Güneyin sıcak bir aralık ayının sabahında, erken sayılabilecek bir saatte, etrafa gelişigüzel bir şekilde atılmış kirli elbiselerin ve masanın üzerinde duran boş şişelerin arasında uyandığında, Burçin başının ağrıdığını fark etti. Gözlerini açtığında, bir gece önceden aldığı alkolün etkisiyle olacak, bir an için nerede olduğunu hatırlayamadığını fark etti. İçerisi o kadar karanlıktı ki gözlerinin açık olup olmadığını anlamak için işaret parmağını gözlerinin üzerlerinde gezdirmek zorunda kaldı. Parmakları göz kapağına değdiği anda kafasının içine saplanan acıyla kendine geldi. Gözlerinde çakan şimşeklerin etkisi geçtikten sonra, yataktan doğrulmaya çalıştı. Kahve kaldı mı, diye düşündü. Akşamdan kalma uyandığı sabahlarda alışkanlık haline getirdiği gibi yine gözleri sigara paketini aradı. İçinde bir tane kalmıştı. Keşke gece yedek bir tane daha alsaydım diye düşündü. Başı her zamanki gibi zonkluyor, gözlerini oynattığında şakaklarına paslı çiviler saplanıyordu. Küfrederek yataktan doğruldu.
Kafası bedenine her zamankinden daha ağır geliyor, baş ağrısı da buna eklenince, dengesini sağlamak için etrafta tutunacak bir şeyler arıyordu. Güçlükle doğrulduktan sonra içinde bulunduğu odada yalnız olmadığını anladı. Kafasındaki ağırlık gitmiş, yerini baş dönmesine bırakmıştı. Midesi bulanıyordu; kusmak üzere olduğunu anladı. Kafasındaki ağırlığın sahibi ondan önce musluğa ulaşmış, kana kana su içiyordu. Dönüp ona bakmadı bile, işini bitirince doğruca balkona çıktı. Aynada kendini görünce korktu; saçı sakalına karışmış, hatta sakalı beklediğinden daha uzun görünmüştü gözüne. Gözleri kıpkırmızıydı. Sakallarını kesmek niyetindeydi ama midesi buna izin vermedi. Dün gece ne içtiyse hepsini bıraktı tuvalete. Ardından balkona çıktı, O ise ortalarda görünmüyordu.
Yine erkenden kalkıp gitmiştir diye düşündü. Yapılacak onca işin arasında bir de bu çıkmıştı karşısına: varlığını hissettirmeden O’nu yalnızlığından sıyırmak. O kadar zor ve çetrefilli bir işti ki sonucunu şimdiden hisseder gibi oluyordu. O yalnızlığından sıyrılacak, Burçin ise O’nun boşalttığı yalnızlıktaki yerini alacaktı.
Yirmi dokuz yaşındaki birine göre Burçin, daha yaşlı görünürdü. Ortalamanın üzerindeki boyu, ince ve uzun boynuyla kalabalık içinde hemen göze çarpardı. Geniş ve çizgisiz alnının hemen altındaki koyu siyah gözleri, yüzüne serpiştirilmiş olan belirgin birkaç tane benle, genelde düşünceli bir hava katardı yüzüne. Simetrik yüzü pek fazla dikkat çekmemesine rağmen, kemikli ve keskin hatları olan burnu onu diğer insanlardan ayırır, dikkat çekmesine sebep olurdu.
Lise ve üniversite döneminde arkadaşlarıyla yaptığı basketbol maçlarını saymayacak olursak; sporla ilgilendiğini söylemek mümkün olmazdı. Buna rağmen kaslı sayılmayacak vücudu, özellikle çalışırken giydiği koyu takım elbiseyle, kendini belli ederdi.
Aslında kendisini çekici bulmaz, ortalama her erkek gibi kadınlara çekici geldiğini düşünürdü. Üniversite döneminden beri sigara ve içki kullanıyordu. Kendisine kızdığı birkaç özelliğinden ikisi de buydu.Sigarasını yakarken ocağa su koymayı da ihmal etmedi. Henüz yirmi dokuz yaşındaydı, yalnız yaşıyordu; evi kiraydı ve iki yıl daha borcunu ödeyeceği arabasını alalı bir yıl kadar olmuştu. Yeniyetmeliği geride bırakmış olmasına rağmen Burçin, kişiliğini tam bulamamış her yeniyetmede görüleceği gibi, herkese, her şeye kızıyor; öfkesini ise birlikte çalıştığı iş arkadaşlarından, en çok da uzatmalı sevgilisinden çıkarıyordu.
Ocağa koyduğu su kaynamış, çaydanlık ıslık çalıyordu. Ayağa kalktığında üzerine hiçbir şey giymemiş olduğunu fark etti.
Akşam iş çıkışı uğradıkları barda epey uzun süre vakit geçirmiş, arkadaşlarının da ısrarıyla bardaki sarışına içki teklif etmiş, teklifin kabul görmesiyle birlikte bardaki sarışının yanına geçmiş ve geceyi Burçin’in evinde noktalamışlardı. Bardağına kahve doldururken gecenin nasıl sonlandığını hatırlamaya çalıştı. İş arkadaşları gitmişti; Aysu’yu, evet ismini hatırlıyordu, evine davet etmişti.Burçin’in arabasıyla dönmüşlerdi eve. Kapının önünde öpüştüklerini hayal meyal hatırlıyordu. Burçin sevgilisini aldatmayı hiç bu kadar çok istememiş, hiç bu kadar çok yaklaşmamıştı da. İyi, diye geçirdi içinden: sadece öpüşmüş ve evine yalnız dönmüştü. Aldatmış sayılmazdı. Herhalde kız sabah erken kalkıp evine dönmüştü. “İsabet olmuş!” diye düşündü.
Birden sevgilisini hatırladı: Uzun zamandır görüşmüyorlardı. İşlerinin yoğunluğundan olsa gerek, diye düşündü. Gizem’i sevip sevmediğine henüz karar verebilmiş değildi. “Peki neden bu ilişkiyi sürdürüyorsun?” diye sorulduğunda, iyi geliyor, biliyorum, diye cevap verecekti.Burçin’in bilmediği şey ise sevgilisi tarafından uzun zamandır aldatılıyor olduğuydu. Gizem Burçin’den üç yaş daha küçük, ortalamaya göre uzun boylu, kumral ve güzel sayılabilecek bir genç kızdı. Burçin’le çıkmaya başlayalı neredeyse bir yıl kadar oluyordu. Tanıştıklarının birinci haftasında Burçin’le birlikte olmuş, genç kızlığını ona vermişti. Ela gözlü, beyaz tenli, ilk baktığında insanda tekrar bakma ihtiyacı uyandıracak bir kızdı Gizem.
Burçin’in Aysu’yla bardan döndüğü gece Gizem bir iş yemeğine katılmıştı. Yemek bir barda devam etmiş, gecenin geç saatlerine kadar uzamış, Gizem kalkmak için izin istediğindeyse yöneticilerden birisi O’nu evine bırakabileceğini söylemiş, Gizem de bunun üzerine birkaç kadeh daha votka içmişti. Adem’in arabasına gitmek için otoparka yöneldiklerinde başının döndüğünü fark etmiş ama ayaklarının dolanarak düşmesine engel olamamıştı. Adem kaldırmıştı Gizem’i düştüğü yerden. İşyerinde de sürekli yapmakta olduğu gibi, elinden tutmuş, arabanın kapısını açarak binmesine yardımcı olmuştu. Eve geldiklerinde de yukarı çıkmasına yardım etmek için koluna girmiş, Gizem de Adem’i Türk Kahvesi içmek için içeri davet etmişti. İlişkileri başlayalı ise neredeyse dört ay oluyordu. Servis şefi Adem, kırklı yaşlarında, evli ve iki çocuk babasıydı. Eşi kendisiyle aynı yaşlarda, orta gelir düzeyine sahip emekli bir öğretmen çiftin tek kız çocuğuydu. Üniversitede tanışmışlar, okulun son yılında aynı eve taşınmışlar ve birlikte olmuşlardı. İlk çocuğuna hamile kaldığında henüz evli değillerdi. Okul bitmeden nikah kıymışlar, düğün içinse mezuniyetlerini beklemişlerdi. Erken gelen çocuk ilişkilerinin heyecanını söndürmüş, en azından Adem için bu böyleydi, eşinin küçük kaçamaklarına, başlarda iş toplantılarında yaptığı küçük kur yapmalar şeklindeydi, göz yummaya başlamıştı. Eşini işten almaya gittiği bir gün görmüştü Gizem’i; ne kadar hoş bir kız diye düşünmüştü. Gizem’in de kendisi için aynı şeyleri düşündüğünü daha sonraları eşinden öğrenecekti. Eşinin Gizem’i çekici bulması Seda’yı rahatsız ediyordu. Daha sonra Gizem’in bir erkek arkadaşı olduğunu eşinden öğrendikten sonra bir nebze olsun rahatlamıştı. Gizem artık onun için bir tehlike arz etmiyordu.
Burçin’de Gizem’in iş arkadaşlarıyla tanışmış, Adem’in Gizem’e olan bakışlarından rahatsız olmuş, eşi ve çocukları olduğunu duyduğunda ise, yine de dikkat etmek lazım diye aklından geçirmişti. Görünürde olan bir şeyler olmasa da Burçin’in bir tarafı bu adama karşı dikkatli olması konusunda uyarıda bulunuyordu. Gizem’i iş çıkışlarında almaya gitse, kendisine uyarıda bulunan tarafının ne kadar haklı olduğunu gözleriyle görecekti. Ama Burçin’in acelesi vardı. Ne için acele ettiğini kendisine sorsalar bilmediğini söyleyecek, sanki sürekli bir yerlere geç kalmakta olduğunu ve acele etmezse çok önemli şeyleri gözden kaçıracağını hissettiğini; bu yüzden aceleciliğinin onun için bir yaşam biçimi olduğunu ifade edecekti.
Bu yüzden kahvesini bitirdikten sonra acele bir şekilde tıraş olmuş ve işyerinin yolunu tutmuştu. İşyerine vardığında, her zamanki gibi, giriş kapısındaki güvenlik görevlisiyle selamlaştı. Ulusal bir gazetenin giriş kapısında neden bir güvenlik görevlisine ihtiyaç duyulduğunu anlıyor, ama bir türlü alışamadığından olsa gerek, kapıdan her girişinde heyecanlanıyordu. Gazetenin kapısındaki bu güvenlik tedbiri sanki gizli kapaklı bir şeyler çeviriyorlarmış hissi veriyordu Burçin’e. Oldum olası gizli kapaklı işlerden hoşlanmaz, fazla yorucu bulur, değerli vaktini elle tutulur ve gözle görülür şeylere harcamak isterdi. Bir taraftan da önemli ve yüksek işler yapıyor olduğunu hissettirirdi kapıda duran güvenlik görevlisi Burçin'e.
Güvenlik görevlisinin kendisini yeteri kadar meşgul ettiğini düşünerek bugün yapılacak olan işleri hatırlamaya çalıştı. Odasının olduğu kata çıkana kadar da bunu düşündü. Ofisten içeri girdiğinde O'nu dergi editörünün asistanı karşıladı.
-Burçin Bey toplantı başlamak üzere, bugünün programını masanıza bıraktım, Hakan Bey sizi, hazır olunca toplantı odasına bekliyor.
Asistana teşekkür ettikten sonra odasına geçti. Etrafta kimsecikler görünmüyordu. Gazetenin bu katı hafta sonları çıkartılan edebiyat dergisine ayrılmıştı. Hakan ellili yaşların sonunda, kır saçlı, üniversitenin edebiyat bölümünden emekli bir profesördü. Burçin’in çalıştığı gazetenin, zaman zaman gazetede köşe yazıları yayınlanır ve bu yazılar genelde felsefe ağırlıklı olur, baş editörüydü. Burçin’i de üniversitede yüksek lisans yaptığı dönemden tanıyordu. Burçin’in tezine danışmanlık yapmış, Burçin askerdeyken emekliye ayrılarak gazetenin kültür ve sanat editörü olmuştu. Burçin askerden döndükten sonra da doğrudan iş teklifinde bulunmuş ve O’na edebiyat dergisinde başyazar olarak görev vermişti.
Günün programına şöyle bir bakarak toplantı odasının yolunu tuttu. İçeriye girdiğinde editörün yaşlı ama gülen yüzü karşıladı onu. Hemen gündemin ilk maddesi olan ödüllü öykü-roman yarışmasını tartışmaya başladılar.
Hakan Burçin’in de en azından bir öyküyle yarışmaya katılmasını istiyor ama diğer çalışanlar buna karşı çıkıyorlardı. Burçin ise bu konudaki kararını henüz vermiş değildi. Kararı ne olursa olsun, kazananı dergi yazarlarının oyu belirleyeceği için bu konuda kendine fazla güvenmiyordu. Toplantıda konuşulan konu, katılımcıların bizzat başvurmaları ve nüfus cüzdanı ibraz etmeleri üzerineydi. Bu şekilde aklı evvel bir takım yazar güruhunun sahte isim ve kimliklerle yarışmaya gölge düşürmelerine engel olacaklardı. Başvuruların kendisinde toplanmasına karar verildiğinde Burçin, işte yine bir angarya bana düştü, diye hayıflandı içinden.
Odasına geçtiğinde masanın yarışma başvurularıyla dolu olduğunu gördü. Kendisine sade bir kahve söyledikten sonra, aralarından rastgele bir tanesini alarak okumaya başladı.
Çok uzun zamandır süren bir yolculuğun sonunda bıçağı kavrayan parmakları ter içindeyken ve toza bulanarak alkolden kızarmış olan esmer yüzüyle ne kadar zamandır ayakta dikilip durmakta olduğunu bir an bile düşünmeden, kafasında sürekli dolaştırıp durduğu garip ve hastalıklı düşüncelerinin de etkisiyle, elindeki yarı boşalmış içki şişesini masaya bırakarak yüzüme doğru düşünülmeden söylendiği –içtiği zamanlarda genelde düşünmeden konuşurdu- belli olan cümleyi kurdu: Öldür!
O’nun söylediklerini ne kadar ciddiye almalıydım bilmiyordum, ama son zamanlarda epey gergin olduğunu, bir kadeh diye başlayıp birkaç şişeyle son bulan, yemek sonrası birkaç tek atma bahanesini alışkanlık haline getirmesinden anlamalıydım.
Elindeki bıçağı bir sarkacın senkronize olmuş hareketiyle sallıyor, bıçağın salınımı ise, bıçağın keskin yüzünün bacağının dış tarafına dokunmasıyla sekteye uğruyor, bacağından damlayan kanlar yerde koyu küçük lekeler bırakıyor ve O, bu lekelerden gözünü alamadan bana yineleyip duruyordu.
Ortalama bir insan ömrünün yarısına gelmiş olduğum ve askerliğimi de yapmış olduğum düşünülürse, böyle doğrudan ve yıkıcı, hatta yok edici, bir emri ilk defa aldığımı, eğer ömrüm kalan yarıyı tamamlamaya yeterse de almayacağımı size söylemiş olsam eminim ki bana inanırsınız.
Şunu itiraf etmeliyim ki tesadüfen uğramamıştım beldenize. Açık söyleyeyim, aslında belamı arıyordum. Buldum da… Tek başıma geldim buraya bir hafta önce. Yol boyunca uzanan zakkumların, bir duvar gibi, denizle insanların beyaz badanalı evlerinin arasına set çektiği, kumsalın tam orta yerine denk gelen bir yere kamp kurmuştum, kiralamış olduğum küçük bir minibüsle.
Neden minibüs tercih ettiğime gelince, minibüsle dilediğim yerde uyur dilediğim yere giderim ve hiçbir yere konaklamak için bile olsa bağımlı olmam diye düşünmüştüm. Yazın bu döneminde gelen insanların kalabalığı da düşünülürse, işim epey kolay olacak ve dikkat çekmeyecektim.
İlk birkaç gün tamamen olaysız geçti diyebilirim. Genelde sabah erken uyanıp dolaşıyordu sahilde amaçsızca. Marketten aldığı gazete ve dergileri okuyor, öğlenleri aynı yerde yemeğini yiyor, akşam yemeğinden önce mutlaka eve geri dönüyor, üzerini değiştiriyor, olayın gerçekleşmiş olduğu son akşam gitmiş olduğu balıkçı lokantası hariç, her akşam yemeğini farklı yerlerde yiyordu.
İki gece önce, koyu mavi renkli bir araba durdu evinin önünde. Birkaç dakika kararsız bir şekilde, motorları çalışır durumda, sokakta bekleyip bir süre sonra evinin önündeki büyük çınar ağacının altına, dışarıdan bakıldığında görülmeyecek şekilde park etti.
Elinde küçük bir çantayla uzun boylu, iri-yarı bir adam çıktı içinden. Merdivenleri ikişer üçer tırmanıp kapının önüne geldiğinde kapının açılmasıyla adamın içeri girmesi bir oldu. Kapının uzun zamandır bekleyen sabırsız tok sesi duyuldu kumsalda tek başıma ben sigara içerken. Yanımda sigaramı ateşleyecek bir şey olmadığı için, ucu ucuna ekliyordum sigaraları. Ay dolunaydı ve ben, etrafta cilveleşen bir sürü çift olmasına rağmen, gecenin o saatinde kumsalda yalnız başına görülmek istemediğim için koşar adımlarla yürüdüm arabaya.
Arabayı, evi tam karşıdan görecek bir şekilde, deniz tarafına, evden yaklaşık bir elli metre öteye park ettim. Balkon kapısı açıktı ve pencerelerin panjurları da kapalı değildi. Adam elinde bir bardak olduğu halde çıktı balkona; yarı çıplak bir şekilde. Kadın ise elinde bir şişeyle. Şişe yarıya kadar doluydu. Erkeğin bardağını doldurdu, dolmakta olan bardağın içi beyazlaştı; rakı içeceklerdi.
Balkonda baş başa rakı içmelerini ne kadar izledim bilmiyorum, sıkılıp uyumak için arabaya girdiğimi hatırlıyorum. Bütün bir haftayı tekrar gözden geçirmek için içkinin düşüncelerimi tetikleyen gücüne ihtiyaç duyuyordum ama açık hiçbir yer yoktu o saatlerde. Sigara yakmak için arabanın çakmağına uzandığım anda duyduğum bir cam kırılma sesi beni kendime getirdi. Arabayı kilitlemeyi bile düşünmeden eve doğru koştuğumu hatırlıyorum, anahtar hala kontağın üzerindedir, kontrol edebilirsiniz. Balkonun altına geldiğimde pencereleri kontrol ettim, kırılmış bir cam görünmüyordu. Burnuma gelen kesif anason kokusu beni kendime getirdi, kırılmış bir rakı şişesi ayaklarımın dibinde yatıyordu. Kulak kabarttım, herhangi bir ses gelmiyordu kulağıma. Merakım korkuma galip geldiğinde ayaklarım çoktan merdivenleri tırmanmaya başlamıştı bile. Kapıya geldiğimde yarı yarıya açık olduğunu gördüm. O ise yırtılmış elbisesi üzerinde olduğu halde köşeye sıkışmış bir kedinin gözleriyle elinde sıkı sıkıya tuttuğu bir bıçakla, karşısında dikilip duran ve benim bulunduğum yerden göremediğim birine doğru bağırıyordu: Yeter artık, gelme üzerime!
Ne yapacağıma karar veremiyordum ama bir şeyler yapmam gerektiğinin bilincindeydim ve en kötü verilmiş bir kararın bile kararsızlıktan daha ölümcül sonuçları olduğunu fısıldıyordu yüzünü hatırlamadığım birisi kulaklarıma. Kulağıma fısıldayan sese uyup harekete geçmem bir göz kırpma süresi zaman almıştı. Kapıyı tekmeleyip içeri girdiğimde gözlerinde gördüğüm şaşkınlığın farkına varmam çok uzun sürmedi. Evet, o an, o gece beni görmeyi beklemiyordu ve görmek isteyeceği en son kişinin ben olduğunu adım gibi biliyordum. Beni o anda beklemeyen sadece o değildi. Tekmelediğim yarı açık kapı diğerinin kafasına çarpmış, içtiği içkinin de etkisiyle olsa gerek, yere düşerken alnını yatağın köşesine vurmuştu. Alnından kan sızıyordu ve yerde yüzükoyun kıpırdamadan yatıyordu. Tekrar göz göze geldik. Elinde sallanıp duran bıçak beni gösteriyordu artık.
Anlattığımın ne kadarına inanıp inanmadığınız beni ilgilendirmiyor ancak siz de bilirsiniz ki nasıl bir suçlamayla karşı karşıya olduğumu bilmem gerekiyor ve siz hala bana, gecenin bu saatinde, neden burada bulunduğumu açıklayacak birisi gibi görünmüyorsunuz.
Avukatım gelmeden size anlatacağım ve bu durumu açıklamaya yeteceğine inandığım en son şey, bugüne kadar yüzlerce kez karşılaştığınız, size basit ve sıradan adli bir olay gibi görünen bu durumun aslında çok da karmaşık olmayan bir hikayenin ne başı ne de sonu, belki de tamamını açıklamaya yetecek bir özeti olan, bana söylemiş olduğu şu basit sözcükte gizlidir: Öldür!
Gayet dikkat çekici bir girişe sahip olan öykünün devamını aradı diğer başvuruların arasında. Bütün başvuruları teker teker incelemiş olmasına rağmen yazının devamını bir türlü bulamıyordu. Diğer başvurular katılımcıların isim ve adresleriyle açık bir şekilde yapılmış olmasına rağmen, ilk okuduğu, hatta devamını çok merak ettiği, başvuruda ne bir isim ne de adres göze çarpıyordu. Ofis sekreterini çağırdı. Başvuru sahibinin kim olduğunu ve ne zaman bırakıldığını öğrenmek istedi. Sekreter de en az onun kadar bilgi sahibiydi. Neyse, devamı bir şekilde ortaya çıkar, diye düşünerek giriş bölümünü okuduğu öyküyü, diğerlerinden ayrı bir yere, arkasında duran dolabın üzerine bıraktı.
Öğle yemeğinden sonra erken çıkmak için izin istedi. Geceden kalma olduğu için eve gidip uyumayı, akşam olunca da bir şeyler yemek için dışarı çıkmayı düşünüyordu. Aklına Gizem’i getirdiği yoktu. O toplantıdayken sekretere mesaj bırakmış, fazla mesaiye kalacağını, erken kaçabilirse Burçin’i arayacağını söylemişti. Akşam uyanınca ararım, diye düşündü.
Eve geldiğinde üzerini bile çıkarmadan yatağa girdi ve derin bir uykuya daldı. Uyandığında düş görüp görmediğini hatırlamaya çalıştı. Tek hatırladığı bugün sabah okuduğu yarım kalmış öykü oldu. Karanlıkta üzerini çıkarıp duş almak için banyoya geçti. Sıcak su her zamanki yatıştırıcı etkisini göstermiş, günün dün gecenin bütün yorgunluğunu alıp gitmişti. Oysa erken uyuduğunda mutlaka baş ağrısıyla uyanır ve bütün gecesi kabusa dönerdi. Birden acıktığını hatırladı. Hızlı bir şekilde üzerini giyindi ve yalnız kaldığı akşamlarda gittiği balık lokantasının yolunu tuttu. Birkaç kadeh rakı içmek niyetindeydi. Arabasını her zamanki yere park ettikten sonra şömineye en yakın masayı seçti. Garsonun menü önerisini elinin tersiyle ittikten sonra, en çabuk olabilecek şekilde balık söyledi kendisine, seçimi de garsona bıraktı. Garson rakı servisi yaparken o sigarasını yakıyordu. Burayı sevmesinin nedenlerinden birisi de sigara yasağına rağmen içeride sigara içiliyor olduğuydu. Rakısından büyük bir yudum alırken gözleri pencereden uzaklara takıldı. Aralık ayının yakamozları üstünde uzaklardan geçen bir geminin ışıkları hayal meyal seçiliyordu. Acaba gemidekiler ne düşünür, diye sordu kendi kendine. Yine uzun bir yolculuğa çıkmış, çevresinde olan bitenden habersiz bir şekilde sigarasını tüttürüyordu.
İçerisi iyice kalabalıklaşmış, yer yer duyulan kahkahalar müzik sesine karışmaya başlamıştı. Ondan başka yalnız olan yoktu. Herkes kendi yarattığı yarı gerçek yarı hayal, dünyasının içinden hummalı bir yolculuğa koyulmuştu. Bir süre sonra kendi düşüncesini duyamaz hale geldi…
Evet çok, hem de o kadar çok, diye yanıtladı beriki, sanki soruya değil de yanıta dikkat çekmek istiyor gibiydi. Dışarıdaki nem o kadar bir yoğun hal almıştı ki koca şehir bir gece partisine dönmüş, içen ya da içmeyen herkes duman altı olmuş Akdeniz gecesi altında payına düşeni almak için en yakınındaki kişinin neredeyse içine düşüyordu.
Müzik kulak zarlarım üzerinde hassas bir denemeye girmek üzereyken garsonun sorusu imdadıma yetişti. Votka, diye cevapladım daha o sormadan. Kim bilir kaçıncı kez yüzünde aynı ifadeyle bara doğru seyirtti. Zehirlenmek için balkona adım attığımda yan yana iki kadının dirseklerini balkon korkuluğuna dayamış bir şekildeyken hararetli bir tartışmanın içinde olduklarını fark ettim. Ne tartıştıkları umurumda olmayacak kadar ayıktım. Ama kapalı yerlerde sigara içme yasağının sınırlandırdığı balkon kısmı beni kendi düşüncelerimle yalnız bırakacak kadar boş alana sahip değildi. En yakındaki boşluğu gövdemle doldurdum . Tartışan çiftin bir karış mesafe uzaklığındaki yerimi aldım. Havaya karışmış sigara dumanı içinde erkek parfümüne benzer bir koku tanıdık geldi. Evet, bu benim kullandığım kokuydu. Beni şaşırtan, bu kokunun çiftin bulunduğu taraftan gelmesiydi. Biri diğerine uzak durmasını söylüyordu, ama kimden ya da neyden uzak durması gerektiğini anlayamayacak kadar kokuya yoğunlaşmıştım. Koku hafızamı yoklamam gerekiyordu. İlk defa ne zaman içime çekmiştim bu kokuyu? Kendim mi almıştım yoksa birisi mi hediye etmişti. Önemli olan bunlar değildi aslında. Önemli olan kokunun bana hatırlattıklarıydı. Gözümü kapattım, zaten aşağı yukarı herkes gözünü kapatmıştı. Müziğin gümbürtüsü kulaklarımdan siliniyorken zaman yumağını ne kadar geriye sardığımın farkında değildim. Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey bir çift kocaman göz oldu; yeşil. Oldum olası renkli gözlü insanlara karşı bir sempati beslemiş değilim, ama bu yeşil gözlerin bir farkı olmalıydı. Farkı kafamda bulmaya çalışırken sırtüstü yerde yatmakta olduğumu fark ettim. Yeşil gözlerin sahibi ise hala dudaklarını oynatmakla meşguldü. Dudak okumayı bilmem ama iyi misin diye soruyordu galiba? İyi miyim? Neden iyi olmayayım ki diye düşünürken yerde yatmakta olduğumu, yeşil gözlünün de avuçları kulaklarımın hemen yanında yere gelecek şekilde eğilerek yüzünü bir karış mesafeye yaklaştırarak öpüşme menziline girdiğini fark ettim. İşte tam bu anda yeşil gözlerin farkını anladım: kokuyordu! Yeşil gözlerin sahibi o hatırlamaya çalıştığım parfüm gibi kokuyordu. Beyefendi iyi misiniz, sorusunu kalkmaya çalışarak cevapladım. İyiydim ve o da bunu biliyordu. Ayağa kalkmam için elini uzattı, aynı anda ayağa kalktık. Tartışan çiftten birinin adını öğrenmiştim bu şekilde; Yeliz. Memnun olup olmamaya henüz karar vermemişken, ayaküstü olan biteni kustu üzerime: kız arkadaşıyla tartışmışlar, çok alkollü oldukları için kavga büyümüş, karşılıklı tehditler ve küfürler sonucu adını öğrenemediğim diğeri berikine kül tablasını fırlatmış, kül tablası da mütevazı bir örs hacimlerinde olduğu için, kafamın arkasıyla buluşunca benim uyumam konusunda ısrarcı olmuş, ben de dayanamayıp oracıkta kendimden geçmişim.
Umarım affetmişsindir, dedi. Henüz resmen tanışmamışken bu yeşil gözlünün bana ikinci tekil şahısla hitap etmesi hoşuma gitmedi. Teşekkür ederim, affedilecek bir şey yok, dedim. Ellerimde kendi göğüslerimin üzerinde geziyordu tam bu sırada. Gömleğimin cebi olmadığını fark ettim. Dolayısıyla sigaramda yoktu. Yeliz içtiğim markadan bir sigara uzattı, yaktı, eliyle telaş içinde servis yapmaya devam eden gözü dönmüş garson sürüsünden bir tanesini sürüden ayırdı ve bana mojito, beyefendi içinse- ne içersin bu arada- ne istiyorsa onu getir, diyerek gözü dönmüş garsonu adeta diliyle kızgın bir şekilde damgaladı. Zaten ıslık gibi çıkıyordu sesi, Türkçesine dikkat ettim, gayet düzgün ve aksansız konuşuyordu. Yüzüme kurt görmüş buffalo gibi bakmaya devam eden garsonu, jackbull diye haykırarak, biraz önce içinden çıktığı gözü dönmüş sürüye doğru kovaladım. Bu arada Yeliz de bir sigara yakmış ve o karmaşanın içinde kulağına yapıştırdığı telefona bir şeyler haykırıyordu.
-“Vergiss nicht, das war nicht mein fehler!”
Biliyordum, bu kadar aksansız Türkçe konuşan birinin mutlaka bir veya birkaç yabancı dil bildiğini tahmin edebiliyordum. Almancam hiç de iyi değildi, çünkü, son Alman sevgilimin üzerinden birkaç ekonomik ve global kriz geçmiş, dünya üzerindeki ülke sayıları enflasyon canavarına kurban gitmişti.
Zaten yeşil gözlü de telefonu kapatmış, burnundan soluyan garsonun elindeki bardakları almaya çalışıyordu. Vakit kaybetmeden kadeh kaldırdı ve farkında olmadan kadeh kaldıran Almanlar kendi dillerinde ne diyorlarsa o da onu dedi bana. Başımı sallamakla yetinip jack’i yudumlamaya başladım.
Başın ağrıyor mu, diye sordu. Yok dedim, tek darbede ağrıyacak kadar ince değildir. Çok sıradan bir şaka yapmıştım ama nedense Yeliz bu şakaya güldü. İnceliğinden olsa gerek diye düşündüm. Henüz bir sigara içimi zaman önce arkadaşı tarafından yanlışlıkla da olsa uzun bir yolculuğa çıkartılacağımı düşünüyordu. Bu yüzden sohbeti onun belirlemesine izin verdim. Ne iş yaptığımı sormadı, ben de onun ne iş yaptığını merak etmedim. Ama yarım paket sigara içimi zamanda çalan müziğin boktanlığından, Akdeniz gecelerinin ve insanının yapışkanlığına, trafiğin yazları neden tımarhane kaçkınları tarafından işgal edildiğinden, ekonomik krize ve tüketim toplumuna varan ve Japon bir geyşa emeklisinin kıskandıracak büyüklükteki bir yelpaze genişliğinde, daldan dala atlayarak konuşmayı tükettik.
Saatine bakmaya başlamıştı. Eh nihayet gecenin sonuna gelmiştik. Cebinden bir kart çıkardı ve bana buraları iyi bilir misin, diye sordu. Sokaklarını bilmediğim bir şehirde bu kafayla araba kullanmak istemem, umarım ehliyetin vardır, diye de ekledi. Evet, ehliyetim vardı. Nereye diye sormama fırsat bırakmadan avucuma arabanın anahtarlarını sıkıştırdı ve arkasına bakmadan bara doğru hesabı ödemeye gitti. Bacaklarında soluk mavi bir kot, üzerinde ise askılı siyah bir atlet vardı. Sol omzunda ise ne olduğunu tam olarak göremediğim bir dövme göze çarpıyordu yanıp sönen ışığın altında. Elini kotunun arka cebine soktu, bir miktar parayı çıkararak barın üzerine attı. Gidelim, dedi. Yeliz önde ben arkada merdivenleri inmeye başladık. İkişer ikişer iniyordu merdivenleri, herhalde acelemiz var diye düşündüm.
Arabasını bıraktığı yeri sormak üzereyken vazgeçtim. Anahtarın üzerindeki İngilizce aç yazan yere bastım. Yolun karşı tarafındaki sokaktan yanıp sönen farlarla birlikte bir alarm sesi öttü iki kez.
Sesin geldiği yöne döndüğümde, 67 model bir Mustang öfke kırmızısı gülen gözleriyle bana doğru sırıttı. Yeliz ise çoktan şoför koltuğunun yanındaki yerini almıştı. Kapısını yavaşça açtım, koltuğa gömüldüğümde spor arabalar için düzenlenmiş olan vites kutusu çarptı gözümü. Epey oynanmıştı arabayla. Kontağı çevirdiğimde çıkan kükreme barın önünde sigaran içip öpüşen birkaç çifti tedirgin etti. Farları yaktığımda ise gözlerinin kırmızısından alık alık bize bakmakta olduklarını fark ettim. Balkonda cebinden çıkarttığı kartı gözüme soktu.
-Buraya gidiyoruz, dedi.
-Tamam dedim, gidelim.
Kartta yazan adres bildiğim bir yere aitti ama kartta yazan kulübün adını ilk defa görüyordum. Club Substance, ilginç bir isim tercihi diye düşündüm ve gaz pedalına yüklendim. Altımda sanki şaha kalkmış bir kısrak vardı ve ben o kısrağı idare edemeyecek gibi duruyordum. Tekerleklerin ağustos sıcağında asfaltta çıkarttığı ses birkaç çift gözün bize doğru dönmesine sebep oldu. Ayağımı hafifçe gazdan çekerek sahil yoluna doğru kırdım. Böyle daha iyiydi. 67 Mustang sözümü daha çok dinler olmuştu. Sanki bütün trafik ışıkları yeşildi ve biz hiç konuşmadan kuyruğu alev almış bir köpek gibi gecenin içinde sessizliği yırtarak ilerliyorduk. Gözüm hız göstergesine takıldığında ibre yüz yirmiyi gösteriyordu. Herhalde mildir diye düşündüm; çünkü açık camlardan içeri giren tek ses solladığımız arabaların rüzgarının kulaklarımızda bıraktığı ses patlamalarıydı.
Club Substance’a girişimiz tam da bu şekilde oldu. Altmışları anlatan bir Amerikan filmi geldi aklıma, geriye doğru taranmış yağlı ve ıslak saçlar, Elvis ve hiç dil kullanılmayan uzun öpüşme sahneleri. Bakalım gecenin sonu nereye varacaktı. Her maceraperest gibi ben de sonunu heyecan ve merak içinde bekliyordum gecenin.
İçeri girdiğimizde saat gece yarısını henüz geçmişti. Bizi ilk karşılayan reggae oldu, ardından da yüzümüze çarpan ot kokusu. Mekan kendi içinde zevkli bir şekilde döşenmiş sayılabilirdi, mekanın adına uygun olarak, zemin kata inen ahşap bir merdiven, merdivenin yanında ortama aykırı duran Reuge marka müzik kutusu. Acaba çalışıyor mu diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Yeliz ise mekanla ilgilenmeyi bırakmış, ilk gördüğü oturma grubuna kendini bırakmıştı. Ben de ona katıldım. Bu sefer siparişi ben verdim; kendim için tekila-bira, onun içinse mojito. Garson sipraişleri getirdiğinde ilk sigaralarımızı çoktan yarılamıştık.
-Neden,diye sordu.
Neden arayan nasılına katlanır demek geldi içimden ama, boşver dedim. Vivamus ergo bibamus! Latinceyi nerede öğrendiğimi soracaktı ki üniversiteden diye yanıtladım. Aslında çok iyi bilmem, ezberimde kalan birkaç fiil ve birkaç cümle. Biz üniversite hayatı üzerine bir sohbete dalmışken yanımızda yükselen sert bir küfür sohbeti yarıda kesti.
- Anlamıyorsun Adem, diyordu kadın. Bu şekilde, bu hayat tarzıyla olmaz, istemiyorum.
- Olmayacak olan nedir? Sana olan sevgime inanmıyor musun?
Ah işte, yine bir kemiği dişleyen bir köpek; daha çok bir terrieri andırıyordu adamın yüzü. Beriki sek içtiği rakısını başına dikerken, adam garsona bir göz işareti yaptı. Kurulu bir zemberek mekanizması boşandı, beklemekten uyuşmuş, aklı alacağı bahşişte, garson ayakları üzerinde yaylanarak elinde üzeri maytaplı bir kokteyl duran tepsiyle çifte doğru iskele alabanda yaptı. Sex on the beach, demeyi de ihmal etmedi.
Gözümü sahile çevirdim, Yeliz’e kumsal kokteyle pek uygun görünmüyor diyerek göz kırptım. Tam bu sırada kumaş pantolonu ve siyah ruganlarıyla, geçimini sadece gül satışından kazanmadığı her halinden belli olan bir adam peydahlandı. Elinde de buz kovasına yerleştirilmiş onlarca kırmızı gül. Kadın güllerden etkilenmiş olacak ki hayat tarzı üzerine attığı sloganı yarıda kesip adama doğru uzandı. Adam da kadına. Yeliz de yanımızdaki çiftle ilgilenmeye başlamış, göz ucuyla kadına kaçamak bakışlar atmaya başlamıştı. Ama kadının ne bizi ne de başkalarını görecek gözü yoktu. Erkeğine sarıldı sırnaşık bir iştahla. Erkek de kadını göğsüne yasladı.
- Aman ne romantik, dedi Yeliz. Hadi içelim!
Romantik çift elele zemin kata doğru yöneldi. Müzik birden ritim değiştirdi, ben kadehleri saymayı bıraktım. Yeliz de gözlerini gözlerime kilitledi.
- Hiç yeşil gözlü sevgilim olmadı biliyor musun?
- ?
- Aslında hiç sevgilim olmadı benim…
- Dans edelim mi?
Kendimizi dans pistinde bulmamız birkaç göz kırpma zamanında denk geldi, ya da zaman o kadar hızlı aktı ki ben bunun farkına varamadım.
Farkında olmadığım tek şey bu değildi tabii. Romantik çifti çoktan çıkarmıştım hafıza kataloğumdan. Yeliz’e yoğunlaşmıştım, mavi kotunun fermuar bitimi benim pantolonumun kumaşında geziniyordu. Kollarını belime doladı, kokusunu içime çektim derin derin.
-Dilek, dedim usulca kulağına.
-Dilek mi? Hmm, öncelikle yakışıklı olacak, uzun boylu ve esmer. Yetmez mi?
Yeterdi herhalde, hem de fazla bile gelirdi aslında.
-Hesabı öde hadi, bana gidelim.
-Tamam, sen bir sigara daha yak, sönmeden yanında olurum.
Hesabı ödedikten sonra tam çıkışa yaklaştığımda romantik çiftle burun buruna geldim. Beni görmediler bile, muhtemelen burunların ucunu da görmüyorlardı. Yol verdim, önümden kol kola geçişlerini izlerken beynimin bir köşesi, ben bu adamı bir yerden tanıyorum diyordu.
Dışarı çıktığımda Yeliz’i Mustang’inin kaputuna uzanmış ve gözleri kapalı bir şekilde buldum. Kaldırmak için elimi beline doladığımda beni hızla kendine doğru çekti, ıslak ve alkollü bir şekilde öptü uzun uzun. Kontağı çevirdiğimde yine aynı kükremeyi duydum. Ama duyduğum tek kükreme motordan gelmiyordu. Gaz pedalına yüklendim sonuna kadar.
-Atatürk caddesi 73 numara, dedi.
Gözüm yolda, hafızamdan Atatürk caddesinin güzergahını çağırmakla meşgulken aklımın bir köşesi hala kulüpteki çifte takılı kalmıştı. Son trafik ışığıda yeşile döndüğü anda tek düşündüğüm bir an önce yeşil derinliklere dalmak, mümkünse uzunca bir süre orada demir atmaktı. Yeliz kapıyı açarken sigaramın bittiğini fark ettim. Umarım sigarası vardır, diye düşündüm. Ya da gecenin bu saatinde sigara getirecek bir melek!
Gözümü açtığımda ilk fark ettiğim şey gecenin hala sürüyor olmasıydı. Kendimi kontrol ettim, başım dönmüyordu. Güzel sarhoş değilim, diye düşündüm. Hem başımda ağrımıyordu, perdeleri açabilirdim. Ama oda hala koyu bir karanlığa gömülmüş şekilde uyuyordu. Düşüncelerimi susturup sessizliğin içinde bir nefes alış verişi için kulaklarımı zorladım iyice, hiçbir şey duyulmuyordu. Işığı açmak istedim ama düğmenin yerini bilmiyordum. Ayağa kalktım, el yordamıyla yakınımda dizimi çarpacağım herhangi bir nesne aradım. Aramam sonuç verdi, dizim bir yere çarpmıştı, muhtemelen ahşap bir köşeye. Sehpanın üzerinde elimi gezdirdiğimde elimin çarptığı yerden cılız bir ışık yükseldi. Gece lambası yanıverdi kendiliğinden. Yatağa dönüp baktığımda Yeliz hala uyuyordu. Perdelere doğru uzandım, siyahtı perdeler ve epey kalınmış gibi duruyorlardı. Tereddüt etmeden iki kenara doğru çektim. Hayret, şafak henüz söküyordu ve ben sanki günlerdir uyuyordum ve dinlenmiş bir şekilde ayaktaydım. Halbuki yatalı birkaç saat geçmiş olmalıydı. Yatağa dönüp bir sigara yaktım. Yeliz kıpırtısız bir şekilde uyumaya devam ediyordu, çünkü soluğunu dinlemiştim. Evet, uyuyordu. Sessizce giyindim sigaram biter bitmez. Mustang’in anahtarını başucuna bıraktım. Evden çıkmak için salonu geçmeliydim, salona girdiğimdeyse sağa sola saçılmış boş sigara paketleri, yarım ay şeklinde limon kabukları, boş bir tekila şişesi ve üç adet kadeh beni sorgulayan gözlerle ama sessizce karşıladılar. Şaşkınlığım bir kat daha arttı, sabahları kolay kolay şaşırmazdım ancak dün geceye dair hafıza albümümde tekilaya dair en ufak bir iz yoktu. Tekilayla ilişkilendirebileceğim tek şey nerede ve ne zaman duyduğumu hatırlamadığım bir İspanyol şarkısıydı; Desperado. Sanki şarkıda geçen Tequila Blanco dün gece, her nasılsa salonda vücut bulmuş, vücut bulmakla kalmayarak üç kişinin damarlarındaki yerini almıştı.
İyi de bu üçüncü kadeh kime aitti? Kim içmişti bu kadehten. Tekrar düşünmeye başladım: asansörden çıktık, sağa dönüp ilk daireye girdik. Kapıyı Yeliz açtı ve arkasından ben girdim içeri. Konuşmadan onu izledim, gece dolunay olduğu için ışıkları açmamışta olsa, salonun içini gayet net görmüştüm. Hatta gece susayıp uyandığımda mutfaktaki buzdolabından içecek bir şeyler aradım, su içtim. Salonun ışığını yaktım, diğer kapıdan banyoya girdim, damarımdakileri gidere boşalttım. Işığı kapadım ve tekrar yatak odasına girdim. Ve şimdi sabahın köründe tanımadığım bir kadının salonunun tam ortasında dikilmiş aptal aptal tekila kadehlerine bakıyordum. Başka bir zaman tekrar düşünmek üzere, diyerek tekila kadehleriyle vedalaşıp görüntülerini hafızamın sık kullanılanlarına, bir daha geri çağırmak üzere kaydettim.
Bahçe kapısından çıkınca iğde ağacının kokusu karşıladı beni. Derin derin içime çektim, o kadar derin çekmiştim ki öksürmeye başladım. Ama öksürüğe sebep olan iğde çiçeğinin kokusundan çok, dün gece doz aşımına uğrayan sigara paketleriydi. Eve nasıl döneceğimi düşünerek bahçe kapısını geride bıraktığımda ayaklarımın beni amaçsızca dolaştırdığını fark ettim, hala dün geceyi düşünüyordum. Kafamı kaldırdığımda yüz metre ileride bekleyen bir taksi durağı fark ettim. Umarım hala ayakta olan bir şoför bulabilirim diye düşünerek taksiye doğru yaklaştım.
Eve geldiğimde ilk işim epostalarımı kontrol etmek oldu. Beklediğim cevap gelmişti ve şöyle diyordu:
Gönderdiğinizi henüz okuma fırsatım olduğu için yorumumu ancak gönderebiliyorum. Lafı uzatmadan belirtmek isterim ki sizde ışık var. Ancak tam olarak bir konu bütünlüğü yakalamış olduğunuzu söyleyemeyeceğim. Belki bunun erken bir eleştiri olduğunu düşünebilirsiniz; ancak, ilerleyen dönemlerde anlattıklarınızın yerine ulaşmasını istiyorsanız, biri birinden ayrı gibi duran uçları mutlaka birleştirecek bir yol bulmalısınız. Bunun zamanlamasını size bırakıyorum. Yaptığınız şeyi yapmaya devam edin, anlattıklarınızı tekrar gözden geçirin ve ondan sonra bana yollayın.
Unutmadan bir de şunu eklemeliyim ki ne anlattığınız karşınızdakinin sizi ne kadar anladığıyla sınırlıdır. Bu yüzden henüz işin başındayken bir karar vermeniz gerekiyor. Sizin için önemli olan ne anlattığınız mı nasıl anlattığınız mı? Eğer cevabınız her ikisi de olacaksa, şimdiden söyleyeyim, epey zorlu bir uğraş sizi bekliyor olacak. Özü ve biçimi aynı anda hem bağımsız hem de biri birini tamamlayacak bir şekilde aktarabilirseniz, eşzamanlı yürüyen iki anlatı çıkar ortaya. Hatırladığım kadarıyla bu konuda başarılı olmuş çok fazla insan yok. Başarılı olanlar da zaten unutulmazlar arasında hak ettiği yeri almış durumdalar.
İşin maddi boyutunu lütfen düşünmeyin. Bu konuda elimden gelen her türlü yardımı yapacağım konusunda emin olabilirsiniz.
Şimdiden, anlatacaklarınızı, sabırsızlıkla beklemeye başladığımı bilmenizi isterim.
En içten dileklerimle…
Beklediğimden daha iyi bir cevaptı. Bilgisayarı kapatıp tekrar yola koyuldum. Sana geliyordum, bakalım anlatacaklarımı duyunca nasıl bir ifade belirecekti gözlerinde. Seni epey de özlemiştim, özellikle kokunu. Bu sabah ne kokuyordun acaba? Umarım uyanıksındır diye düşünürken evinin önüne geldiğimi fark ettim. Güneş henüz doğuyordu ve çevrede bir çok şey hala o koyu karanlığın içine gömülü durumdaydı. Bu yüzden pencerene baktığımda ışığının hala yanmakta olduğunu kolayca gördüm. Hayret, bu saatte uyanıktın. Kapıya doğru yöneldiğimde giriş yolunun hemen üzerine park etmiş bir arabanın motor sıcaklığını hissetti bacaklarım. Elim zile uzandı, bir an tereddüt ettim. Başımı kaldırıp gökyüzüne doğru, son bir nefes almak içindi karşına çıkmadan önce ve ben çok heyecanlıydım, son bir kez baktığımda balkonda gördüğüm şey, zilin üzerinde bekleyen parmaklarımın küçük bir felç geçirmesine sebep oldu. Zile basmadım. Bunun yerine bahçe duvarına oturup bir sigara yaktım. Neden bekliyordum ve neyi bekliyordum ben de bilmiyordum. Hatırladığım tek şey sabahın ilk seslerine karışan kapıcının küfürleri oldu:
- Şerefsiz, hem aidatı zamanında ödemezsin hem de sabahın köründe kapına servis istersin!
Bu kadar çabuk olacağını düşünmemişti, kolay olur ama çabuk değil, diye geçirmişti aklından.
Son bir defa daha tarifi okudu, sekize böldüğü misket limonlarını uzun cam bardağın dibinde, içinde kahverengi şekeri erittiği su olduğu halde, ezmeye başladı. Taze nane yaprakları avuçları arasında can verirken bir taraftan da kulağı salondaydı. Naneleri bardağın içine doldurdu, üzerine bir avuç buz, haddinden fazla rom ve birkaç dilim daha limon ekledi. Gözümde büyüttüğüm kadar zor değilmiş, diye düşündü. Zor olmayan sadece hazırladığım içki değil galiba, diye düşündü. İki eli dolu halde salona geçti. İçkileri uzun ve sıcak bir gülümseme karşıladı.
- Teşekkür ederim, çok güzel görünüyor.
- O halde sana içelim! Güzel olan sadece içki değil.
Bu cümleyi kaçıncı keredir kurmuş olduğunu hatırlamayacak kadar çok söylemiş ve çok içmişti. Yanına mı yoksa karşısına mı otursam diye düşündüğü anda kadın kanepede yer açarak sorulmamış soruya hemen yanıt vermiş oldu.
O anda odada içmekte olan iki insanla birlikte kalkan iki kadehin yanında üçüncü ya da dördüncü bir kişi daha vardı. Ama ikisi de diğer kişilerin kim olduğundan ya da nerede olduklarından bahsetmediler.
-Evimi nasıl buldun, diye sordu adam.
-Gayet hoş ve güzel bir evin var. Sana mı ait?
-Evet, bahçeyle birlikte.
Adam konunun daha fazla evine, işine, arabasına doğru meyletmesini istemiyor, diğer taraftan da aceleci görünmek istemiyordu.
-Müzik dinleyelim mi?
-Olur, ama sen seç.
Müzik setine doğru uzaklaşırken kafasında kimi dinlesek acaba diye dönüp duran bir soruyla meşguldü. Müzik setinin yanında geldiğinde, defalarca dinlenip henüz ikinci parçaya geçememekten, aşınmış bir cd gördü. Tamam dedi, ilacı bu!
Kadehler henüz yarılanmışken kadın ve erkek salonun ortasında dans etmeye başlamışlardı ve Michael Bolton’un How am I supposed to live without you şarkısı erkeğin başını döndürmüş, şarkının sözlerinin anlamını bilmediği halde kendi yarattığı atmosferden etkilenmiş, ellerini hoyratça kadının kalçalarında gezdirmeye başlamıştı.
Erkek, fazla mı ileri gittim acaba, diye düşünürken kadın kollarını erkeğin boynuna doladı. Adam işte böyle diye söylenirken içinden, aklına birden yatak çarşafları geldi. Umarım değiştirmişimdir diye durakladı bir an.
Kadın ise odayı yapış yapış, sözde bir romantizm sağanağı altında bırakan şarkıyı duymuyor, duyuyorsa da düşünmemeye çalışıyor, kendini erkeğin kollarına bırakmaktan başka bir şeyi akıl edemiyordu. Söz vermişti kendine, artık bir daha düşünmeyecekti. Ne geceler ne de ilişkiler düşünmeye zaman tanımayacak kadar erken ölüyordu ve bu sefer kendisi ölmemeye yemin etmişti. Erkeğin avuçları iyice terlemişti ve avuçlarını kadının kalçalarında temizlemeye başlamıştı. Bir an için kadınla göz göze geldiler. Erkek, tam zamanı diye düşündü. Kadını kendine doğru çekiyorken gözlerini kapattı. Dudakları buluştuğunda erkeğin gözleri kapalıydı, kadınınkiler ise hala açık, tavandaki bir noktaya bakıyordu.
İşte, diye düşündü kadın, saf bir öpücükle buluşmasına bir karış uzaklıktaydı. Öpüşürken gözlerini kapatıyor, ne güzel…
Erkeğin dudaklarıyla buluştuğunda kontrolü elinde tutamayacak kadar karmaşık duygular içindeydi. Neden burada olduğunu, kolları arasında olduğu adamın kim olduğunu bilmiyordu. Kıyamet isimli kayığın yolcularından biri olduğunu düşündü.
Kolları arasındaki kadını kendine çekerken, her zaman yaptığı gibi gözlerini kapattı ve dudaklarını hafif araladı. Biliyordu ki kadınlar kendilerini öperken gözlerini kapatan erkeklerden hoşlanırlardı. Dudakları içmiş olduğu içkinin tesiriyle iyice aralandı. Zaten bir kadını öpmeden önce mutlaka içki içer, gözlerini kapatır, dudaklarını iyice aralar ve dilini kadının ağzına sokardı. Yine aynısını yaptı. Gözlerini açtığında göreceği manzaradan o kadar emin bir şekilde uzattı ki öpüşmeyi, şarkı bitmiş ve ikincisine geçmişti. Haddinden fazla zaman harcadığını düşünerek gözlerini açtı. Ama geç kalmıştı, kadın ondan önce davranmış, kocaman gözlerle ona bakıyor ama onu görmüyordu. Galiba kadının aklı başka bir yerdeydi. Zaten tanışalı henüz birkaç saat olmuştu ve kolay elde edilen şeyler kolay harcanırdı onun için. Gözü duvar saatine kaydığında bir sonraki buluşması için bir saat kadar daha vakti olduğunu gördü. Umarım fazla uzatmaz diye düşündü.
Öpüşerek gittiler yatak odasına, adam kadının üzerindekileri yırtarcasına asılıyordu. Kadın ona yardım etti. Erkeğin soyunmasına fırsat vermeden elleri fermuarını çoktan bulmuştu.
Hah şöyle, diye düşündü erkek, yola geliyorsun. Hepiniz aynısınız, tek derdiniz sizi tatmin edecek bir erkek ve bu olduğu sürece canınız hiç sıkılmaz. Daha fazla düşünemedi adam, çünkü kadının dudakları buna izin vermiyordu ve kesinlikle kadın adamı dudaklarından öpmüyordu. Düşünme yetisi aklına geldiğinde kadın, bunun için erkeğin sert girişi yeterli olmuş ve oracıkta orgazm olmuştu, üstündeki adamın performans gösterisini izlemeye başladı.
Hoşuna gitti bir erkeğin onu cinsel olarak bu kadar arzulaması. Elleriyle sırtını okşamaya başladı adamın, ağzından çıkan sözlerin farkında vardığında adam çoktan kadının içine boşalmış ve muzaffer bir komutan edasıyla, aptal aptal yanında yatmakta olan kadının gözlerine dikmişti gözlerini.
Nasıl diye sormadı adam, iyi olduğunu biliyordu. Erkeğin bilmediği şey, yanında yatan kadının bir an için kendini bırakmış bile olsa, aldığı zevkin varlık sebebi olmadığıydı. Önemli olan ne olduğu değil nasıl olduğuydu. İkisi de bu sessiz anlaşmadan dolayı rahatlamış bir şekilde ayağa kalktılar ve giyindiler.
Kimin gittiğinin ya da kimin kaldığının hiçbir önemi yoktu. Bu yüzden arabasına bindiğinde geceden kalan hiçbir şeyi düşünmemeye karar verdi. Gece yine uzun ömürlü olmamıştı. Bu yüzden takıldığı kırmızı ışıkta beklerken elinin radyoya uzandığını ve istasyonları karıştırdığını fark edemedi. Farkına vardığındaysa bir cümle geldi aklına: “Canın çok yandı mı sevgilim”?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder