite döneminde arkadaşlarıyla yaptığı basketbol maçlarını saymayacak olursak; sporla ilgilendiğini söylemek mümkün olmazdı. Buna rağmen kaslı sayılmayacak vücudu, özellikle çalışırken giydiği koyu takım elbiseyle, kendini belli ederdi.
Aslında kendisini çekici bulmaz, ortalama her erkek gibi kadınlara çekici geldiğini düşünürdü. Üniversite döneminden beri sigara ve içki kullanıyordu. Kendisine kızdığı birkaç özelliğinden ikisi de buydu.Sigarasını yakarken ocağa su koymayı da ihmal etmedi. Henüz yirmi dokuz yaşındaydı, yalnız yaşıyordu; evi kiraydı ve iki yıl daha borcunu ödeyeceği arabasını alalı bir yıl kadar olmuştu. Yeniyetmeliği geride bırakmış olmasına rağmen Burçin, kişiliğini tam bulamamış her yeniyetmede görüleceği gibi, herkese, her şeye kızıyor; öfkesini ise birlikte çalıştığı iş arkadaşlarından, en çok da uzatmalı sevgilisinden çıkarıyordu.
Ocağa koyduğu su kaynamış, çaydanlık ıslık çalıyordu. Ayağa kalktığında üzerine hiçbir şey giymemiş olduğunu fark etti.
Akşam iş çıkışı uğradıkları barda epey uzun süre vakit geçirmiş, arkadaşlarının da ısrarıyla bardaki sarışına içki teklif etmiş, teklifin kabul görmesiyle birlikte bardaki sarışının yanına geçmiş ve geceyi Burçin’in evinde noktalamışlardı. Bardağına kahve doldururken gecenin nasıl sonlandığını hatırlamaya çalıştı. İş arkadaşları gitmişti; Aysu’yu, evet ismini hatırlıyordu, evine davet etmişti.Burçin’in arabasıyla dönmüşlerdi eve. Kapının önünde öpüştüklerini hayal meyal hatırlıyordu. Burçin sevgilisini aldatmayı hiç bu kadar çok istememiş, hiç bu kadar çok yaklaşmamıştı da. İyi, diye geçirdi içinden: sadece öpüşmüş ve evine yalnız dönmüştü. Aldatmış sayılmazdı. Herhalde kız sabah erken kalkıp evine dönmüştü. “İsabet olmuş!” diye düşündü.
Birden sevgilisini hatırladı: Uzun zamandır görüşmüyorlardı. İşlerinin yoğunluğundan olsa gerek, diye düşündü. Gizem’i sevip sevmediğine henüz karar verebilmiş değildi. “Peki neden bu ilişkiyi sürdürüyorsun?” diye sorulduğunda, iyi geliyor, biliyorum, diye cevap verecekti.Burçin’in bilmediği şey ise sevgilisi tarafından uzun zamandır aldatılıyor olduğuydu. Gizem Burçin’den üç yaş daha küçük, ortalamaya göre uzun boylu, kumral ve güzel sayılabilecek bir genç kızdı. Burçin’le çıkmaya başlayalı neredeyse bir yıl kadar oluyordu. Tanıştıklarının birinci haftasında Burçin’le birlikte olmuş, genç kızlığını ona vermişti. Ela gözlü, beyaz tenli, ilk baktığında insanda tekrar bakma ihtiyacı uyandıracak bir kızdı Gizem.
Burçin’in Aysu’yla bardan döndüğü gece Gizem bir iş yemeğine katılmıştı. Yemek bir barda devam etmiş, gecenin geç saatlerine kadar uzamış, Gizem kalkmak için izin istediğindeyse yöneticilerden birisi O’nu evine bırakabileceğini söylemiş, Gizem de bunun üzerine birkaç kadeh daha votka içmişti. Adem’in arabasına gitmek için otoparka yöneldiklerinde başının döndüğünü fark etmiş ama ayaklarının dolanarak düşmesine engel olamamıştı. Adem kaldırmıştı Gizem’i düştüğü yerden. İşyerinde de sürekli yapmakta olduğu gibi, elinden tutmuş, arabanın kapısını açarak binmesine yardımcı olmuştu. Eve geldiklerinde de yukarı çıkmasına yardım etmek için koluna girmiş, Gizem de Adem’i Türk Kahvesi içmek için içeri davet etmişti. İlişkileri başlayalı ise neredeyse dört ay oluyordu. Servis şefi Adem, kırklı yaşlarında, evli ve iki çocuk babasıydı. Eşi kendisiyle aynı yaşlarda, orta gelir düzeyine sahip emekli bir öğretmen çiftin tek kız çocuğuydu. Üniversitede tanışmışlar, okulun son yılında aynı eve taşınmışlar ve birlikte olmuşlardı. İlk çocuğuna hamile kaldığında henüz evli değillerdi. Okul bitmeden nikah kıymışlar, düğün içinse mezuniyetlerini beklemişlerdi. Erken gelen çocuk ilişkilerinin heyecanını söndürmüş, en azından Adem için bu böyleydi, eşinin küçük kaçamaklarına, başlarda iş toplantılarında yaptığı küçük kur yapmalar şeklindeydi, göz yummaya başlamıştı. Eşini işten almaya gittiği bir gün görmüştü Gizem’i; ne kadar hoş bir kız diye düşünmüştü. Gizem’in de kendisi için aynı şeyleri düşündüğünü daha sonraları eşinden öğrenecekti. Eşinin Gizem’i çekici bulması Seda’yı rahatsız ediyordu. Daha sonra Gizem’in bir erkek arkadaşı olduğunu eşinden öğrendikten sonra bir nebze olsun rahatlamıştı. Gizem artık onun için bir tehlike arz etmiyordu.
Burçin’de Gizem’in iş arkadaşlarıyla tanışmış, Adem’in Gizem’e olan bakışlarından rahatsız olmuş, eşi ve çocukları olduğunu duyduğunda ise, yine de dikkat etmek lazım diye aklından geçirmişti. Görünürde olan bir şeyler olmasa da Burçin’in bir tarafı bu adama karşı dikkatli olması konusunda uyarıda bulunuyordu. Gizem’i iş çıkışlarında almaya gitse, kendisine uyarıda bulunan tarafının ne kadar haklı olduğunu gözleriyle görecekti. Ama Burçin’in acelesi vardı. Ne için acele ettiğini kendisine sorsalar bilmediğini söyleyecek, sanki sürekli bir yerlere geç kalmakta olduğunu ve acele etmezse çok önemli şeyleri gözden kaçıracağını hissettiğini; bu yüzden aceleciliğinin onun için bir yaşam biçimi olduğunu ifade edecekti.
Bu yüzden kahvesini bitirdikten sonra acele bir şekilde tıraş olmuş ve işyerinin yolunu tutmuştu. İşyerine vardığında, her zamanki gibi, giriş kapısındaki güvenlik görevlisiyle selamlaştı. Ulusal bir gazetenin giriş kapısında neden bir güvenlik görevlisine ihtiyaç duyulduğunu anlıyor, ama bir türlü alışamadığından olsa gerek, kapıdan her girişinde heyecanlanıyordu. Gazetenin kapısındaki bu güvenlik tedbiri sanki gizli kapaklı bir şeyler çeviriyorlarmış hissi veriyordu Burçin’e. Oldum olası gizli kapaklı işlerden hoşlanmaz, fazla yorucu bulur, değerli vaktini elle tutulur ve gözle görülür şeylere harcamak isterdi. Bir taraftan da önemli ve yüksek işler yapıyor olduğunu hissettirirdi kapıda duran güvenlik görevlisi Burçin'e.
Güvenlik görevlisinin kendisini yeteri kadar meşgul ettiğini düşünerek bugün yapılacak olan işleri hatırlamaya çalıştı. Odasının olduğu kata çıkana kadar da bunu düşündü. Ofisten içeri girdiğinde O'nu dergi editörünün asistanı karşıladı.

-Burçin Bey toplantı başlamak üzere, bugünün programını masanıza bıraktım, Hakan Bey sizi, hazır olunca toplantı odasına bekliyor.

Asistana teşekkür ettikten sonra odasına geçti. Etrafta kimsecikler görünmüyordu. Gazetenin bu katı hafta sonları çıkartılan edebiyat dergisine ayrılmıştı. Hakan ellili yaşların sonunda, kır saçlı, üniversitenin edebiyat bölümünden emekli bir profesördü. Burçin’in çalıştığı gazetenin, zaman zaman gazetede köşe yazıları yayınlanır ve bu yazılar genelde felsefe ağırlıklı olur, baş editörüydü. Burçin’i de üniversitede yüksek lisans yaptığı dönemden tanıyordu. Burçin’in tezine danışmanlık yapmış, Burçin askerdeyken emekliye ayrılarak gazetenin kültür ve sanat editörü olmuştu. Burçin askerden döndükten sonra da doğrudan iş teklifinde bulunmuş ve O’na edebiyat dergisinde başyazar olarak görev vermişti.
Günün programına şöyle bir bakarak toplantı odasının yolunu tuttu. İçeriye girdiğinde editörün yaşlı ama gülen yüzü karşıladı onu. Hemen gündemin ilk maddesi olan ödüllü öykü-roman yarışmasını tartışmaya başladılar.
Hakan Burçin’in de en azından bir öyküyle yarışmaya katılmasını istiyor ama diğer çalışanlar buna karşı çıkıyorlardı. Burçin ise bu konudaki kararını henüz vermiş değildi. Kararı ne olursa olsun, kazananı dergi yazarlarının oyu belirleyeceği için bu konuda kendine fazla güvenmiyordu. Toplantıda konuşulan konu, katılımcıların bizzat başvurmaları ve nüfus cüzdanı ibraz etmeleri üzerineydi. Bu şekilde aklı evvel bir takım yazar güruhunun sahte isim ve kimliklerle yarışmaya gölge düşürmelerine engel olacaklardı. Başvuruların kendisinde toplanmasına karar verildiğinde Burçin, işte yine bir angarya bana düştü, diye hayıflandı içinden.
Odasına geçtiğinde masanın yarışma başvurularıyla dolu olduğunu gördü. Kendisine sade bir kahve söyledikten sonra, aralarından rastgele bir tanesini alarak okumaya başladı.

Çok uzun zamandır süren bir yolculuğun sonunda bıçağı kavrayan parmakları ter içindeyken ve toza bulanarak alkolden kızarmış olan esmer yüzüyle ne kadar zamandır ayakta dikilip durmakta olduğunu bir an bile düşünmeden, kafasında sürekli dolaştırıp durduğu garip ve hastalıklı düşüncelerinin de etkisiyle, elindeki yarı boşalmış içki şişesini masaya bırakarak yüzüme doğru düşünülmeden söylendiği –içtiği zamanlarda genelde düşünmeden konuşurdu- belli olan cümleyi kurdu: Öldür!
O’nun söylediklerini ne kadar ciddiye almalıydım bilmiyordum, ama son zamanlarda epey gergin olduğunu, bir kadeh diye başlayıp birkaç şişeyle son bulan, yemek sonrası birkaç tek atma bahanesini alışkanlık haline getirmesinden anlamalıydım.
Elindeki bıçağı bir sarkacın senkronize olmuş hareketiyle sallıyor, bıçağın salınımı ise, bıçağın keskin yüzünün bacağının dış tarafına dokunmasıyla sekteye uğruyor, bacağından damlayan kanlar yerde koyu küçük lekeler bırakıyor ve O, bu lekelerden gözünü alamadan bana yineleyip duruyordu.
Ortalama bir insan ömrünün yarısına gelmiş olduğum ve askerliğimi de yapmış olduğum düşünülürse, böyle doğrudan ve yıkıcı, hatta yok edici, bir emri ilk defa aldığımı, eğer ömrüm kalan yarıyı tamamlamaya yeterse de almayacağımı size söylemiş olsam eminim ki bana inanırsınız.
Şunu itiraf etmeliyim ki tesadüfen uğramamıştım beldenize. Açık söyleyeyim, aslında belamı arıyordum. Buldum da… Tek başıma geldim buraya bir hafta önce. Yol boyunca uzanan zakkumların, bir duvar gibi, denizle insanların beyaz badanalı evlerinin arasına set çektiği, kumsalın tam orta yerine denk gelen bir yere kamp kurmuştum, kiralamış olduğum küçük bir minibüsle.
Neden minibüs tercih ettiğime gelince, minibüsle dilediğim yerde uyur dilediğim yere giderim ve hiçbir yere konaklamak için bile olsa bağımlı olmam diye düşünmüştüm. Yazın bu döneminde gelen insanların kalabalığı da düşünülürse, işim epey kolay olacak ve dikkat çekmeyecektim.
İlk birkaç gün tamamen olaysız geçti diyebilirim. Genelde sabah erken uyanıp dolaşıyordu sahilde amaçsızca. Marketten aldığı gazete ve dergileri okuyor, öğlenleri aynı yerde yemeğini yiyor, akşam yemeğinden önce mutlaka eve geri dönüyor, üzerini değiştiriyor, olayın gerçekleşmiş olduğu son akşam gitmiş olduğu balıkçı lokantası hariç, her akşam yemeğini farklı yerlerde yiyordu.
İki gece önce, koyu mavi renkli bir araba durdu evinin önünde. Birkaç dakika kararsız bir şekilde, motorları çalışır durumda, sokakta bekleyip bir süre sonra evinin önündeki büyük çınar ağacının altına, dışarıdan bakıldığında görülmeyecek şekilde park etti.
Elinde küçük bir çantayla uzun boylu, iri-yarı bir adam çıktı içinden. Merdivenleri ikişer üçer tırmanıp kapının önüne geldiğinde kapının açılmasıyla adamın içeri girmesi bir oldu. Kapının uzun zamandır bekleyen sabırsız tok sesi duyuldu kumsalda tek başıma ben sigara içerken. Yanımda sigaramı ateşleyecek bir şey olmadığı için, ucu ucuna ekliyordum sigaraları. Ay dolunaydı ve ben, etrafta cilveleşen bir sürü çift olmasına rağmen, gecenin o saatinde kumsalda yalnız başına görülmek istemediğim için koşar adımlarla yürüdüm arabaya.
Arabayı, evi tam karşıdan görecek bir şekilde, deniz tarafına, evden yaklaşık bir elli metre öteye park ettim. Balkon kapısı açıktı ve pencerelerin panjurları da kapalı değildi. Adam elinde bir bardak olduğu halde çıktı balkona; yarı çıplak bir şekilde. Kadın ise elinde bir şişeyle. Şişe yarıya kadar doluydu. Erkeğin bardağını doldurdu, dolmakta olan bardağın içi beyazlaştı; rakı içeceklerdi.
Balkonda baş başa rakı içmelerini ne kadar izledim bilmiyorum, sıkılıp uyumak için arabaya girdiğimi hatırlıyorum. Bütün bir haftayı tekrar gözden geçirmek için içkinin düşüncelerimi tetikleyen gücüne ihtiyaç duyuyordum ama açık hiçbir yer yoktu o saatlerde. Sigara yakmak için arabanın çakmağına uzandığım anda duyduğum bir cam kırılma sesi beni kendime getirdi. Arabayı kilitlemeyi bile düşünmeden eve doğru koştuğumu hatırlıyorum, anahtar hala kontağın üzerindedir, kontrol edebilirsiniz. Balkonun altına geldiğimde pencereleri kontrol ettim, kırılmış bir cam görünmüyordu. Burnuma gelen kesif anason kokusu beni kendime getirdi, kırılmış bir rakı şişesi ayaklarımın dibinde yatıyordu. Kulak kabarttım, herhangi bir ses gelmiyordu kulağıma. Merakım korkuma galip geldiğinde ayaklarım çoktan merdivenleri tırmanmaya başlamıştı bile. Kapıya geldiğimde yarı yarıya açık olduğunu gördüm. O ise yırtılmış elbisesi üzerinde olduğu halde köşeye sıkışmış bir kedinin gözleriyle elinde sıkı sıkıya tuttuğu bir bıçakla, karşısında dikilip duran ve benim bulunduğum yerden göremediğim birine doğru bağırıyordu: Yeter artık, gelme üzerime!
Ne yapacağıma karar veremiyordum ama bir şeyler yapmam gerektiğinin bilincindeydim ve en kötü verilmiş bir kararın bile kararsızlıktan daha ölümcül sonuçları olduğunu fısıldıyordu yüzünü hatırlamadığım birisi kulaklarıma. Kulağıma fısıldayan sese uyup harekete geçmem bir göz kırpma süresi zaman almıştı. Kapıyı tekmeleyip içeri girdiğimde gözlerinde gördüğüm şaşkınlığın farkına varmam çok uzun sürmedi. Evet, o an, o gece beni görmeyi beklemiyordu ve görmek isteyeceği en son kişinin ben olduğunu adım gibi biliyordum. Beni o anda beklemeyen sadece o değildi. Tekmelediğim yarı açık kapı diğerinin kafasına çarpmış, içtiği içkinin de etkisiyle olsa gerek, yere düşerken alnını yatağın köşesine vurmuştu. Alnından kan sızıyordu ve yerde yüzükoyun kıpırdamadan yatıyordu. Tekrar göz göze geldik. Elinde sallanıp duran bıçak beni gösteriyordu artık.
Anlattığımın ne kadarına inanıp inanmadığınız beni ilgilendirmiyor ancak siz de bilirsiniz ki nasıl bir suçlamayla karşı karşıya olduğumu bilmem gerekiyor ve siz hala bana, gecenin bu saatinde, neden burada bulunduğumu açıklayacak birisi gibi görünmüyorsunuz.
Avukatım gelmeden size anlatacağım ve bu durumu açıklamaya yeteceğine inandığım en son şey, bugüne kadar yüzlerce kez karşılaştığınız, size basit ve sıradan adli bir olay gibi görünen bu durumun aslında çok da karmaşık olmayan bir hikayenin ne başı ne de sonu, belki de tamamını açıklamaya yetecek bir özeti olan, bana söylemiş olduğu şu basit sözcükte gizlidir: Öldür!

Gayet dikkat çekici bir girişe sahip olan öykünün devamını aradı diğer başvuruların arasında. Bütün başvuruları teker teker incelemiş olmasına rağmen yazının devamını bir türlü bulamıyordu. Diğer başvurular katılımcıların isim ve adresleriyle açık bir şekilde yapılmış olmasına rağmen, ilk okuduğu, hatta devamını çok merak ettiği, başvuruda ne bir isim ne de adres göze çarpıyordu. Ofis sekreterini çağırdı. Başvuru sahibinin kim olduğunu ve ne zaman bırakıldığını öğrenmek istedi. Sekreter de en az onun kadar bilgi sahibiydi. Neyse, devamı bir şekilde ortaya çıkar, diye düşünerek giriş bölümünü okuduğu öyküyü, diğerlerinden ayrı bir yere, arkasında duran dolabın üzerine bıraktı.
Öğle yemeğinden sonra erken çıkmak için izin istedi. Geceden kalma olduğu için eve gidip uyumayı, akşam olunca da bir şeyler yemek için dışarı çıkmayı düşünüyordu. Aklına Gizem’i getirdiği yoktu. O toplantıdayken sekretere mesaj bırakmış, fazla mesaiye kalacağını, erken kaçabilirse Burçin’i arayacağını söylemişti. Akşam uyanınca ararım, diye düşündü.
Eve geldiğinde üzerini bile çıkarmadan yatağa girdi ve derin bir uykuya daldı. Uyandığında düş görüp görmediğini hatırlamaya çalıştı. Tek hatırladığı bugün sabah okuduğu yarım kalmış öykü oldu. Karanlıkta üzerini çıkarıp duş almak için banyoya geçti. Sıcak su her zamanki yatıştırıcı etkisini göstermiş, günün dün gecenin bütün yorgunluğunu alıp gitmişti. Oysa erken uyuduğunda mutlaka baş ağrısıyla uyanır ve bütün gecesi kabusa dönerdi. Birden acıktığını hatırladı. Hızlı bir şekilde üzerini giyindi ve yalnız kaldığı akşamlarda gittiği balık lokantasının yolunu tuttu. Birkaç kadeh rakı içmek niyetindeydi. Arabasını her zamanki yere park ettikten sonra şömineye en yakın masayı seçti. Garsonun menü önerisini elinin tersiyle ittikten sonra, en çabuk olabilecek şekilde balık söyledi kendisine, seçimi de garsona bıraktı. Garson rakı servisi yaparken o sigarasını yakıyordu. Burayı sevmesinin nedenlerinden birisi de sigara yasağına rağmen içeride sigara içiliyor olduğuydu. Rakısından büyük bir yudum alırken gözleri pencereden uzaklara takıldı. Aralık ayının yakamozları üstünde uzaklardan geçen bir geminin ışıkları hayal meyal seçiliyordu. Acaba gemidekiler ne düşünür, diye sordu kendi kendine. Yine uzun bir yolculuğa çıkmış, çevresinde olan bitenden habersiz bir şekilde sigarasını tüttürüyordu.
İçerisi iyice kalabalıklaşmış, yer yer duyulan kahkahalar müzik sesine karışmaya başlamıştı. Ondan başka yalnız olan yoktu. Herkes kendi yarattığı yarı gerçek yarı hayal, dünyasının içinden hummalı bir yolculuğa koyulmuştu. Bir süre sonra kendi düşüncesini duyamaz hale geldi…

Evet çok, hem de o kadar çok, diye yanıtladı beriki, sanki soruya değil de yanıta dikkat çekmek istiyor gibiydi. Dışarıdaki nem o kadar bir yoğun hal almıştı ki koca şehir bir gece partisine dönmüş, içen ya da içmeyen herkes duman altı olmuş Akdeniz gecesi altında payına düşeni almak için en yakınındaki kişinin neredeyse içine düşüyordu.
Müzik kulak zarlarım üzerinde hassas bir denemeye girmek üzereyken garsonun sorusu imdadıma yetişti. Votka, diye cevapladım daha o sormadan. Kim bilir kaçıncı kez yüzünde aynı ifadeyle bara doğru seyirtti. Zehirlenmek için balkona adım attığımda yan yana iki kadının dirseklerini balkon korkuluğuna dayamış bir şekildeyken hararetli bir tartışmanın içinde olduklarını fark ettim. Ne tartıştıkları umurumda olmayacak kadar ayıktım. Ama kapalı yerlerde sigara içme yasağının sınırlandırdığı balkon kısmı beni kendi düşüncelerimle yalnız bırakacak kadar boş alana sahip değildi. En yakındaki boşluğu gövdemle doldurdum . Tartışan çiftin bir karış mesafe uzaklığındaki yerimi aldım. Havaya karışmış sigara dumanı içinde erkek parfümüne benzer bir koku tanıdık geldi. Evet, bu benim kullandığım kokuydu. Beni şaşırtan, bu kokunun çiftin bulunduğu taraftan gelmesiydi. Biri diğerine uzak durmasını söylüyordu, ama kimden ya da neyden uzak durması gerektiğini anlayamayacak kadar kokuya yoğunlaşmıştım. Koku hafızamı yoklamam gerekiyordu. İlk defa ne zaman içime çekmiştim bu kokuyu? Kendim mi almıştım yoksa birisi mi hediye etmişti. Önemli olan bunlar değildi aslında. Önemli olan kokunun bana hatırlattıklarıydı. Gözümü kapattım, zaten aşağı yukarı herkes gözünü kapatmıştı. Müziğin gümbürtüsü kulaklarımdan siliniyorken zaman yumağını ne kadar geriye sardığımın farkında değildim. Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey bir çift kocaman göz oldu; yeşil. Oldum olası renkli gözlü insanlara karşı bir sempati beslemiş değilim, ama bu yeşil gözlerin bir farkı olmalıydı. Farkı kafamda bulmaya çalışırken sırtüstü yerde yatmakta olduğumu fark ettim. Yeşil gözlerin sahibi ise hala dudaklarını oynatmakla meşguldü. Dudak okumayı bilmem ama iyi misin diye soruyordu galiba? İyi miyim? Neden iyi olmayayım ki diye düşünürken yerde yatmakta olduğumu, yeşil gözlünün de avuçları kulaklarımın hemen yanında yere gelecek şekilde eğilerek yüzünü bir karış mesafeye yaklaştırarak öpüşme menziline girdiğini fark ettim. İşte tam bu anda yeşil gözlerin farkını anladım: kokuyordu! Yeşil gözlerin sahibi o hatırlamaya çalıştığım parfüm gibi kokuyordu. Beyefendi iyi misiniz, sorusunu kalkmaya çalışarak cevapladım. İyiydim ve o da bunu biliyordu. Ayağa kalkmam için elini uzattı, aynı anda ayağa kalktık. Tartışan çiftten birinin adını öğrenmiştim bu şekilde; Yeliz. Memnun olup olmamaya henüz karar vermemişken, ayaküstü olan biteni kustu üzerime: kız arkadaşıyla tartışmışlar, çok alkollü oldukları için kavga büyümüş, karşılıklı tehditler ve küfürler sonucu adını öğrenemediğim diğeri berikine kül tablasını fırlatmış, kül tablası da mütevazı bir örs hacimlerinde olduğu için, kafamın arkasıyla buluşunca benim uyumam konusunda ısrarcı olmuş, ben de dayanamayıp oracıkta kendimden geçmişim.
Umarım affetmişsindir, dedi. Henüz resmen tanışmamışken bu yeşil gözlünün bana ikinci tekil şahısla hitap etmesi hoşuma gitmedi. Teşekkür ederim, affedilecek bir şey yok, dedim. Ellerimde kendi göğüslerimin üzerinde geziyordu tam bu sırada. Gömleğimin cebi olmadığını fark ettim. Dolayısıyla sigaramda yoktu. Yeliz içtiğim markadan bir sigara uzattı, yaktı, eliyle telaş içinde servis yapmaya devam eden gözü dönmüş garson sürüsünden bir tanesini sürüden ayırdı ve bana mojito, beyefendi içinse- ne içersin bu arada- ne istiyorsa onu getir, diyerek gözü dönmüş garsonu adeta diliyle kızgın bir şekilde damgaladı. Zaten ıslık gibi çıkıyordu sesi, Türkçesine dikkat ettim, gayet düzgün ve aksansız konuşuyordu. Yüzüme kurt görmüş buffalo gibi bakmaya devam eden garsonu, jackbull diye haykırarak, biraz önce içinden çıktığı gözü dönmüş sürüye doğru kovaladım. Bu arada Yeliz de bir sigara yakmış ve o karmaşanın içinde kulağına yapıştırdığı telefona bir şeyler haykırıyordu.

-“Vergiss nicht, das war nicht mein fehler!”

Biliyordum, bu kadar aksansız Türkçe konuşan birinin mutlaka bir veya birkaç yabancı dil bildiğini tahmin edebiliyordum. Almancam hiç de iyi değildi, çünkü, son Alman sevgilimin üzerinden birkaç ekonomik ve global kriz geçmiş, dünya üzerindeki ülke sayıları enflasyon canavarına kurban gitmişti.
Zaten yeşil gözlü de telefonu kapatmış, burnundan soluyan garsonun elindeki bardakları almaya çalışıyordu. Vakit kaybetmeden kadeh kaldırdı ve farkında olmadan kadeh kaldıran Almanlar kendi dillerinde ne diyorlarsa o da onu dedi bana. Başımı sallamakla yetinip jack’i yudumlamaya başladım.
Başın ağrıyor mu, diye sordu. Yok dedim, tek darbede ağrıyacak kadar ince değildir. Çok sıradan bir şaka yapmıştım ama nedense Yeliz bu şakaya güldü. İnceliğinden olsa gerek diye düşündüm. Henüz bir sigara içimi zaman önce arkadaşı tarafından yanlışlıkla da olsa uzun bir yolculuğa çıkartılacağımı düşünüyordu. Bu yüzden sohbeti onun belirlemesine izin verdim. Ne iş yaptığımı sormadı, ben de onun ne iş yaptığını merak etmedim. Ama yarım paket sigara içimi zamanda çalan müziğin boktanlığından, Akdeniz gecelerinin ve insanının yapışkanlığına, trafiğin yazları neden tımarhane kaçkınları tarafından işgal edildiğinden, ekonomik krize ve tüketim toplumuna varan ve Japon bir geyşa emeklisinin kıskandıracak büyüklükteki bir yelpaze genişliğinde, daldan dala atlayarak konuşmayı tükettik.
Saatine bakmaya başlamıştı. Eh nihayet gecenin sonuna gelmiştik. Cebinden bir kart çıkardı ve bana buraları iyi bilir misin, diye sordu. Sokaklarını bilmediğim bir şehirde bu kafayla araba kullanmak istemem, umarım ehliyetin vardır, diye de ekledi. Evet, ehliyetim vardı. Nereye diye sormama fırsat bırakmadan avucuma arabanın anahtarlarını sıkıştırdı ve arkasına bakmadan bara doğru hesabı ödemeye gitti. Bacaklarında soluk mavi bir kot, üzerinde ise askılı siyah bir atlet vardı. Sol omzunda ise ne olduğunu tam olarak göremediğim bir dövme göze çarpıyordu yanıp sönen ışığın altında. Elini kotunun arka cebine soktu, bir miktar parayı çıkararak barın üzerine attı. Gidelim, dedi. Yeliz önde ben arkada merdivenleri inmeye başladık. İkişer ikişer iniyordu merdivenleri, herhalde acelemiz var diye düşündüm.
Arabasını bıraktığı yeri sormak üzereyken vazgeçtim. Anahtarın üzerindeki İngilizce aç yazan yere bastım. Yolun karşı tarafındaki sokaktan yanıp sönen farlarla birlikte bir alarm sesi öttü iki kez.
Sesin geldiği yöne döndüğümde, 67 model bir Mustang öfke kırmızısı gülen gözleriyle bana doğru sırıttı. Yeliz ise çoktan şoför koltuğunun yanındaki yerini almıştı. Kapısını yavaşça açtım, koltuğa gömüldüğümde spor arabalar için düzenlenmiş olan vites kutusu çarptı gözümü. Epey oynanmıştı arabayla. Kontağı çevirdiğimde çıkan kükreme barın önünde sigaran içip öpüşen birkaç çifti tedirgin etti. Farları yaktığımda ise gözlerinin kırmızısından alık alık bize bakmakta olduklarını fark ettim. Balkonda cebinden çıkarttığı kartı gözüme soktu.

-Buraya gidiyoruz, dedi.

-Tamam dedim, gidelim.

Kartta yazan adres bildiğim bir yere aitti ama kartta yazan kulübün adını ilk defa görüyordum. Club Substance, ilginç bir isim tercihi diye düşündüm ve gaz pedalına yüklendim. Altımda sanki şaha kalkmış bir kısrak vardı ve ben o kısrağı idare edemeyecek gibi duruyordum. Tekerleklerin ağustos sıcağında asfaltta çıkarttığı ses birkaç çift gözün bize doğru dönmesine sebep oldu. Ayağımı hafifçe gazdan çekerek sahil yoluna doğru kırdım. Böyle daha iyiydi. 67 Mustang sözümü daha çok dinler olmuştu. Sanki bütün trafik ışıkları yeşildi ve biz hiç konuşmadan kuyruğu alev almış bir köpek gibi gecenin içinde sessizliği yırtarak ilerliyorduk. Gözüm hız göstergesine takıldığında ibre yüz yirmiyi gösteriyordu. Herhalde mildir diye düşündüm; çünkü açık camlardan içeri giren tek ses solladığımız arabaların rüzgarının kulaklarımızda bıraktığı ses patlamalarıydı.

Club Substance’a girişimiz tam da bu şekilde oldu. Altmışları anlatan bir Amerikan filmi geldi aklıma, geriye doğru taranmış yağlı ve ıslak saçlar, Elvis ve hiç dil kullanılmayan uzun öpüşme sahneleri. Bakalım gecenin sonu nereye varacaktı. Her maceraperest gibi ben de sonunu heyecan ve merak içinde bekliyordum gecenin.

İçeri girdiğimizde saat gece yarısını henüz geçmişti. Bizi ilk karşılayan reggae oldu, ardından da yüzümüze çarpan ot kokusu. Mekan kendi içinde zevkli bir şekilde döşenmiş sayılabilirdi, mekanın adına uygun olarak, zemin kata inen ahşap bir merdiven, merdivenin yanında ortama aykırı duran Reuge marka müzik kutusu. Acaba çalışıyor mu diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Yeliz ise mekanla ilgilenmeyi bırakmış, ilk gördüğü oturma grubuna kendini bırakmıştı. Ben de ona katıldım. Bu sefer siparişi ben verdim; kendim için tekila-bira, onun içinse mojito. Garson sipraişleri getirdiğinde ilk sigaralarımızı çoktan yarılamıştık.

-Neden,diye sordu.

Neden arayan nasılına katlanır demek geldi içimden ama, boşver dedim. Vivamus ergo bibamus! Latinceyi nerede öğrendiğimi soracaktı ki üniversiteden diye yanıtladım. Aslında çok iyi bilmem, ezberimde kalan birkaç fiil ve birkaç cümle. Biz üniversite hayatı üzerine bir sohbete dalmışken yanımızda yükselen sert bir küfür sohbeti yarıda kesti.

- Anlamıyorsun Adem, diyordu kadın. Bu şekilde, bu hayat tarzıyla olmaz, istemiyorum.

- Olmayacak olan nedir? Sana olan sevgime inanmıyor musun?

Ah işte, yine bir kemiği dişleyen bir köpek; daha çok bir terrieri andırıyordu adamın yüzü. Beriki sek içtiği rakısını başına dikerken, adam garsona bir göz işareti yaptı. Kurulu bir zemberek mekanizması boşandı, beklemekten uyuşmuş, aklı alacağı bahşişte, garson ayakları üzerinde yaylanarak elinde üzeri maytaplı bir kokteyl duran tepsiyle çifte doğru iskele alabanda yaptı. Sex on the beach, demeyi de ihmal etmedi.
Gözümü sahile çevirdim, Yeliz’e kumsal kokteyle pek uygun görünmüyor diyerek göz kırptım. Tam bu sırada kumaş pantolonu ve siyah ruganlarıyla, geçimini sadece gül satışından kazanmadığı her halinden belli olan bir adam peydahlandı. Elinde de buz kovasına yerleştirilmiş onlarca kırmızı gül. Kadın güllerden etkilenmiş olacak ki hayat tarzı üzerine attığı sloganı yarıda kesip adama doğru uzandı. Adam da kadına. Yeliz de yanımızdaki çiftle ilgilenmeye başlamış, göz ucuyla kadına kaçamak bakışlar atmaya başlamıştı. Ama kadının ne bizi ne de başkalarını görecek gözü yoktu. Erkeğine sarıldı sırnaşık bir iştahla. Erkek de kadını göğsüne yasladı.

- Aman ne romantik, dedi Yeliz. Hadi içelim!

Romantik çift elele zemin kata doğru yöneldi. Müzik birden ritim değiştirdi, ben kadehleri saymayı bıraktım. Yeliz de gözlerini gözlerime kilitledi.

- Hiç yeşil gözlü sevgilim olmadı biliyor musun?

- ?

- Aslında hiç sevgilim olmadı benim…

- Dans edelim mi?

Kendimizi dans pistinde bulmamız birkaç göz kırpma zamanında denk geldi, ya da zaman o kadar hızlı aktı ki ben bunun farkına varamadım.
Farkında olmadığım tek şey bu değildi tabii. Romantik çifti çoktan çıkarmıştım hafıza kataloğumdan. Yeliz’e yoğunlaşmıştım, mavi kotunun fermuar bitimi benim pantolonumun kumaşında geziniyordu. Kollarını belime doladı, kokusunu içime çektim derin derin.

-Dilek, dedim usulca kulağına.

-Dilek mi? Hmm, öncelikle yakışıklı olacak, uzun boylu ve esmer. Yetmez mi?

Yeterdi herhalde, hem de fazla bile gelirdi aslında.

-Hesabı öde hadi, bana gidelim.

-Tamam, sen bir sigara daha yak, sönmeden yanında olurum.

Hesabı ödedikten sonra tam çıkışa yaklaştığımda romantik çiftle burun buruna geldim. Beni görmediler bile, muhtemelen burunların ucunu da görmüyorlardı. Yol verdim, önümden kol kola geçişlerini izlerken beynimin bir köşesi, ben bu adamı bir yerden tanıyorum diyordu.
Dışarı çıktığımda Yeliz’i Mustang’inin kaputuna uzanmış ve gözleri kapalı bir şekilde buldum. Kaldırmak için elimi beline doladığımda beni hızla kendine doğru çekti, ıslak ve alkollü bir şekilde öptü uzun uzun. Kontağı çevirdiğimde yine aynı kükremeyi duydum. Ama duyduğum tek kükreme motordan gelmiyordu. Gaz pedalına yüklendim sonuna kadar.

-Atatürk caddesi 73 numara, dedi.

Gözüm yolda, hafızamdan Atatürk caddesinin güzergahını çağırmakla meşgulken aklımın bir köşesi hala kulüpteki çifte takılı kalmıştı. Son trafik ışığıda yeşile döndüğü anda tek düşündüğüm bir an önce yeşil derinliklere dalmak, mümkünse uzunca bir süre orada demir atmaktı. Yeliz kapıyı açarken sigaramın bittiğini fark ettim. Umarım sigarası vardır, diye düşündüm. Ya da gecenin bu saatinde sigara getirecek bir melek!
Gözümü açtığımda ilk fark ettiğim şey gecenin hala sürüyor olmasıydı. Kendimi kontrol ettim, başım dönmüyordu. Güzel sarhoş değilim, diye düşündüm. Hem başımda ağrımıyordu, perdeleri açabilirdim. Ama oda hala koyu bir karanlığa gömülmüş şekilde uyuyordu. Düşüncelerimi susturup sessizliğin içinde bir nefes alış verişi için kulaklarımı zorladım iyice, hiçbir şey duyulmuyordu. Işığı açmak istedim ama düğmenin yerini bilmiyordum. Ayağa kalktım, el yordamıyla yakınımda dizimi çarpacağım herhangi bir nesne aradım. Aramam sonuç verdi, dizim bir yere çarpmıştı, muhtemelen ahşap bir köşeye. Sehpanın üzerinde elimi gezdirdiğimde elimin çarptığı yerden cılız bir ışık yükseldi. Gece lambası yanıverdi kendiliğinden. Yatağa dönüp baktığımda Yeliz hala uyuyordu. Perdelere doğru uzandım, siyahtı perdeler ve epey kalınmış gibi duruyorlardı. Tereddüt etmeden iki kenara doğru çektim. Hayret, şafak henüz söküyordu ve ben sanki günlerdir uyuyordum ve dinlenmiş bir şekilde ayaktaydım. Halbuki yatalı birkaç saat geçmiş olmalıydı. Yatağa dönüp bir sigara yaktım. Yeliz kıpırtısız bir şekilde uyumaya devam ediyordu, çünkü soluğunu dinlemiştim. Evet, uyuyordu. Sessizce giyindim sigaram biter bitmez. Mustang’in anahtarını başucuna bıraktım. Evden çıkmak için salonu geçmeliydim, salona girdiğimdeyse sağa sola saçılmış boş sigara paketleri, yarım ay şeklinde limon kabukları, boş bir tekila şişesi ve üç adet kadeh beni sorgulayan gözlerle ama sessizce karşıladılar. Şaşkınlığım bir kat daha arttı, sabahları kolay kolay şaşırmazdım ancak dün geceye dair hafıza albümümde tekilaya dair en ufak bir iz yoktu. Tekilayla ilişkilendirebileceğim tek şey nerede ve ne zaman duyduğumu hatırlamadığım bir İspanyol şarkısıydı; Desperado. Sanki şarkıda geçen Tequila Blanco dün gece, her nasılsa salonda vücut bulmuş, vücut bulmakla kalmayarak üç kişinin damarlarındaki yerini almıştı.
İyi de bu üçüncü kadeh kime aitti? Kim içmişti bu kadehten. Tekrar düşünmeye başladım: asansörden çıktık, sağa dönüp ilk daireye girdik. Kapıyı Yeliz açtı ve arkasından ben girdim içeri. Konuşmadan onu izledim, gece dolunay olduğu için ışıkları açmamışta olsa, salonun içini gayet net görmüştüm. Hatta gece susayıp uyandığımda mutfaktaki buzdolabından içecek bir şeyler aradım, su içtim. Salonun ışığını yaktım, diğer kapıdan banyoya girdim, damarımdakileri gidere boşalttım. Işığı kapadım ve tekrar yatak odasına girdim. Ve şimdi sabahın köründe tanımadığım bir kadının salonunun tam ortasında dikilmiş aptal aptal tekila kadehlerine bakıyordum. Başka bir zaman tekrar düşünmek üzere, diyerek tekila kadehleriyle vedalaşıp görüntülerini hafızamın sık kullanılanlarına, bir daha geri çağırmak üzere kaydettim.

Bahçe kapısından çıkınca iğde ağacının kokusu karşıladı beni. Derin derin içime çektim, o kadar derin çekmiştim ki öksürmeye başladım. Ama öksürüğe sebep olan iğde çiçeğinin kokusundan çok, dün gece doz aşımına uğrayan sigara paketleriydi. Eve nasıl döneceğimi düşünerek bahçe kapısını geride bıraktığımda ayaklarımın beni amaçsızca dolaştırdığını fark ettim, hala dün geceyi düşünüyordum. Kafamı kaldırdığımda yüz metre ileride bekleyen bir taksi durağı fark ettim. Umarım hala ayakta olan bir şoför bulabilirim diye düşünerek taksiye doğru yaklaştım.

Eve geldiğimde ilk işim epostalarımı kontrol etmek oldu. Beklediğim cevap gelmişti ve şöyle diyordu:

Gönderdiğinizi henüz okuma fırsatım olduğu için yorumumu ancak gönderebiliyorum. Lafı uzatmadan belirtmek isterim ki sizde ışık var. Ancak tam olarak bir konu bütünlüğü yakalamış olduğunuzu söyleyemeyeceğim. Belki bunun erken bir eleştiri olduğunu düşünebilirsiniz; ancak, ilerleyen dönemlerde anlattıklarınızın yerine ulaşmasını istiyorsanız, biri birinden ayrı gibi duran uçları mutlaka birleştirecek bir yol bulmalısınız. Bunun zamanlamasını size bırakıyorum. Yaptığınız şeyi yapmaya devam edin, anlattıklarınızı tekrar gözden geçirin ve ondan sonra bana yollayın.
Unutmadan bir de şunu eklemeliyim ki ne anlattığınız karşınızdakinin sizi ne kadar anladığıyla sınırlıdır. Bu yüzden henüz işin başındayken bir karar vermeniz gerekiyor. Sizin için önemli olan ne anlattığınız mı nasıl anlattığınız mı? Eğer cevabınız her ikisi de olacaksa, şimdiden söyleyeyim, epey zorlu bir uğraş sizi bekliyor olacak. Özü ve biçimi aynı anda hem bağımsız hem de biri birini tamamlayacak bir şekilde aktarabilirseniz, eşzamanlı yürüyen iki anlatı çıkar ortaya. Hatırladığım kadarıyla bu konuda başarılı olmuş çok fazla insan yok. Başarılı olanlar da zaten unutulmazlar arasında hak ettiği yeri almış durumdalar.
İşin maddi boyutunu lütfen düşünmeyin. Bu konuda elimden gelen her türlü yardımı yapacağım konusunda emin olabilirsiniz.
Şimdiden, anlatacaklarınızı, sabırsızlıkla beklemeye başladığımı bilmenizi isterim.
En içten dileklerimle…

Beklediğimden daha iyi bir cevaptı. Bilgisayarı kapatıp tekrar yola koyuldum. Sana geliyordum, bakalım anlatacaklarımı duyunca nasıl bir ifade belirecekti gözlerinde. Seni epey de özlemiştim, özellikle kokunu. Bu sabah ne kokuyordun acaba? Umarım uyanıksındır diye düşünürken evinin önüne geldiğimi fark ettim. Güneş henüz doğuyordu ve çevrede bir çok şey hala o koyu karanlığın içine gömülü durumdaydı. Bu yüzden pencerene baktığımda ışığının hala yanmakta olduğunu kolayca gördüm. Hayret, bu saatte uyanıktın. Kapıya doğru yöneldiğimde giriş yolunun hemen üzerine park etmiş bir arabanın motor sıcaklığını hissetti bacaklarım. Elim zile uzandı, bir an tereddüt ettim. Başımı kaldırıp gökyüzüne doğru, son bir nefes almak içindi karşına çıkmadan önce ve ben çok heyecanlıydım, son bir kez baktığımda balkonda gördüğüm şey, zilin üzerinde bekleyen parmaklarımın küçük bir felç geçirmesine sebep oldu. Zile basmadım. Bunun yerine bahçe duvarına oturup bir sigara yaktım. Neden bekliyordum ve neyi bekliyordum ben de bilmiyordum. Hatırladığım tek şey sabahın ilk seslerine karışan kapıcının küfürleri oldu:

- Şerefsiz, hem aidatı zamanında ödemezsin hem de sabahın köründe kapına servis istersin!

Bu kadar çabuk olacağını düşünmemişti, kolay olur ama çabuk değil, diye geçirmişti aklından.
Son bir defa daha tarifi okudu, sekize böldüğü misket limonlarını uzun cam bardağın dibinde, içinde kahverengi şekeri erittiği su olduğu halde, ezmeye başladı. Taze nane yaprakları avuçları arasında can verirken bir taraftan da kulağı salondaydı. Naneleri bardağın içine doldurdu, üzerine bir avuç buz, haddinden fazla rom ve birkaç dilim daha limon ekledi. Gözümde büyüttüğüm kadar zor değilmiş, diye düşündü. Zor olmayan sadece hazırladığım içki değil galiba, diye düşündü. İki eli dolu halde salona geçti. İçkileri uzun ve sıcak bir gülümseme karşıladı.

- Teşekkür ederim, çok güzel görünüyor.

- O halde sana içelim! Güzel olan sadece içki değil.

Bu cümleyi kaçıncı keredir kurmuş olduğunu hatırlamayacak kadar çok söylemiş ve çok içmişti. Yanına mı yoksa karşısına mı otursam diye düşündüğü anda kadın kanepede yer açarak sorulmamış soruya hemen yanıt vermiş oldu.
O anda odada içmekte olan iki insanla birlikte kalkan iki kadehin yanında üçüncü ya da dördüncü bir kişi daha vardı. Ama ikisi de diğer kişilerin kim olduğundan ya da nerede olduklarından bahsetmediler.
-Evimi nasıl buldun, diye sordu adam.

-Gayet hoş ve güzel bir evin var. Sana mı ait?

-Evet, bahçeyle birlikte.

Adam konunun daha fazla evine, işine, arabasına doğru meyletmesini istemiyor, diğer taraftan da aceleci görünmek istemiyordu.

-Müzik dinleyelim mi?

-Olur, ama sen seç.

Müzik setine doğru uzaklaşırken kafasında kimi dinlesek acaba diye dönüp duran bir soruyla meşguldü. Müzik setinin yanında geldiğinde, defalarca dinlenip henüz ikinci parçaya geçememekten, aşınmış bir cd gördü. Tamam dedi, ilacı bu!
Kadehler henüz yarılanmışken kadın ve erkek salonun ortasında dans etmeye başlamışlardı ve Michael Bolton’un How am I supposed to live without you şarkısı erkeğin başını döndürmüş, şarkının sözlerinin anlamını bilmediği halde kendi yarattığı atmosferden etkilenmiş, ellerini hoyratça kadının kalçalarında gezdirmeye başlamıştı.
Erkek, fazla mı ileri gittim acaba, diye düşünürken kadın kollarını erkeğin boynuna doladı. Adam işte böyle diye söylenirken içinden, aklına birden yatak çarşafları geldi. Umarım değiştirmişimdir diye durakladı bir an.
Kadın ise odayı yapış yapış, sözde bir romantizm sağanağı altında bırakan şarkıyı duymuyor, duyuyorsa da düşünmemeye çalışıyor, kendini erkeğin kollarına bırakmaktan başka bir şeyi akıl edemiyordu. Söz vermişti kendine, artık bir daha düşünmeyecekti. Ne geceler ne de ilişkiler düşünmeye zaman tanımayacak kadar erken ölüyordu ve bu sefer kendisi ölmemeye yemin etmişti. Erkeğin avuçları iyice terlemişti ve avuçlarını kadının kalçalarında temizlemeye başlamıştı. Bir an için kadınla göz göze geldiler. Erkek, tam zamanı diye düşündü. Kadını kendine doğru çekiyorken gözlerini kapattı. Dudakları buluştuğunda erkeğin gözleri kapalıydı, kadınınkiler ise hala açık, tavandaki bir noktaya bakıyordu.

İşte, diye düşündü kadın, saf bir öpücükle buluşmasına bir karış uzaklıktaydı. Öpüşürken gözlerini kapatıyor, ne güzel…

Erkeğin dudaklarıyla buluştuğunda kontrolü elinde tutamayacak kadar karmaşık duygular içindeydi. Neden burada olduğunu, kolları arasında olduğu adamın kim olduğunu bilmiyordu. Kıyamet isimli kayığın yolcularından biri olduğunu düşündü.
Kolları arasındaki kadını kendine çekerken, her zaman yaptığı gibi gözlerini kapattı ve dudaklarını hafif araladı. Biliyordu ki kadınlar kendilerini öperken gözlerini kapatan erkeklerden hoşlanırlardı. Dudakları içmiş olduğu içkinin tesiriyle iyice aralandı. Zaten bir kadını öpmeden önce mutlaka içki içer, gözlerini kapatır, dudaklarını iyice aralar ve dilini kadının ağzına sokardı. Yine aynısını yaptı. Gözlerini açtığında göreceği manzaradan o kadar emin bir şekilde uzattı ki öpüşmeyi, şarkı bitmiş ve ikincisine geçmişti. Haddinden fazla zaman harcadığını düşünerek gözlerini açtı. Ama geç kalmıştı, kadın ondan önce davranmış, kocaman gözlerle ona bakıyor ama onu görmüyordu. Galiba kadının aklı başka bir yerdeydi. Zaten tanışalı henüz birkaç saat olmuştu ve kolay elde edilen şeyler kolay harcanırdı onun için. Gözü duvar saatine kaydığında bir sonraki buluşması için bir saat kadar daha vakti olduğunu gördü. Umarım fazla uzatmaz diye düşündü.

Öpüşerek gittiler yatak odasına, adam kadının üzerindekileri yırtarcasına asılıyordu. Kadın ona yardım etti. Erkeğin soyunmasına fırsat vermeden elleri fermuarını çoktan bulmuştu.
Hah şöyle, diye düşündü erkek, yola geliyorsun. Hepiniz aynısınız, tek derdiniz sizi tatmin edecek bir erkek ve bu olduğu sürece canınız hiç sıkılmaz. Daha fazla düşünemedi adam, çünkü kadının dudakları buna izin vermiyordu ve kesinlikle kadın adamı dudaklarından öpmüyordu. Düşünme yetisi aklına geldiğinde kadın, bunun için erkeğin sert girişi yeterli olmuş ve oracıkta orgazm olmuştu, üstündeki adamın performans gösterisini izlemeye başladı.
Hoşuna gitti bir erkeğin onu cinsel olarak bu kadar arzulaması. Elleriyle sırtını okşamaya başladı adamın, ağzından çıkan sözlerin farkında vardığında adam çoktan kadının içine boşalmış ve muzaffer bir komutan edasıyla, aptal aptal yanında yatmakta olan kadının gözlerine dikmişti gözlerini.
Nasıl diye sormadı adam, iyi olduğunu biliyordu. Erkeğin bilmediği şey, yanında yatan kadının bir an için kendini bırakmış bile olsa, aldığı zevkin varlık sebebi olmadığıydı. Önemli olan ne olduğu değil nasıl olduğuydu. İkisi de bu sessiz anlaşmadan dolayı rahatlamış bir şekilde ayağa kalktılar ve giyindiler.

Kimin gittiğinin ya da kimin kaldığının hiçbir önemi yoktu. Bu yüzden arabasına bindiğinde geceden kalan hiçbir şeyi düşünmemeye karar verdi. Gece yine uzun ömürlü olmamıştı. Bu yüzden takıldığı kırmızı ışıkta beklerken elinin radyoya uzandığını ve istasyonları karıştırdığını fark edemedi. Farkına vardığındaysa bir cümle geldi aklına: “Canın çok yandı mı sevgilim”?

23 Aralık 2010 Perşembe

Sen Sin




Yalnızdım, Tanrı yoktu, sen yoktun
Ellerim boşluğu sardı
Sen vardın; bir aşk vardı
Biz yoktuk, sen yine sendin ama
Sen benimle değildin
Büyük beyaz yalnızlığınlaydın
Bana kalan ise özlemek ve beklemekti
Derdimi kendime anlatmaktı,
Gölgemle konuştum durdum
Yine bir sigara yaktım,
Lanet olsun yine seni düşündüm
Oysa söz vermiştim kendime
Seni düşünmeyecektim,
Kulak asmayacaktım ne şiire
Ne de seni anlatan herhangi bir şeye
Ya da her şeye…
Her şeye rağmen
Böyle olmak güzel,
Bana yaşattığın yalnızlık güzel,
Sen güzelsin, ben güzelim
Kafam desen, dünden beri
Seni gördüğüm ilk günkü gibi
Yani anlayacağın yeni bir şey yok aslında
Ne bana ne de sana dair
Sayıklayıp duruyorum işte
Varlığın paslı bir çivi gibi
Alnıma saplanmış,
Kazıklı humma gibisin,
Damarımda dolaşıyorsun
Yaşıyorum seninle
Ama nefes alamıyorum
Bedenimi değil ruhumu
Sarıyor sevgin
Yok ediyor sözlerin ve de gözlerin
Sen kim bilir neredesin
Ben sana gelirken
Sen nerede dinlenirsin?

20 Aralık 2010 Pazartesi

Salome'ye - Öyle bir hayat yaşıyorum ki




Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazılar seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime,
Sonra dedimki 'söz ver kendine'
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki,
Son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymişki zaman,
Hep acele etmem bundan, anladım...


F. W. N.

18 Aralık 2010 Cumartesi




Senin yokluğun benim yalnızlığımı yapmaz
Yalnızlığımı çoğaltır
Benim yokluğum benim yalnızlığımı yapmaz
Varlığımı anlatır

Anlatan bir ölüm beni ilgilendirmez
Ben şimdi anlatsam
Kimse dinlemez.

Benim yalnızlığımı kim çoğaltırsa çoğaltsın
Sen varsın
Ben belki ölmüşümdür, o yolu bulmuşumdur.
Ben ölü oldukça sen hep doğarsın.

Ben tıkanıp kalırım bir duygu, düşüncede
Bir gürültüyümdür bakmasan da anlarsın
Değil ağlamak, kaçamaklı gülünce de.
Arkasından ürkersin, sayısızca kaçarsın.

Senin yokluğun benim yalnızlığımı yapmaz
Yalnızlığımı anlatır
Benim yokluğum benim yalnızlığımı yapmaz
Varlığımı çoğaltır.

Benim yokluğum senin yalnızlığını yapmaz
Yalnızlığını çoğaltır.


Ö. A.

Geminin İntiharı




Seni sevdiğimden beri uykusuz geceler çıktı karşıma
Senden bir iz aradım durdum kitaplarda
Benden önceni hep kıskandım, hala kıskanıyorum
Sen bilemezsin ama ben biliyorum
Neden mi
Bana geldiğinde kendini çoktan bırakmıştın
Başka kollarda, başka gecelerde
Bana geliyordun ama gözlerin beni görmüyordu
Ellerini tutuyordum ama ellerin üşüyordu
Sığınacağın bir liman bile olmaya hazırdım oysa
Yırtılan yelkenlerini onarırdım
Yosun tutmuş gövdende dolaşırdı acemi ellerim
Göğsüme demirlerdin, kalbime
İstediğin kadar kalırdın ya da istemediğin
Su alsan da birlikte batardım seninle derinlere
Ama aklın hala sirenlerin seslerinde
Seni kandırdıkları gecelerde
Her rüzgarda yelkenlerinin kabarması bundandır
Aklına yakamozlar düşer
Gitmek istersin, istiyorsun
Belki de çekip gidersin
Sığınacağın başka bir liman arar gözlerin
Keşke bana sığınsaydın
Ben de limanın olsaydım
Ama sen ben de karaya vurdun

15 Aralık 2010 Çarşamba

Yalnızlık




çok yalnızım, mutsuzum
göründüğüm gibi değilim aslında
karanlıklarda kaybolmuşum
bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır
aradıkça batıyorum karanlık kuyulara
kimse duymuyor çığlıklarımı
duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor
bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye susamışım
ümidimi yitirmişim
biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim herşeye
veda edeceğim


N. M.

Pembe Sevgili




Ey, öyleydi o!
kedilik kafesinde yaşardı
kötülük denli gerçekti
dünyaya karşı güler, gülerdi.

pembe sevgili
deliliğin oyuncak odasındaydı.
sanat denli kurmaca gözyaşlarıyla
ağlar, ağlar dünyaya karşı.


N. M.

Yitik Kaynak




Unutuş bir kaynak olmalı
Yeni’yi her an’a yaymak için
Ben sana olmalıyım
Bana ben bir kaynak

Görüyorum geç, kıyım çok yakın!
Biliyorum artık mut uzaklığını
Sen yüzümü götürüyorsun
Kendi gözünü bile!

Gerçek bilirsin, diliyoruz.
Düz, eğri, çapraz yada değirmi.
Güzeldir açığa çıkışı yüreğin,
Sen bil ki, ben de seveyim

N. M.

Gökkuşağından Darağacı



Şimdi'nin bedeni yok,
Yontuyor geçmiş bilgisiyle
gelecek belki olur diye taşı,
taşını kokluyor
yontu dağılıyor...

Şimdi'si yitik
bundan boyuyor
boyuyor evine aldığı
ağacın üzerine tüneyip
duvarını, tavanını, geçmişi
ve geleceği ve her yanını;
dal kırılıyor...

Şimdi'si yitik
diziyor diziyor notalarını,
göğe ışık üzerine boncuklarını,
ucuza getiriyor varlığını
sonsuzun sessizliğiyle
sonlunun gürültüsü arasında,
O bitirince kıyısında gezindiği
yol çöküyor...

Şimdi'si yitik
bundan yazıyor
yazıyor enine boyuna
içini ve dışını ve yeri
ve göğü ve suyu,
bindiği kadırga
o inince batıyor

N. M.

12 Aralık 2010 Pazar

Yazmam Daha Aşk Şiiri



Oydu bir bakışta tanıdım onu
Kuşlar bakımından uçarı
Çocuk tutumuyla beklenmedik
Uzatmış ay aydınlık karanlığıma
Nerden uzatmışsa tenha boynunu

Dünyanın en güzel kadını oydu
Saçlarını tarasa baştan başa rumeli
Otursa ama hiç oturmaz ki
Kan kadını rüzgardı atların
Hep andım ne yaşanır olduğunu

En çok neresi mi ağzıydı elbet
Bütün duyarlıklara ayarlı
Öpüşlerin türlüsünden elhamra
Sınırsız denizinde çarşafların
Bir gider bir gelirdi işlek ağzı

Ah şimdi benim gözlerim
Bir ağlamaktı tutturmuş gidiyor
Bir kadın gömleği üstümde
Günün maviliği ondan
Gecenin horozu ondan


C. S.

10 Aralık 2010 Cuma

Sensiz Sayıklama



Seni ilk gördüğüm akşam geliyor aklıma
Gelmemi beklediğin o akşam
Akşam oluyor üzülüyorum
Artık bekleyen benim
Artık beni beklemeni bekler hale geldim
Neden bu kadar aşıksın yalnızlığa?
Nasıl özlersin benimleyken yalnızlığı?
Yalnızlığın mı büyük yoksa sen misin yalnız olan?
Bak, gördün mü, yine sayıklamaya başladım
Bazen bu kadar çok sevmese miydim
Diye soruyorum, yoksa sevilse miydim
Neyse ne… önemli değil artık
Benden çıktı, beni aştı bu sevdalık
Dostum, arkadaşım, anam, babam
Her şeyim oldun sen kara sevdam
Seni sensizken
Yani ben kimsesizken
Yaşadım, yaşıyorum
Yaşayacağım
Canım…

Biraz Değiştim



Biraz değiştim,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…

Değiştim…
Unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil…

Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın,
ne kazanabileni ne de kaybedeniyim…
Sorun değil…

Elbet Alışırım…
Biraz alıştım.
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…

Alıştım!
Varlığını istemediğim tüm eksik yanları
Ve çokluğunu da, yokluğunu da istemediğim
iki arada bir derede duyguya alışıyorum…
Bir yanım bırak diyor bir yanıma
Kesin değil! Henüz tanıştık…
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…

Tanıdığımı sandığım bana daha yakınım artık
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda
Ve aynalarda ağlarken gördüklerim kendi tarafımda
Bir yanım memnun oldum diyor,
bir yanım tanıyamadım daha
Samimi değil…
Bir hayli kırıldım…
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…

Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime
Gözlerimden tut da ciğerlerime kadar kırgınım…
Aslında ne sana, ne olanlara…
Kendime kırgınım!..
Maziye hiç değil, âna kırgınım
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına
Dinlediğim şarkılarda bana seni anımsatan şarkıcılara
Beni anladığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşuna
Bir hayli kırgınım…
Beni ben kırdım oysa…
İyi değilim.
Galiba yoruldum…
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…

Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum
Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!..
Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum.
Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık
Ki Seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!..

Toprağa bakan yanım senden zate ayrı
Sana bakan yanımsa toprakla aynı
Hıh! Ne yaparsan yap, gördüğünün seni görmesini bekleyemezsin!

Gözlerim yorgun…
Dudaklarım, dudaklarım hissiz…
Dokunulmadan geçen yıllar bana ağır…
Sarılmadan geçip giden uğurlamaların, kavuşmaları hep beklentisiz
Söyleyemediklerini söylesende şimdi
Sesine aşina yanım, onca sessizlikten sonra artık sağır!
İsteyerek değil…
Çok çalıştım

Paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı git izine
Beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkiye
Ve bence bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen
Daha öncede gitmiştim…
Çok çalıştım…
Paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı git izine
Beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkine
Ve bende bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen
Gitmek için, bitmek için, sana huzur vermek için
Çok çalıştım…

Daha öncede gitmiştim…
Kendi isteğimle…
Anladım ki daha önce sevmemiştim!

Çok çalıştım inan
Değişen yanımın aslında hep aynı olduğunu göstermeye
Her defasında daha da tozlanan canımı kırmadan korumaya
Ve alışmaya kendime…
Bu göz gözü görmez dumanlı halime
Çok alışmaya çalıştım hem de…

Tanıştım seninle doğan yanımla da, ölen yanımla da
Birini yaşattım! Yaşatıyorum da hala
Ama diğerinin ölmesine engel olamıyorum da

Yorulmak, dinlenmekten geçmiyor
An be an çöküyor, insanın içindeki güç
Işığı sönüyor…
Beyaza dönüyor rengi git gide
Hissizleşiyor…

Ne yormak istedim Seni,
Nede yormak kendimi
Çok çalıştım
Gitmeye de kalmaya da…
İkisi de aynı acı, ikiside rezil
Daha öncede gitmiştim
Ama böyle kalarak değil
Böyle kalarak değil

C. Y.

8 Aralık 2010 Çarşamba

EKSİ SÖZLÜK



Korku sensiz kalma ihtimalimdir her nefeste hatırlarım
Çaresizlik beni sevmediğin gerçeğidir şiirlerimde satırlarım
Bir gün beni seveceğin günler ise umutsuzluğumdur
Aşk rakıma koymadığın susuzluğumdur
Açlık, sensiz olduğum her gün tuttuğum oruç
Sensizlik ise işlediğim en büyük suç
Eğer beni sevdiğini görürsem bil ki bu bir rüya
Bir şiir okudum sanırım, bana yazılmış güya
Sabır geleceğin günü beklemektir
Beklerken sigarayı ucu ucuna eklemektir
Sen kaçarsın ben kovalarım yorgunluk olur
Çiçek alırım, dikeni eline batar kırgınlık olur
Ben erken gelirim, sen geç kalırsın
Ben hızlı içerim sen uyuyakalırsın
Seninleyken bile seni özlerim ben, bilir misin neden
Benimleyken sen yalnızsındır vazgeçemezsin kendinden
Ben yalnızlığı sensizliğe göre tanımlarım
Sen kendine doğru yürürsün hep adım adım
Söze başlarken sen diye başlarım ben; sen
Dinlerim sesini, duyduğum ilk söz olur: ben
Üşümüşsem anlarım ki sen yanımda yoksundur
Sen ısındığında yemeğini yemiş ve toksundur
Kalkar uykumdan birkaç satır karalarım
Gecenin bir vakti, kendimi yaralarım
Sana haksızlık ediyorum, biliyorum
Kızınca tutup yazdıklarımı siliyorum
Ama unutma, ben sensiz uykuya yatsam da
Yazdıklarımı üç beş kuruşa satsam da
Beni seninle hatırlayacaklar, adımın baş harfi oldun
Bu yazdığım sözlükte bana bir yer buldun
Kim olduğuma bak orada, oku, kendin gör
Aşkı değil seni sevmeyi seven adam diye yazıyor
Tanımımda: adam değil bu adam; adam nankör

30 Kasım 2010 Salı

ÜZ GÜNÜM




Üzgünüm adam olamadım
Yağmur gibi göğsüne dolamadım
Üzgünüm aşkım hem de çok
Üzgünüm gül olup saksında solamadım

Biliyorum seni çok yordum
Kendi hatalarımı senin yüzüne vurdum
Üzgünüm aşkım hem de çok
Üzgünüm boşuna oyaladım durdum

Pişmanlık fayda etmez bilirim
Adam değil ben eşeğin biriyim
Üzgünüm aşkım hem de çok
Üzgünüm seni çok seven serseriyim

Ne yapsam, ne söylesem ben sana
Nasıl inandırsam gelsem de kapına
Üzgünüm aşkım hem de çok
Üzgünüm sensiz uyanamam sabaha

Şiir de okusam çiçek de alsam boş
Gönül dediğin yaralı bir kuş
Üzgünüm aşkım hem de çok
Üzgünüm vuruldum sen bana koş

Bundan sonra görmesen de beni
Okumasan yazdığım tek hecemi
Üzgünüm aşkım hem de çok
Üzgünüm yalnız geçireceğim her gecemi

Gözlerin o kadar uzaktı ki bana
Her gidişin o kadar tuzaktı ki bana
Üzgünüm aşkım hem de çok
Üzgünüm üzdün o kadar yazıktı ki bana

Ben şimdi ne yapayım ne diyeyim
Seninle miyim yoksa sensiz miyim
Üzgünüm aşkım hem de çok
Üzgünüm bu dünyayı bırakıp gideyim

Bir gün benim olacağını bir bilsem
Gözlerin yaşardığında yalnız ben silsem
Üzgünüm aşkım hem de çok
Üzgünüm kapında bekleyen ya ben değilsem

Bu aşk cehennem sınırını aştı
Gönlüm sensizlikle doldu taştı
Üzgünüm aşkım üzgünüm hem de çok
Üzgünüm aşık oldum evdeki hesap şaştı

26 Kasım 2010 Cuma

Ağustos Akşamı




Ağustos akşamları severim seni
Gündüzün kısa gecenin uzun olduğu akşamlarda
Sen sessiz, ben sensiz; kimsesiz
Ağustos akşamları severim seni
Gönlüm beklemekten yorgun
Gözüm yolda, kulağım kapıda
Aslında biliyor musun
Ağustos akşamlarını severim ben
Akşam olmadan gelirim eve erkenden
Bir türkü tuttururum seni beklerken
Bir kadeh rakı koyar
Bir şiir kitabı açar
Benim için yazmadığın şiirleri arar gözlerim
Beni özlemeni o kadar özlerim
Ki bu özlemek değil aslında
Beklemektir seni boşu boşuna
Belki gelirsin, elinde bir kağıt
Ya da birkaç satır yazıyla
Olur ya sevesin gelir
Tutar açarsın gönlünü bana
Gözlerime bakmadan anlatırsın
Aşkı değil de aşkını bana
Ağustos akşamlarını severim ben
Gündüz hiç bitmez
Aşkın geceye yetmez
Yazdığım onca şiir
Bir hece etmez
Ağustos akşamlarını severim ben
Çünkü yaz adamıyım ben
Dilim tek sözcük tutmaz
Yüreğim ağzımdadır
Elim yazmaya varmaz
Bol keseden aşık olurum sana
Bol keseden severim seni
Ağustos akşamlarını severim ben
Hoş, seveceğim başka bir şey var mıdır bilmem
Her akşam başka bir yalnızlık
Başka bir korku ya da umutsuzluk
Kısacası hep sensizlik
Seninle bile kimsesizlik
Ağustos akşamlarını severim ben
Gün bitmez, gece olmaz
Sensizlik içime dolmaz
Ne korkuyu beklerim ne de uykuyu
Ağustos akşamları geç gelir karanlık
Gündüz benimsindir gece ise onun
Korkunun yani yokluğun
İşte bu yüzden
Ağustos akşamları,
Severim seni ben

22 Kasım 2010 Pazartesi

DÜŞÜ NE BİLİYORUM



Kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?

Gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?

Yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.

Yine de, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu

düşler marketinin,

uyanıyorum küstah sözcüklerle:
Ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!


N. M.

9 Kasım 2010 Salı

BİR GECE ANSIZIN GELEBİLİRİM



Bu kadar yürekten çağırma beni!
Bir gece ansızın gelebilirim.
Beni bekliyorsan, uyumamışsan,
Sevinçten kapında ölebilirim.

Belki de hayata yeni başlarım,
İçimde küllenen kor alevlenir,
Bakarsın hiç gitmem kölen olurum,
Belki de seversin beni kim bilir.

Kal dersen, dağlarca severim seni,
Bir deniz olurum ayaklarında,
Aşk bu özleyiş bu, hiç belli olmaz,
Kalbim duruverir dudaklarında.

Ya da unuturum kim olduğumu,
Hatırlamam belki adımı bile,
Belki de çıldırır, deli olurum,
Sana kavuşmanın heyacanıyla...

Aşk bu, bilinir mi nereye varır,
Ne durdurur özlemini, seveni...
Bakarsın ansızın gelebilirim,
Bu kadar yürekten çağırma beni.


Ü. Y. O.

GÖZLERDE SEVİŞMEK



Seninle yaşanacak bir aşkın öyküsünü
Bir giz gibi derinden dün yaşattı gözlerin
Sunduğu sevinçlerle o eşsiz bahar günü
Yemyeşil bir adaktı, bir murattı gözlerin.
Acılar uzaklarda, mutluluklarsa yakın
Bir kaç saat içinde kaç yıldı yaşattığın
Gözlerime sevgiyle bakarken, bana aşkın
Ölümsüz olduğunu hatırlattı gözlerin.
İçimde tek sen vardın, düşüncemde yalnız sen
Birbirimizden uzak yaşadığımız o
en güzel yıllarımızı elemle düşünürken
Hem ağladı sessizce, hem ağlattı gözlerin.


Ü. Y. O.

7 Kasım 2010 Pazar

AŞKTI O



Aşktı o! Değiştiren tüm gecelerimi
Aşktı o! Beni durup yenileyen
Oydu, duygulu yapan hoyrat ellerimi
Oydu, dolu dizgin gidişime dur diyen

Bir bıçağın keskin yüzünde kan lekesiydim
Aşktı yine beni yıkayan, arıtan su
Böyle ak pak olacağımı bilir miydim?
İçimde açmasaydı o sevmek duygusu

Ben bir tutsağım şimdi sevgiye, gönüllü
Çözmeyin ellerimi, zincirlerim kalsın
Görsün prangalarım o doğacak günü

Ve bu dünyaya aşk dolu şiirlerim kalsın
Seninle her yerde güzel, her zaman yeni
İstemem, sensiz hatırlamasınlar beni.


Ü. Y. O.

AŞK ÇİZGİSİ



Bütün yollar aşktan geçiyor, görüyor musun?
Bir aşk çizgisi var her şeyden öte
O çizgiden başka bütün çizgiler
Aşkı tüketmede

Kimi dik çizgilerin kimi paralel
Eğri büğrüsü, düzgünü, kalını, incesi
Ve bir gün sarıyor bütün çizgileri
Ölüm çizgisi

Bense hep seni çiziyorum kağıtlara, duvarlara
Yeşillerle, morlarla, mavilerle
Resmini yapıp adını yazıyorum
Renk renk çizgilerle

Tut ki iki noktayız birbirinden uzak
Bir çizgiyle aramızı birleştiriyorum
Sonra bir ev yaparak çizgilerden
İçine seni yerleştiriyorum

Başlıyoruz geometrik yaşamlara
Nokta nokta, şekil şekil
Ve bir tek çizgi oluyoruz seninle, mutlu
Öbür çizgiler umurumuzda değil

Her düşünce aşka teğet geçiyor
Tanığı çizgiler var olduğumuzun
Bir aşk çizgisi var her şeyden önce
Bütün yollar aşktan geçiyor, görüyor musun?


Ü. Y. O.

29 Ekim 2010 Cuma

Sen yoksun



Bir işkencedir yokluk ve adına hayat dediğimiz bir zorunluluğu yaşatır bize. Korkutucu olan yokluk değildir: yok olmaktır. Her insanın hayalidir ölümsüzlük, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal. Ömür ise bir serap gibi çabucak geçip gider. Yaşamaya sürgün edilmişken insan, aptalca hayal kurar ölümsüzlüğü düşünerek. Yaşadıkça -yaşlandıkça- ölmekte olduğunu düşünmez; hiç aklına getirmez ölümü. Oysa insanın ödülü ölüm değildir: yokluktur en başından beri.

Ama var olmakla tanıştığı için aklına hiç getirmez yokluğun üzerine yapışıp kaldığını. Var olarak yola düşüp yokluk denilen yolculuğa doğru yelken açar. Yaşarken, bilmeden ölümü nasıl sırtında taşıyorsa yokluğunu da götürür kendisiyle birlikte. Oysa yokluğun gölgesidir yalnızlık. Yalnız kaldığında farkına varır insan birgün yalnız yok olacağının. "Birlikte yaşa yalnız öl" sözü kulaklarında çınlar durur.
Artık yalnızlık ölümdür, ölüm ise yokluk. Bu yüzden yalnızdır insan dünyaya geldiği ilk günden beri. Ölüme değil yalnızlığa sürgün edilmiştir ve bu sürgün ancak yoklukla ödüllendirilebilir.

Her hayatın ödülüdür yokluk. Her hayat yalnızlıkla beslenir ve yoklukla son bulur.

Ağa takılan balık gibi yalnızlık ağına takılır insan. Kurtulmaya çalıştıkça her yanını sarıp sarmalar yalnızlık. Hayatın yalnızlığından kurtulmaya çalışan insan, sonu şimdilik bir bilinmez olan, ölüme doğru yol alır. Adına yaşamak denilen yalnızlık yolculuğu tek başına yapıldığı için, çoğu kez tadına varamaz insan yaptığı yolculuğun. Amacı varmak istediği yere bir an önce ulaşmaktır. Yokluğa doğru yol aldığının farkında değildir. Kendinden önce göçüp gitmiş insanların öyküleri de örnek olmaz insanoğluna.
Çoğu zaman acelecidir insan. Yalnızlıktan kaçmaya çalıştığında arkasında yarım kalmış bir rüzgar bırakır. Kendi yarattığı rüzgardan etkilenir, neredeyse kendi gölgesinden kaçmaya çalışır: yalnızlıktan...
Gölgesini arkasında bıraktığı gün yolun sonuna geldiğini anlar çaresizce. Yalnız başladığı yolculuk yalnızlıklar içinde devam etmiş, yalnızlıktan kaçmaya çalışmış ve yolculuğun sonuna geldiğinde ise mutlak yalnızlıkla başbaşa kalmıştır.

Denilebilir ki yalnızlık yokluğun yaşanabilir halidir insan için; ölümün vücut bulmuş hali. Yalnızlığı yaşarken ölümü yaşar insan.
Yaşamak ölmektir yalnız insan için. Yalnız insan yaşamıyordur, ölüyordur aslında.
Yalnız insan için tek yaşanılabilir olan yokluktur.

28 Ekim 2010 Perşembe

KİBRİT ÇAKIYORSUN KARANLIKTA



Kibrit çakıyorsun karanlıkta
badem çiçeklerini görmek için
Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift
sarnıç gemisi gözlerin
Bir iş açacaksın sen başımıza
yangın mı olur artık, bahar mı?


C. Y.

22 Ekim 2010 Cuma


kim ısıtır, kim sever beni daha ?
sıcak eller uzatın bana !
yürek mangalları uzatın bana !
vurulup düşürülmüş çırpına çırpına,
can çekişenler gibi, ayakları ovuşturulan,
sarsılmışım, ah ! bilinmeyen ateşlerle yana yana,
sen peşimdesin, ey düşünce !
adlandırılamaz ! açıklanamaz ! iğrenç !
sen, ey bulutların ardındaki avcı !
yerle bir olmuşum senin şimşeklerinle,
sen alaycı göz, dikmişin gözünü bana karanlıklardan !
yatıyorum öyle,
kıvrılarak, çırpınarak, işkencesiyle
bütün sonsuz ezaların,
vurdun beni
sen ey zalim avcı,
sen ey tanınmaz - t a n r ı ...
vur, daha derine vur !
bir kez daha, haydi vur !
kopar, parçala bu yüreği !
niye bu işkence
körelmiş oklarla ?
neye göz koydun böyle,
usanmadın mı bu insan işkencesinden,
acı vermekten haz duyan tanrı şimşeği gözlerle ?
öldürmek değil istediğin,
yalnızca eziyet, eziyet etmek mi ?
bana - niye eziyet ediyorsun,
sen, ey acı vermekten haz duyan tanınmaz tanrı ?

ha ha !
usul usul sokuluyorsun
böylesi gece yarısında ?...
ne istiyorsun ?
konuş !
üstüme geliyorsun, sıkıştırıyorsun beni,
ha ! çok yaklaştın yanıma !
soluğumu duyuyorsun,
yüreğimi dinliyorsun,
kıskanç seni !
- neden kıskanıyorsun beni ?
git ! defol !
o merdiven de niye ?
içeri mi girmek istiyorsun,
yüreğime tırmanmak,
en mahrem
düşüncelerime tırmanmak ?
utanmaz ! tanınmaz ! hırsız !
ne çalmak istiyorsun ?
ne gözetlemek istiyorsun ?
ne işkencesi etmek istiyorsun ?
sen ey işkenceci !
sen - cellat - tanrı !
yoksa köpek gibi,
taklalar mı ataydım karşında ?
teslim mi olaydım, kendimden geçerek
sevginle - sırnaşarak ?

boşuna !
sürdür batırmanı !
zalim diken !
köpek değilim - avınım yalnızca senin,
zalim avcı !
en gururlu esirinim,
en ey bulutların ardındaki haydut...
konuş artık !
ey şimşeklerin ardına gizlenen ! tanınmaz ! konuş !
ne istiyorsun, ey eşkiya ... b e n d e n ?

nasıl ?
fidye mi ?
ne istiyorsun fidye diye ?
çok iste - böylesi yaraşır gururuma !
ve az konuş - böylesi yaraşır öteki gururuma !

ha ha !
beni - istiyorsun ha ? beni ?
herşeyimle beni ? ...
ha ha !
ve işkence ediyorsun bana, delisin ya işte,
gururumu kırıyorsun işkencenle ?
s e v g i ver bana - kim ısıtır ki beni daha ?
kim sever ki beni daha ?
sıcak eller uzat bana,
yürek mangalları uzat bana,
bana, yalnızların en yalnızına,
buzunu ver ah ! yedi kat donmuş buz,
düşmanları bile
düşmanları özlemeyi öğreten,
ver, evet, teslim et,
ey zalim düşman
bana - k e n d i n i !

kaçıyor !
bu kez o kaçıyor,
tek yoldaşım,
en büyük düşmanım, tanınmazım benim,
cellat-tanrım benim !...

hayır !
gel geri !
bütün işkencelerinle birlikte geri gel !
bütün gözyaşlarım
sana akıyor,
yüreğimin son alevi
seni aydınlatıyor.
gel, geri gel,
tanınmaz tanrım ! a c ı m benim !

son mutluluğum benim ! ...

Namlunun Ucunda Mutluluk



Silahlara karşı hiç ilgim olmadı bugüne kadar. Bugünden sonra da olacağını hiç zannetmiyorum. Yüreği ağzında yaşamaya alıştığım için hayatın bana verdikleri hep yeterli geldi. Daha fazla heyecan ve tehlike istemedi yüreğim.
En son elime silah alışım yedek subaylık yaptığım yıllara rastlar: Bir buçuk yıl maaşlı askerlik. İlk kurşunu sıkışımı hatırlıyorum: Yan yana yere uzanmış birkaç adamdık. Atış serbest komutu geldiğinde - orada her şey için önceden belirlenmiş bir komut vardı ve biz neredeyse komutsuz adım bile atamazdık – çıkacak patlama sesinden korkacağımı bildiğimden ilk tetik düşüren ben olmuştum. Tetiğin boşluğunu bile almama fırsat bulamadan hedef tahtasıyla buluşamamıştı ilk gönderdiğim kurşun.
İkincisinde daha dikkatliydim, nefesimi tutup yavaşça asıldım sağ işaret parmağımla tetiğe. Çıkan patlama sesini daha duymadan biliyordum hedefi vurduğumu. Garip bir zevk aldığımı hatırlıyorum ateş ederken. Hedefler cansız olduğu için sonucunu düşünmeden ateş etmiştim. Zihnim aldığım zevkle tanışırken namlunun ucunda olmak nasıl bir şey olurdu, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama verdiğim cevabın ne olduğu o günkü ruh halimle doğrudan ilgilidir. Namlunun ucundaysanız eğer hedefsinizdir: Canlı hedef! Hedef olmak hoşuma gitmemişti, bu yüzden tercihimi namlunun arkası için kullandım. Ben hedefe nişan alırken hayatında ben de dahil olmak üzere, her insanı namlunun ucuna koyduğunu daha sonra fark ettim.
Hayat ateş etmiyordu insana, kurşun sıkmıyordu üzerine. Ama hep namlunun ucunda olduğunu hatırlatıyordu sana. Namluyu tutan görünmez bir el vardı. Bazen ucuz atlattığım bir kazadan sonra kendini gösterirdi bu el bana. Bazen de ben oyuncuydum sahnede ve üzerime çevrili namlular vardı aydınlatma lambalarının yerine.
Bazen de kendi salaklığımdan olsa gerek, kendimi hedef haline getirirdim kolaylıkla. Yüreğim ağzıma gelirdi hedef olduğumu anladığım anlarda.

Uzun zamandır namlunun parlaklığını görmüyordum, hedef olmaktan kurtuldum diye düşünüyordum. Yüzüme karşı çevrilmiş bir namlu yoktu. Bazı akşamlar ise yıldız kaymalarına benzeyen küçük şimşek çakmaları görünüyordu. Tam da ben başımı başka bir yere çevirirken. Bugüne kadar hep namlular yüzüme karşı çevrildiği için arkamdan beni hedef haline getirecek hiçbir şey yok, diye düşünüyordum.

Nereden bilebilirdim ki uzun namlulu silahların olabileceğini? Yüzüne karşı çevrilmiş olsa bile o kadar uzak mesafeden anlayamazsın hedef olduğunu. Ölümün seni beklediği gibi bekler sabırla, bıkıp usanmadan. Sen rahatça gündelik yaşamına devam edersin, hayal kurar planlar yaparsın. Hatta gelecekten bahsedersin, yaşlanmaktan bahsedersin. Kitap yazma hayalleri kurarsın. O ise seni sabırla bekler. Senin artık hayata alışmanı, tehlike kalmadı diye düşünmeni bekler. Unutur gidersin namlunun ucunda olduğunu, hayattan zevk almaya başlarsın. Artık ne namlu ne de hedef vardır senin için. Hiç ölmeyeceğini düşünürsün, hiç yaşlanmayacağını. Hasta olmak bile geçmez aklından. Hedef olduğunu unutursun. İşte o gün çıkagelir ve elinde tuttuğu silahıyla tam arkandan seni vurur. Önce sırtında bir acı hissedersin, silahın patlama sesi arkadan geldiğinde artık hatırlamışsındır: Namlunun ucu seni hiçbir zaman unutmamıştır. Sana kendini hatırlattığında ise artık iş işten geçmiştir.
Acı olan ne sırtından vurulman ne de hedef olmandır. Acı olan inanmandır: hayata ve sana.

Biliyorum Sana Giden Yollar Kapalı



Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli

Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi…

Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri


C. S.

Ve bana öldür dedi



Çok uzun zamandır süren bir yolculuğun sonunda bıçağı kavrayan parmakları ter içindeyken ve toza bulanarak alkolden kızarmış olan esmer yüzüyle ne kadar zamandır ayakta dikilip durmakta olduğunu bir an bile düşünmeden, kafasında sürekli dolaştırıp durduğu garip ve hastalıklı düşüncelerinin de etkisiyle, elindeki yarı boşalmış içki şişesini masaya bırakarak yüzüme doğru düşünülmeden söylendiği –içtiği zamanlarda genelde düşünmeden konuşurdu- belli olan cümleyi kurdu: Öldür!

O’nun söylediklerini ne kadar ciddiye almalıydım bilmiyordum ama son zamanlarda epey gergin olduğunu, bir kadeh diye başlayıp birkaç şişeyle son bulan yemek sonrası bir tek atma bahanesini alışkanlık haline getirmesinden anlamalıydım.
Elindeki bıçağı senkronize olmuş bir sarkacın hareketiyle sallıyor, bıçağın salınımı ise bıçağın keskin yüzünün bacağının dış tarafına dokunmasıyla sekteye uğruyor, bacağından damlayan kanlar yerde koyu küçük lekeler bırakıyor ve O, bu lekelerden gözünü alamadan bana emrini yineleyip duruyordu.
Ortalama bir insan ömrünün yarısına gelmiş olduğum ve askerliğimi de yapmış olduğum düşünülürse; böyle doğrudan ve yıkıcı hatta yok edici bir emri ilk defa aldığımı ve eğer ömrüm kalan yarıyı tamamlamaya yeterse de almayacağımı size söylemiş olsam eminim ki bana inanırsınız.

Şunu itiraf etmeliyim ki beldenize tesadüfen uğramamıştım. Açıkça söyleyeyim ki aslında belamı arıyordum. Buldum da… Buraya bir hafta önce geldim.Kiralamış olduğum küçük bir minibüsle yol boyunca uzanan zakkumların bir duvar gibi insanların beyaz badanalı evlerinin arasına set çektiği kumsalın, denizle tam orta yerine denk gelen bir yere kamp kurmuştum. Neden minibüs tercih ettiğime gelince; minibüsle dilediğim yerde uyur dilediğim yere giderim ve hiçbir yere konaklamak için bile olsa bağımlı olmam diye düşünmüştüm. Yazın bu döneminde gelen insanların kalabalığı da düşünülürse, işim epey kolay olacaktı ve dikkat çekmeyecektim.

İlk birkaç gün tamamen olaysız geçti diyebilirim. Genelde sabahları erken uyanıp sahilde amaçsızca dolaşıyordu. Marketten aldığı gazete ve dergileri okuyor, öğlenleri aynı yerde yemeğini yiyor, akşam yemeğinden önce mutlaka eve geri dönüyor, üzerini değiştiriyor, olayın gerçekleşmiş olduğu son akşam gitmiş olduğu balıkçı lokantası hariç, her akşam O'nu farklı farklı yerlerde görmeye devam ediyordum.

İki gece önce, evinin önünde koyu mavi renkli bir araba durdu. Birkaç dakika kararsız bir şekilde ve motoru çalışır durumda sokakta bekleyip bir süre sonra evinin önündeki büyük çınar ağacının altına dışarıdan bakıldığında görülmeyecek şekilde park etti.
İçinden elinde küçük bir çantayla uzun boylu, iri-yarı bir adam çıktı. Merdivenleri ikişer üçer tırmanıp kapının önüne geldiğinde kapının açılmasıyla adamın içeri girmesi bir oldu. Kapının uzun zamandır bekleyen sabırsız tok sesi duyuldu kumsalda tek başıma ben sigara içerken. Yanımda sigaramı ateşleyecek bir şey olmadığı için, ucu ucuna ekliyordum sigaraları. Ay dolunaydı ve ben, etrafta cilveleşen bir sürü çift olmasına rağmen gecenin o saatinde kumsalda yalnız başına görülmek istemediğim için koşar adımlarla yürüdüm arabaya.
Evi tam karşıdan görecek bir şekilde, deniz tarafına, evden yaklaşık bir elli metre öteye arabayı park ettim. Balkon kapısı açıktı ve pencerelerin panjurları da kapalı değildi. Adam, yarı çıplak bir şekilde elinde bir bardak olduğu halde çıktı balkona. Kadının ise elinde yarıya kadar dolu bir şişe vardı. Erkeğin bardağını doldurdu, dolmakta olan bardağın içi beyazlaştı; anlaşılan rakı içeceklerdi.

Balkonda baş başa içmelerini ne kadar izledim bilmiyorum. Sıkıldığımı ve uyumak için arabaya girdiğimi hatırlıyorum. Bütün bir haftayı tekrar gözden geçirmek için içkinin düşüncelerimi tetikleyen gücüne ihtiyaç duyuyordum ama açık hiçbir yer yoktu o saatlerde. Sigara yakmak için arabanın çakmağına uzandığım anda duyduğum bir cam kırılma sesi beni kendime getirdi. Arabayı kilitlemeyi bile düşünmeden eve doğru koştuğumu hatırlıyorum. Anahtar hala kontağın üzerindedir, kontrol edebilirsiniz.
Balkonun altına geldiğimde pencereleri kontrol ettim; kırılmış bir cam görünmüyordu. Burnuma gelen kesif anason kokusu beni kendime getirdi. Kırılmış bir rakı şişesi ayaklarımın dibinde yatıyordu. Kulak kabarttım. Herhangi bir ses duyulmuyordu. Merakım korkuma galip geldiğinde ayaklarım çoktan merdivenleri tırmanmaya başlamıştı bile. Kapıya geldiğimde yarı aralık olduğunu gördüm. O ise yırtılmış elbisesi üzerinde olduğu halde, köşeye sıkışmış bir kedinin gözleriyle, elinde sıkı sıkıya tuttuğu bir bıçakla karşısında dikilip duran ve benim bulunduğum yerden göremediğim birine doğru bağırıyordu: Yeter artık, gelme üzerime!
Ne yapacağıma karar veremiyordum ama bir şeyler yapmam gerektiğinin bilincindeydim ve yüzünü hatırlamadığım birisi ise verilmiş en kötü kararın bile kararsızlıktan daha ölümcül sonuçları olduğunu fısıldıyordu kulaklarıma. Kulağıma fısıldayan sese uyup harekete geçmem sadece bir göz kırpma süresi kadar zaman almıştı. Kapıyı tekmeleyip içeri girdiğimde gözlerinde gördüğüm şaşkınlığın farkına varmam ise çok uzun sürmedi. Evet, o an, o gece beni görmeyi beklemiyordu ve görmek isteyeceği en son kişinin ben olduğunu adım gibi biliyordum. Üstelik beni o anda beklemeyen sadece o değildi. Tekmelediğim yarı aralık kapı diğerinin kafasına çarpmış, içtiği içkinin de etkisiyle olsa gerek, yere düşerken alnını yatağın köşesine vurmuştu. Alnından kan sızıyordu ve yerde yüzükoyun kıpırdamadan yatıyordu. Tekrar göz göze geldik. Elinde sallanıp duran bıçak beni gösteriyordu artık.

Anlattığımın ne kadarına inanıp inanmadığınız beni ilgilendirmiyor ancak siz de bilirsiniz ki nasıl bir suçlamayla karşı karşıya olduğumu bilmem gerekiyor ve siz hala bana, gecenin bu saatinde, neden burada bulunduğumu açıklayacak birisi gibi görünmüyorsunuz.
Avukatım gelmeden size anlatacağım ve bu durumu açıklamaya yeteceğine inandığım en son şey; bugüne kadar yüzlerce kez karşılaştığınız, size basit ve sıradan adli bir olay gibi görünen bu durumun aslında çok da karmaşık olmayan bir hikayenin ne başı ne de sonu, belki de tamamını açıklamaya yetecek bir özeti olan, bana söylemiş olduğu şu basit sözcükte gizlidir: Öldür!

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!