24 Temmuz 2011 Pazar

Sevgiliye Mektuplar





Seni gördüğümde anladım, gözlerin benim mezarım olacaktı. Buluşma saatinden önce gelmek istemiştim, savunma mekanizmalarımı çalıştırmak için. Seni gördüğümde çoktan gelmiş olduğunu fark ettim. Savunma vaziyetini alalı epey bir zaman olmuştu. Sana doğru yürürken gözlerimiz buluştu, acaba sinemada ne var diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bana gülümsedin, ben de sana doğru yürümeye devam ettim. İçime derin bir nefes çekip tutmaya başladım; acaba hangi film oynuyordu?

Yürekten bir merhaba mıydı ilk söylediğin söz yoksa ben mi öyle hatırlıyorum, bilmiyorum. Karşına oturduğumda kokun çarptı yüzüme doğru: çok güzel kokuyordun. İlk buluşmanın şerefine olsa gerek, diye düşündüm. Ne konuştuk, ne anlattık hatırlamıyorum. Eminim senin dün gibi aklındadır.

Ne kadar geç kalmıştık birbirimize, aslında geç kalan ben değildim, sen erken gelmiştin erken doğum yapan bir kadının telaşı içinde. Ellerine baktım, parmaklarına… Ömrümün sonuna kadar kalbimi avucunda tutacak olan parmaklara… Ya da ben öyle zannediyordum, kendi kendimi avutmakla meşguldüm. Yüreğim pencerene konan bir güvercindi sanki, durmadan kanat çırparken, uçup uçmamak arasında tereddüt ediyordu ve sen bu tereddütü okuyordun gözlerimden. Gözlerim bir ipucu ararken yüzünde, aklım acaba diyordu, yine mi uçurumdan aşağı düşürecektim kendi kendimi?

Birlikte içtiğimiz sigara ciğerimin köşesini yakıyorken anlamsız bir bakış attım o güzelim saçlarına. Uzun ve güzel kokan saçlarına. Kedi, dedim içimden kendi kendime. Kedi bu! Tam bir kedi! Biliyor musun ben kedileri hiç sevmem. Nefret etmem ama yine de hiç sevmem. Korkarım kedilerden, ne yapacakları belli olmaz. Severken tırmalarlar insanı, bencildirler ve ben bencil aşklardan usanmış durumdaydım.

Akıcı ve duraklamadan konuştuğunu fark ettim. Bense noktalama işaretlerini bol keseden savurmakla meşguldüm. Meydan okuyordum hayata ve sana. Sen benim için ne ilk ne de sondun. İlacını şaşmaz bir şekilde içen kalp hastasının hassasiyetiyle anladım ki sana giden bütün yollar kapalıydı. Kar altında kalmıştın ve benim yollarını açacak gücüm yoktu. Kim kar yağdırmıştı yollarına, kim girmişti çocuksu yüreğine? Hangi kapılar yüzüne kapanmıştı? Bile bile ölüme nasıl gitmiştin?

İşte tam o anda, hayatına giren tüm erkeklerden nefret ettiğimi hatırlıyorum. Hakları yoktu seni bu kadar incitmeye, öldürmeye. Oysa ben de çok insanın kanına girmiştim, anlamıştım; senin kötü diye bildiğin her şeyin toplamı ben ediyordum. Sana anlatılan her masalın sonundaki kötü ve çirkin kahraman bendim. Ömrünü adadığın bütün güzel ve yüksek şeylerin tecavüzcüsü, genç kızlık hayallerinin hırsızı, çeyizlerini kirleten adam, lanet ettiğin şeytan bendim. Ya bana iman edecek ya da benimle birlikte cehenneme gidecektin. Kalbini çok kırmışlar, biliyorum. Sana ait kutsal ne varsa değersiz kılınmış, biliyorum. O kadar yanmışsın ki acı, içtiğin şarap olmuş, doymamışsın ve içmeye devam etmişsin. Yeryüzünde bir cehennem yaratmışsın hayatına girmek isteyen erkeklere. Altını sürekli günahlarınla beslemişsin ateşin. Ateşe düşmüşken azraili olmuşsun seni kirletenlerin.

Tam da o anda beni görmüşsün, çaresiz ve kimsesiz beni. İşte demişsin, hayatımdaki bütün günahların sorumlusu. İhanet edenlerin Tanrısı olan, şeytanın gör dediği beni görmüşsün. Cehennemi yuva etmişken kendime, seni görmüşüm son anda sırat köprüsünde yürürken. Eğer beni öldürürsen, hayatındaki bütün kötülükleri içime çekerim. Çocukken eline batan dikeni kalbime sokar, en çok sevdiğin sevgilinden ayrılmana sebep olan bütün ihtimalleri bedenimde toplarım. Bütün günahlarını üzerime alırım, bugüne kadar akmış bütün gözyaşlarını içerim bir dikişte. Bütün hayal kırıklıklarının mimarı ben olurum. Bütün kabuslarının başrol oyuncusu, bütün hastalıklarının virüsü, bütün uykusuzluklarının karabasanı, bütün yorgunluklarının sebebi ben olurum. Yarım kalmış kadehindeki kir, söylemediğin şarkının namesi, doğmamış çocuklarının katili ben olurum.

Yeter ki öldür beni! Öldür beni ey sevgili! Öldür ama benimle birlikte öl! Birlikte doğalım yeniden. Hesaplaş artık hayatla, geçmişinle ve benimle.

Öldür beni gözümün nuru! Ben seni öldüremem ama yanında olurum sen kendini öldürürken. Öldür bizi yeniden doğalım birlikte!

Yüzünde acı bir gülümsemeyle yatağından uyanırken başucunda duran kitabın kıvrılmış sayfasını fark etti ve söylendi kendi kendine: canım çok acıyor ve senden başka yaramı saracak başka bir kimse olamaz. Ama bilmelisin ki beni aramaya başlamadan önce kendi kendini bulmalısın. Yakmalısın kendi kendini ateşinle, küllerinden yeniden doğmalısın benimle birlikte.

Sabahı Beklerken




Sabahı beklerken uykusuz bir şekilde

Kim bilir kaçıncı defa yaktığım sigaradan

Derin bir nefes daha aldım

Düşüncelerim izin vermiyor uyumama

Düşünmeden edemiyorum

Düşü ne bilmek için kendi kendimi yiyorum

Akşam hep erken iner benim yaşadığım yere

Zihnimin kabusları doldurur geceyi, hep yalnızımdır; korkmam oysa

Aklıma gelen O’ysa korkmam, geceleyin gelse bile

Tanrı ne yapıyordur acaba şu saatte?

Kendinde korkan ya da seven bu kadar kişi varken

O kimi seviyordur acaba?

Yalnız, kimsesiz ve bencil yaratık!

Artık düşüncelerimden çık!

Gördüğüm rüyalar izin vermiyor uyanmama

Düşünmeden edemiyorum

Rüyalarımda bile O’nu görüyorum

Bazen geceleri sevdiğim oluyor, sabahın ilk ışıklarını beklerken

Radyoda defalarca dinlediğim bir şarkı, yarına duyulan özlem

Kendini hissettiriyor bu koyu yalnızlığımda

Hiçbir şey yok diyorum, olsa da bilemem

Bilsem de niye başkalarına anlatayım ki?

Herkes kendini kendi cehenneminde yaşasın

Benim şeytanlarım bana yeter

Melekler bile henüz uykudayken

Dün izin vermiyor yarına

Yarın olmadan doğamıyorum

Adına yaşamak dense de bu bir rüya

Biliyorum, ölüyorum

Artık hiçbir şeyi sorun etmiyorum kendime

Ne hayat pahalılığı ne de kilo problemi

İçtiğim bir sigara o da bana ihanet etti

Evime de kimse gelmiyor

Ne sen ne de Tanrı

Kendime acımıyorum sakın yanlış anlama

Ben kendi kendimi tarif ediyorum

Sen kendi yalnızlığınla kendi kendini çizerken

Ben kendimi hep sensiz resmediyorum

Aynalar izin vermiyor bakmama

Senin aynada gördüğünü ben duvarlarda arıyorum

Ses olmadan uyuyamıyorum

Kendi yalnızlığımı duyarım diye korkuyorum

Her gecenin sabahına ulaştığım gibi

Korkulardan çekip alıyorum seni

Çocukluğumdan duyduğum bir ninni gibi

Geceye karşı kendim söylüyor

Yine kendim dinliyorum

Acı ama gerçek

Ey hayat sesime ses ver!

Bir Erkeğin Susması




Söyleyecek sözü olmadığından değildir elbette; söyleyip de ziyan etmemek de değildir susmasının sebebi. O kadar çok anlatacak şeyi vardır ki arasından en uygun olanını çekip çıkaracakken bir türlü karar veremez ne söylemek istediğine.

Her erkeğin de devrik cümleleri gibi, devrildiği, dik duramadığı aşkları olmuştur. Susup da konuşamadığı, konuşmadığı zaman işte bu aşkların en acımasızına denk geldiği andır. “Omnes vulnerant ultima necat!”: hepsi yaralar sonuncusu öldürür. Susan erkek genelde son darbeyi almamak için konuşmaya ara verir. Muhtemelen celladının karşısındadır. Daha önce de sevmiştir ama sadece yaralanmıştır. Yine yaralanmak ister, son aşkının celladı olmasını istemez. Konuştuğu anda celladına kurban olacağını biliyordur. Hafif veya ağır, yaralı olarak kurtulmak ister pençesine düştüğü aşığının.

Çünkü erkek yüreği acıları biriktirmeyi sever. Ne olursa olsun kadın karşısında aciz ve çaresiz olduğunun bilincindedir. Bu bilinç onu kabullenmeye, boyun eğmeye götürür. Ölmektense yaralı ya da sakat kalmayı tercih eder. Rakiplerinin arasından sıyrılıp gelmiş olsa da hala bir rakibi vardır kadınının karşısında. Erkek tercih edilendir, kadın ise tercih edendir. Bu kabulleniş ilk insandan bu tarafa gelen bir öğrenilmiş çaresizliktir aslında. Erkeğin genlerine işlemiştir ve kurtulması mümkün değildir. Erkek bu yüzden hastalıklı bir şekilde yaralanmayı sevmeye başlar. Edindiği yaralar, sanki bir savaş meydanında alınmış gibi, yüreğinin acıtmaya devam eder. Erkek, yaraları kanadıkça hayatta olduğunu, acı çektikçe sevdiğini anlamaya başlar. Bu kısır döngü içinde farkına varamadığı bu sürecin bir gün sona ereceğidir.

İşte o zaman erkek konuşmaya başlar. Darbeyi vuranın kendisi olmasını ister. Bu durumda cellat olmuştur. Ama her defasında karşısındakini öldürmez. Bazen de kendi kendisinin kafasını keser, yüreğini söker. Susan erkek öldürmekten korkar. Susan erkek korkak değil, öldürebileceğini bildiği birisini öldürmek istemeyen erkektir. Onu susmaya iten korkusu değil cesaretidir. Öldürmemeyi, yaralamamayı, sakat bırakmamayı tercih eder. Susan erkeği konuşturmayan şey sadece tercih etmesidir. Susmayı tercih etmesi…

Kediye Aşk




En güzel şiirleri derliyorum sana

En güzel gülleri kurutuyorum kapında

Ellerim cebimde şubat soğuğunda

Kapında bekliyorum seni

Kendi ellerimle asmak için

Yine kendi kendimi, bırakıyorum insafına

Aklından neler geçtiğini öğrenebilmek için

İçimi açıyorum içim acıyor

İçimi acıtıyor içtiklerim değil belki

Sözlerin yakıyor gözlerimi

Ağlamak istiyorum karşında

Kim bilir belki acırsın bana da

Acıtmazsın açtım diye içimi

Görmüyor musun bir hayatı seriyorum

Önüne, gel de geç diye

Eşikten içeri, içim sana dünden açık

Tut kapının kolundan kapat üzerine

Ama sen yeni alacağın evin hayalindesin

Evine bağlı bir kedisin

Sahibin yokmuş, hiçbir zaman da olmamış

Kediler dokuz canlıdır ya,

Sen hangisindesin?

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Aşk yer altında artık



Aşk yer altında artık.

Kocamış güvercinler savunuyor artık beni.

Seni aradığım dipsiz kuyularda, seni değil kendi yüzümü görüyorum. Uykularım yarım kalırken, yarım kalmış aşkına inat, şeytandan bir gün daha çalıyorum. Kendini buldukça beni kaybediyorsun. Okuduğun kitaplarda arıyorum seni, yarım bıraktığın şiirlerde. Düşüncelerini işgal edebilmek için kendimi pazarlıyorum Azrail’e. Boşalmış kadehlerde arıyorum seni, söndürdüğüm sigara izmaritlerinde. Geçmişinde olmadığım gibi geleceğinde de olmayacağım, biliyorum; sadece bir gülümseme olacağım beni meze edeceğin aşklarında. Sesin kulaklarımda çınlarken benden ne bir ses ne de bir nefes kalacak teninde. Belki de evinde bir çiçek, bir koku olacak zavallı serseri yüreğim. Canın sıkılacak, kahredip yalnız kalmayı seçeceksin insanların kalabalığında. Seni bu mahşerden kurtarmak isteyen bir tren olacak sözlerim. Senin istasyonuna çok geç kalmış bir tren olacağım sevgilim… Her hüzünlü aşk hikayesinde mutlaka bir tren vardır derken hayatımda bir kere trene bindiğimi hatırlayacağım cenazemi kaldırırken. Nasıl bilirdiniz? Aşıktı zavallıcık, seviyordu… Gömün o halde aşkına yanayım!

Belimden düşen bir pantolondu aşkım sana, üzerime bir beden bol geldi ama kıçım görünüyordu. Sen kıçıma bakıyordun ve gülüyordun bütün doğallığınla. Oysa sevdiğin adamların hiçbirinin kıçı görünmemişti pantolonlarının altındayken bedenleri. Bense siper etmiştim gövdemi aşkıma kutsal kalacağına inanarak kalan ömrümde. Aklım bir karış havadayken kim düşünecekti ki kıçımın açıkta kalacağını. Oysa ben sadece seni sevmişken, sana iman etmişken, bilemezdim aşkımın sende kıyas götüreceğini.

Aşık adam kıyaslamazdı sevdiği kadını başkalarıyla, sadece iman ederdi sevdiğine ve inanırdı. Ben de inandım Tanrı’ya inanmadığım kadar sevdiğime. Oysa sen Tanrıtanımazdın; inandığın tek Tanrı kendi kendindi ve ben senden peygamberlik beklerken aşkının şeytanı olduğumu gördüm, şaşmaz tırpanı boynumu koparırken Azrail’in: Azrail’im oldun farkında değilsin… Değildin…

Sevgilim, cehennem sınırını aştı; gönlüm her adımda yalnızlığının bilinmez duvarlarına tosladı. Seni bulmaya giderken kendimi yitirdim, seni aradığım kimsesiz sokaklarda.

Sadece bir yüz aramıştım halbuki… Gülmese de gülümseyen bir çift göz… Derinliklerinde kendimi görmesem de seni bulabileceğim. Yarım bıraktığım her kitapta, okumadığım her şiir de, gitmediğim her yolda, atmadığım her adımda hep sen çıktın karşıma.

Yok olmak sorun değil, var olamadı yüreğim kitaplığının bir rafında. Yarım kaldı, yetim kaldı sözlerim sayfasını kıvırdığın her kitapta…

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!