29 Ekim 2010 Cuma

Sen yoksun



Bir işkencedir yokluk ve adına hayat dediğimiz bir zorunluluğu yaşatır bize. Korkutucu olan yokluk değildir: yok olmaktır. Her insanın hayalidir ölümsüzlük, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal. Ömür ise bir serap gibi çabucak geçip gider. Yaşamaya sürgün edilmişken insan, aptalca hayal kurar ölümsüzlüğü düşünerek. Yaşadıkça -yaşlandıkça- ölmekte olduğunu düşünmez; hiç aklına getirmez ölümü. Oysa insanın ödülü ölüm değildir: yokluktur en başından beri.

Ama var olmakla tanıştığı için aklına hiç getirmez yokluğun üzerine yapışıp kaldığını. Var olarak yola düşüp yokluk denilen yolculuğa doğru yelken açar. Yaşarken, bilmeden ölümü nasıl sırtında taşıyorsa yokluğunu da götürür kendisiyle birlikte. Oysa yokluğun gölgesidir yalnızlık. Yalnız kaldığında farkına varır insan birgün yalnız yok olacağının. "Birlikte yaşa yalnız öl" sözü kulaklarında çınlar durur.
Artık yalnızlık ölümdür, ölüm ise yokluk. Bu yüzden yalnızdır insan dünyaya geldiği ilk günden beri. Ölüme değil yalnızlığa sürgün edilmiştir ve bu sürgün ancak yoklukla ödüllendirilebilir.

Her hayatın ödülüdür yokluk. Her hayat yalnızlıkla beslenir ve yoklukla son bulur.

Ağa takılan balık gibi yalnızlık ağına takılır insan. Kurtulmaya çalıştıkça her yanını sarıp sarmalar yalnızlık. Hayatın yalnızlığından kurtulmaya çalışan insan, sonu şimdilik bir bilinmez olan, ölüme doğru yol alır. Adına yaşamak denilen yalnızlık yolculuğu tek başına yapıldığı için, çoğu kez tadına varamaz insan yaptığı yolculuğun. Amacı varmak istediği yere bir an önce ulaşmaktır. Yokluğa doğru yol aldığının farkında değildir. Kendinden önce göçüp gitmiş insanların öyküleri de örnek olmaz insanoğluna.
Çoğu zaman acelecidir insan. Yalnızlıktan kaçmaya çalıştığında arkasında yarım kalmış bir rüzgar bırakır. Kendi yarattığı rüzgardan etkilenir, neredeyse kendi gölgesinden kaçmaya çalışır: yalnızlıktan...
Gölgesini arkasında bıraktığı gün yolun sonuna geldiğini anlar çaresizce. Yalnız başladığı yolculuk yalnızlıklar içinde devam etmiş, yalnızlıktan kaçmaya çalışmış ve yolculuğun sonuna geldiğinde ise mutlak yalnızlıkla başbaşa kalmıştır.

Denilebilir ki yalnızlık yokluğun yaşanabilir halidir insan için; ölümün vücut bulmuş hali. Yalnızlığı yaşarken ölümü yaşar insan.
Yaşamak ölmektir yalnız insan için. Yalnız insan yaşamıyordur, ölüyordur aslında.
Yalnız insan için tek yaşanılabilir olan yokluktur.

28 Ekim 2010 Perşembe

KİBRİT ÇAKIYORSUN KARANLIKTA



Kibrit çakıyorsun karanlıkta
badem çiçeklerini görmek için
Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift
sarnıç gemisi gözlerin
Bir iş açacaksın sen başımıza
yangın mı olur artık, bahar mı?


C. Y.

22 Ekim 2010 Cuma


kim ısıtır, kim sever beni daha ?
sıcak eller uzatın bana !
yürek mangalları uzatın bana !
vurulup düşürülmüş çırpına çırpına,
can çekişenler gibi, ayakları ovuşturulan,
sarsılmışım, ah ! bilinmeyen ateşlerle yana yana,
sen peşimdesin, ey düşünce !
adlandırılamaz ! açıklanamaz ! iğrenç !
sen, ey bulutların ardındaki avcı !
yerle bir olmuşum senin şimşeklerinle,
sen alaycı göz, dikmişin gözünü bana karanlıklardan !
yatıyorum öyle,
kıvrılarak, çırpınarak, işkencesiyle
bütün sonsuz ezaların,
vurdun beni
sen ey zalim avcı,
sen ey tanınmaz - t a n r ı ...
vur, daha derine vur !
bir kez daha, haydi vur !
kopar, parçala bu yüreği !
niye bu işkence
körelmiş oklarla ?
neye göz koydun böyle,
usanmadın mı bu insan işkencesinden,
acı vermekten haz duyan tanrı şimşeği gözlerle ?
öldürmek değil istediğin,
yalnızca eziyet, eziyet etmek mi ?
bana - niye eziyet ediyorsun,
sen, ey acı vermekten haz duyan tanınmaz tanrı ?

ha ha !
usul usul sokuluyorsun
böylesi gece yarısında ?...
ne istiyorsun ?
konuş !
üstüme geliyorsun, sıkıştırıyorsun beni,
ha ! çok yaklaştın yanıma !
soluğumu duyuyorsun,
yüreğimi dinliyorsun,
kıskanç seni !
- neden kıskanıyorsun beni ?
git ! defol !
o merdiven de niye ?
içeri mi girmek istiyorsun,
yüreğime tırmanmak,
en mahrem
düşüncelerime tırmanmak ?
utanmaz ! tanınmaz ! hırsız !
ne çalmak istiyorsun ?
ne gözetlemek istiyorsun ?
ne işkencesi etmek istiyorsun ?
sen ey işkenceci !
sen - cellat - tanrı !
yoksa köpek gibi,
taklalar mı ataydım karşında ?
teslim mi olaydım, kendimden geçerek
sevginle - sırnaşarak ?

boşuna !
sürdür batırmanı !
zalim diken !
köpek değilim - avınım yalnızca senin,
zalim avcı !
en gururlu esirinim,
en ey bulutların ardındaki haydut...
konuş artık !
ey şimşeklerin ardına gizlenen ! tanınmaz ! konuş !
ne istiyorsun, ey eşkiya ... b e n d e n ?

nasıl ?
fidye mi ?
ne istiyorsun fidye diye ?
çok iste - böylesi yaraşır gururuma !
ve az konuş - böylesi yaraşır öteki gururuma !

ha ha !
beni - istiyorsun ha ? beni ?
herşeyimle beni ? ...
ha ha !
ve işkence ediyorsun bana, delisin ya işte,
gururumu kırıyorsun işkencenle ?
s e v g i ver bana - kim ısıtır ki beni daha ?
kim sever ki beni daha ?
sıcak eller uzat bana,
yürek mangalları uzat bana,
bana, yalnızların en yalnızına,
buzunu ver ah ! yedi kat donmuş buz,
düşmanları bile
düşmanları özlemeyi öğreten,
ver, evet, teslim et,
ey zalim düşman
bana - k e n d i n i !

kaçıyor !
bu kez o kaçıyor,
tek yoldaşım,
en büyük düşmanım, tanınmazım benim,
cellat-tanrım benim !...

hayır !
gel geri !
bütün işkencelerinle birlikte geri gel !
bütün gözyaşlarım
sana akıyor,
yüreğimin son alevi
seni aydınlatıyor.
gel, geri gel,
tanınmaz tanrım ! a c ı m benim !

son mutluluğum benim ! ...

Namlunun Ucunda Mutluluk



Silahlara karşı hiç ilgim olmadı bugüne kadar. Bugünden sonra da olacağını hiç zannetmiyorum. Yüreği ağzında yaşamaya alıştığım için hayatın bana verdikleri hep yeterli geldi. Daha fazla heyecan ve tehlike istemedi yüreğim.
En son elime silah alışım yedek subaylık yaptığım yıllara rastlar: Bir buçuk yıl maaşlı askerlik. İlk kurşunu sıkışımı hatırlıyorum: Yan yana yere uzanmış birkaç adamdık. Atış serbest komutu geldiğinde - orada her şey için önceden belirlenmiş bir komut vardı ve biz neredeyse komutsuz adım bile atamazdık – çıkacak patlama sesinden korkacağımı bildiğimden ilk tetik düşüren ben olmuştum. Tetiğin boşluğunu bile almama fırsat bulamadan hedef tahtasıyla buluşamamıştı ilk gönderdiğim kurşun.
İkincisinde daha dikkatliydim, nefesimi tutup yavaşça asıldım sağ işaret parmağımla tetiğe. Çıkan patlama sesini daha duymadan biliyordum hedefi vurduğumu. Garip bir zevk aldığımı hatırlıyorum ateş ederken. Hedefler cansız olduğu için sonucunu düşünmeden ateş etmiştim. Zihnim aldığım zevkle tanışırken namlunun ucunda olmak nasıl bir şey olurdu, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama verdiğim cevabın ne olduğu o günkü ruh halimle doğrudan ilgilidir. Namlunun ucundaysanız eğer hedefsinizdir: Canlı hedef! Hedef olmak hoşuma gitmemişti, bu yüzden tercihimi namlunun arkası için kullandım. Ben hedefe nişan alırken hayatında ben de dahil olmak üzere, her insanı namlunun ucuna koyduğunu daha sonra fark ettim.
Hayat ateş etmiyordu insana, kurşun sıkmıyordu üzerine. Ama hep namlunun ucunda olduğunu hatırlatıyordu sana. Namluyu tutan görünmez bir el vardı. Bazen ucuz atlattığım bir kazadan sonra kendini gösterirdi bu el bana. Bazen de ben oyuncuydum sahnede ve üzerime çevrili namlular vardı aydınlatma lambalarının yerine.
Bazen de kendi salaklığımdan olsa gerek, kendimi hedef haline getirirdim kolaylıkla. Yüreğim ağzıma gelirdi hedef olduğumu anladığım anlarda.

Uzun zamandır namlunun parlaklığını görmüyordum, hedef olmaktan kurtuldum diye düşünüyordum. Yüzüme karşı çevrilmiş bir namlu yoktu. Bazı akşamlar ise yıldız kaymalarına benzeyen küçük şimşek çakmaları görünüyordu. Tam da ben başımı başka bir yere çevirirken. Bugüne kadar hep namlular yüzüme karşı çevrildiği için arkamdan beni hedef haline getirecek hiçbir şey yok, diye düşünüyordum.

Nereden bilebilirdim ki uzun namlulu silahların olabileceğini? Yüzüne karşı çevrilmiş olsa bile o kadar uzak mesafeden anlayamazsın hedef olduğunu. Ölümün seni beklediği gibi bekler sabırla, bıkıp usanmadan. Sen rahatça gündelik yaşamına devam edersin, hayal kurar planlar yaparsın. Hatta gelecekten bahsedersin, yaşlanmaktan bahsedersin. Kitap yazma hayalleri kurarsın. O ise seni sabırla bekler. Senin artık hayata alışmanı, tehlike kalmadı diye düşünmeni bekler. Unutur gidersin namlunun ucunda olduğunu, hayattan zevk almaya başlarsın. Artık ne namlu ne de hedef vardır senin için. Hiç ölmeyeceğini düşünürsün, hiç yaşlanmayacağını. Hasta olmak bile geçmez aklından. Hedef olduğunu unutursun. İşte o gün çıkagelir ve elinde tuttuğu silahıyla tam arkandan seni vurur. Önce sırtında bir acı hissedersin, silahın patlama sesi arkadan geldiğinde artık hatırlamışsındır: Namlunun ucu seni hiçbir zaman unutmamıştır. Sana kendini hatırlattığında ise artık iş işten geçmiştir.
Acı olan ne sırtından vurulman ne de hedef olmandır. Acı olan inanmandır: hayata ve sana.

Biliyorum Sana Giden Yollar Kapalı



Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli

Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi…

Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri


C. S.

Ve bana öldür dedi



Çok uzun zamandır süren bir yolculuğun sonunda bıçağı kavrayan parmakları ter içindeyken ve toza bulanarak alkolden kızarmış olan esmer yüzüyle ne kadar zamandır ayakta dikilip durmakta olduğunu bir an bile düşünmeden, kafasında sürekli dolaştırıp durduğu garip ve hastalıklı düşüncelerinin de etkisiyle, elindeki yarı boşalmış içki şişesini masaya bırakarak yüzüme doğru düşünülmeden söylendiği –içtiği zamanlarda genelde düşünmeden konuşurdu- belli olan cümleyi kurdu: Öldür!

O’nun söylediklerini ne kadar ciddiye almalıydım bilmiyordum ama son zamanlarda epey gergin olduğunu, bir kadeh diye başlayıp birkaç şişeyle son bulan yemek sonrası bir tek atma bahanesini alışkanlık haline getirmesinden anlamalıydım.
Elindeki bıçağı senkronize olmuş bir sarkacın hareketiyle sallıyor, bıçağın salınımı ise bıçağın keskin yüzünün bacağının dış tarafına dokunmasıyla sekteye uğruyor, bacağından damlayan kanlar yerde koyu küçük lekeler bırakıyor ve O, bu lekelerden gözünü alamadan bana emrini yineleyip duruyordu.
Ortalama bir insan ömrünün yarısına gelmiş olduğum ve askerliğimi de yapmış olduğum düşünülürse; böyle doğrudan ve yıkıcı hatta yok edici bir emri ilk defa aldığımı ve eğer ömrüm kalan yarıyı tamamlamaya yeterse de almayacağımı size söylemiş olsam eminim ki bana inanırsınız.

Şunu itiraf etmeliyim ki beldenize tesadüfen uğramamıştım. Açıkça söyleyeyim ki aslında belamı arıyordum. Buldum da… Buraya bir hafta önce geldim.Kiralamış olduğum küçük bir minibüsle yol boyunca uzanan zakkumların bir duvar gibi insanların beyaz badanalı evlerinin arasına set çektiği kumsalın, denizle tam orta yerine denk gelen bir yere kamp kurmuştum. Neden minibüs tercih ettiğime gelince; minibüsle dilediğim yerde uyur dilediğim yere giderim ve hiçbir yere konaklamak için bile olsa bağımlı olmam diye düşünmüştüm. Yazın bu döneminde gelen insanların kalabalığı da düşünülürse, işim epey kolay olacaktı ve dikkat çekmeyecektim.

İlk birkaç gün tamamen olaysız geçti diyebilirim. Genelde sabahları erken uyanıp sahilde amaçsızca dolaşıyordu. Marketten aldığı gazete ve dergileri okuyor, öğlenleri aynı yerde yemeğini yiyor, akşam yemeğinden önce mutlaka eve geri dönüyor, üzerini değiştiriyor, olayın gerçekleşmiş olduğu son akşam gitmiş olduğu balıkçı lokantası hariç, her akşam O'nu farklı farklı yerlerde görmeye devam ediyordum.

İki gece önce, evinin önünde koyu mavi renkli bir araba durdu. Birkaç dakika kararsız bir şekilde ve motoru çalışır durumda sokakta bekleyip bir süre sonra evinin önündeki büyük çınar ağacının altına dışarıdan bakıldığında görülmeyecek şekilde park etti.
İçinden elinde küçük bir çantayla uzun boylu, iri-yarı bir adam çıktı. Merdivenleri ikişer üçer tırmanıp kapının önüne geldiğinde kapının açılmasıyla adamın içeri girmesi bir oldu. Kapının uzun zamandır bekleyen sabırsız tok sesi duyuldu kumsalda tek başıma ben sigara içerken. Yanımda sigaramı ateşleyecek bir şey olmadığı için, ucu ucuna ekliyordum sigaraları. Ay dolunaydı ve ben, etrafta cilveleşen bir sürü çift olmasına rağmen gecenin o saatinde kumsalda yalnız başına görülmek istemediğim için koşar adımlarla yürüdüm arabaya.
Evi tam karşıdan görecek bir şekilde, deniz tarafına, evden yaklaşık bir elli metre öteye arabayı park ettim. Balkon kapısı açıktı ve pencerelerin panjurları da kapalı değildi. Adam, yarı çıplak bir şekilde elinde bir bardak olduğu halde çıktı balkona. Kadının ise elinde yarıya kadar dolu bir şişe vardı. Erkeğin bardağını doldurdu, dolmakta olan bardağın içi beyazlaştı; anlaşılan rakı içeceklerdi.

Balkonda baş başa içmelerini ne kadar izledim bilmiyorum. Sıkıldığımı ve uyumak için arabaya girdiğimi hatırlıyorum. Bütün bir haftayı tekrar gözden geçirmek için içkinin düşüncelerimi tetikleyen gücüne ihtiyaç duyuyordum ama açık hiçbir yer yoktu o saatlerde. Sigara yakmak için arabanın çakmağına uzandığım anda duyduğum bir cam kırılma sesi beni kendime getirdi. Arabayı kilitlemeyi bile düşünmeden eve doğru koştuğumu hatırlıyorum. Anahtar hala kontağın üzerindedir, kontrol edebilirsiniz.
Balkonun altına geldiğimde pencereleri kontrol ettim; kırılmış bir cam görünmüyordu. Burnuma gelen kesif anason kokusu beni kendime getirdi. Kırılmış bir rakı şişesi ayaklarımın dibinde yatıyordu. Kulak kabarttım. Herhangi bir ses duyulmuyordu. Merakım korkuma galip geldiğinde ayaklarım çoktan merdivenleri tırmanmaya başlamıştı bile. Kapıya geldiğimde yarı aralık olduğunu gördüm. O ise yırtılmış elbisesi üzerinde olduğu halde, köşeye sıkışmış bir kedinin gözleriyle, elinde sıkı sıkıya tuttuğu bir bıçakla karşısında dikilip duran ve benim bulunduğum yerden göremediğim birine doğru bağırıyordu: Yeter artık, gelme üzerime!
Ne yapacağıma karar veremiyordum ama bir şeyler yapmam gerektiğinin bilincindeydim ve yüzünü hatırlamadığım birisi ise verilmiş en kötü kararın bile kararsızlıktan daha ölümcül sonuçları olduğunu fısıldıyordu kulaklarıma. Kulağıma fısıldayan sese uyup harekete geçmem sadece bir göz kırpma süresi kadar zaman almıştı. Kapıyı tekmeleyip içeri girdiğimde gözlerinde gördüğüm şaşkınlığın farkına varmam ise çok uzun sürmedi. Evet, o an, o gece beni görmeyi beklemiyordu ve görmek isteyeceği en son kişinin ben olduğunu adım gibi biliyordum. Üstelik beni o anda beklemeyen sadece o değildi. Tekmelediğim yarı aralık kapı diğerinin kafasına çarpmış, içtiği içkinin de etkisiyle olsa gerek, yere düşerken alnını yatağın köşesine vurmuştu. Alnından kan sızıyordu ve yerde yüzükoyun kıpırdamadan yatıyordu. Tekrar göz göze geldik. Elinde sallanıp duran bıçak beni gösteriyordu artık.

Anlattığımın ne kadarına inanıp inanmadığınız beni ilgilendirmiyor ancak siz de bilirsiniz ki nasıl bir suçlamayla karşı karşıya olduğumu bilmem gerekiyor ve siz hala bana, gecenin bu saatinde, neden burada bulunduğumu açıklayacak birisi gibi görünmüyorsunuz.
Avukatım gelmeden size anlatacağım ve bu durumu açıklamaya yeteceğine inandığım en son şey; bugüne kadar yüzlerce kez karşılaştığınız, size basit ve sıradan adli bir olay gibi görünen bu durumun aslında çok da karmaşık olmayan bir hikayenin ne başı ne de sonu, belki de tamamını açıklamaya yetecek bir özeti olan, bana söylemiş olduğu şu basit sözcükte gizlidir: Öldür!

Yalnızlığa (S)Övgü




" Yalnızlık ayrı düşmek değildir, sadece veda edememektir. Neyin hayalini kurarsan kur, her hikayenin sonudur yalnızlık. Her zaman karanlık değil bazen parıltılı bir mücevherdir yalnızlık. Yalnızlık arkanı dönmek değildir sadece, serbest bırakmaktır sana hapsolmuş ruhları. "

İlk duyduğumda kulak kabartmıştım, ilgimi çekmişti. İzlemeye çalıştığım diziden bu kadar 'derin anlamlar' taşıyan bir aforizma beklemiyordum doğrusu.
İlgimi çeken yalnızlığa yapılan bir dokunuştan öte, yalnızlığın parlak bir mücevher olabilme ihtimali konusuydu..

İlk kez ne zaman yalnız kaldım, diye sordum kendime. Tam olarak hatırlamıyorum ama, bu soruya ancak şimdi cevap verebilirim: Doğduğum gün. Annemden ayrıldığım ilk gün yalnızdım ve bu yüzden ağlamıştım muhtemelen.
Yalnızlığımın farkına varmam ise ilkokul yıllarıma denk gelir. Bir nüfus sayımı günü, sokağa çıkma yasağının olduğu bir pazar günü hapsedilmiştim yalnızlığa. O zamanlar evin tek çocuğu olduğum için, oyun oynayacak kimse olmaması yalnızlığımla tanıştırmıştı beni.
O zamanlardaki çocuk kafamla, kendi kendime bir şeyin farkına varmış olmamdan dolayı epey sevindiğimi hatırlıyorum. Ama sevincim uzun sürmedi; yalnızdım sonuçta.

Octavio Paz'ı tanımıyordum ve O'nun Milli Eğitim Bakanlığı'nın Türkçe dersi müfredatında yer alıp almadığı konusunda hiçbir fikrim yoktu.
Bu yüzden " ...kendi varlığını tanır tanımaz kişi, bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu anlar, yalnızlığının bilincine varır." sözü bir anlam ifade etmiyordu.
Bense çılgın gibi bir oyun arkadaşı arıyordum, kaçıyordum yalnızlığımdan. Çok oyun arkadaşım olsa da eve hep tek başıma dönerdim. Akşam yatağa girdiğimde hep kendi kendimle konuşur, acaba sabah uyandığımda kendimi ölü bulur muyum, diye hayıflanırdım.

Yalnızlığıma son veren birisini bulmam ise üniversite yıllarıma rastlar. O'nunla ilk karşılaşmam üniversitenin kütüphanesinde olmuştu. Bir akşam kütüphanedeyken, köşedeki masalardan birinde gördüm O'nu. İşte sonunda bulmuştum yalnızlığıma son verecek kişiyi. Gözüm üzerinde gezinirken ismi çekti ilk olarak dikkatimi: El laberinto de la soledad, Yalnızlık Dolambacı. Yazan Octavio Paz.
Kitabı başından değil de, son bölümünden okumaya başladım çünkü 'yalnızlığın diyalektiği'ydi adı ve ben de yalnızlığıma bir çare bulmaya pek hevesliydim.

" Yalnızlık kendini bilmek, kendimizden -yalnızlığımızdan- kaçıp kurtulma isteğidir." diyordu kitabın bir yerinde ve benim de hemen kurtulmam gerekiyordu bu 'yalnızlık dolambacı'ndan. Kız arkadaşım yoktu ve bu gidişle bulacağım yalnızlık üzerine yazılmış kitaplar olacaktı kütüphane köşelerinde.

Üniversitede kaç kez yalnızlıktan kurtulup kaç kez tekrar yalnız kaldım saymadım; ama, bu ceza-yalnızlık sürecini takip eden hep bir arınma bulmuşumdur yalnızlığımın kuytularında.

Şimdi geriye dönüp baktığımda bu yalnızlık-arınma diyalektiğinin ömrümün şu anına kadar yakamı bırakmadığını görüyorum. Neleri denemedim ki? Bulduğum her kitabı okudum, adını duyduğum her filme gittim, beğendiğim ya da beğenmediğim her insanla dost olmaya çalıştım. Ama eninde sonunda yakamı yine kaptırıyordum bu yalnızlık senfonisine. Ve uzunca bir süre bitmeye niyeti yoktu bu senfoninin. Orkestra şefi-tanrı- ne bir es veriyor ne de sonunu getiriyordu çok sesli senfoninin. Klasik müziği -kakafoni- olarak betimlemem de hep bu yüzden olmuştur geçmiş yıllarda. Yalnızlık kakafonisi... Sürekli allegro'dan çalıyordu ve ben andante'ye dönüşeceği günü dört gözle bekler olmuştum.

Müzikten medet ummaya son verişim 'Yalnızlık' diye bir şiiri ilk defa okuduğum güne rastlar Asaf'tan. "Yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir." demişti Özdemir Asaf. Yalnız mı kalmıştım yoksa yalnız mı bırakılmıştım bilmiyorum ancak kağıt kalem kullanmadan kendi kendime mektup yazıp, dönüp-dönüp onu okumuştum. İşte yalnızlığın ötesine geçmiştim, öyle diyordu şair. Keşke 'iyinin ve kötünün ötesi'ne geçmiş olsaydım ilk önce, böyle buyurmuyor muydu Zerdüşt? Özgür insan yıktığı ahlak kurallarının yerine yenisini koyamadığı anda nihilizme saplanıp kalmaz mıydı? Sonu belli olmayan, karanlık ve yağmurlu bir sokak değil miydi nihilizm?
Nihilizmden kaçıp duruyordum ve yalnızlığımın ödülü arınmayla tekamülümü tamamlayıp, bir an önce, birlikte olmalıydım.

Uzun zamandır cezamı çekiyorum, üçün çizgilerini görmek istiyorum artık. Sen-ben diyalektiğinden sıkıldım, senteze konu olmak istiyorum. Sen, ben ve biz sentezine.

Şairlere öykünmeye başlamam yalnızlığıma sunduğum bir tezdi aslında. Çünkü yalnızlığın yankı bulduğu insanlardı şairler.

" Fakat seni yoktur yankılayan kimse... Şair, sen de işte böylesin! " derken Puşkin, yalnızlığın gerçek bekçilerinin şairler olduğunu anlatmaya çalışmamış mıydı?

" Boş siz'i yürekten sen'le " değiştiren, " Seni nasıl seviyorum, diyor kalbim " diyerek 'siz'i 'sen'e çeviren, yalnızlık döngüsünü kırmaya çalışan en yalnız kişi değil midir şair?

Kendini tanıyan, en azından tanıdığı iddiasında olan insan, tekamülünün sona erdiğini düşünüyorsa yalnız kalmayı seçmemeli, -kendini yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturmamalı-dır.

Yalnızlığını, bir kuşun kanatlarını taşıdığı gibi, sırtında taşımalıdır insan. Her kanadın nasıl ağırlığı varsa bir kuş için, yalnızlığın da ağırlığı vardır insanın omuzlarında. Bu ağırlık bir yük gibidir. Ağırlığı olan kanatlar nasıl uçurursa kuşu, insanın ağırlığı olan yalnızlığın da insanı uçurması gerekir. Bizi uçuran bir yüktür, bir ağırlıktır bu. Özgür olmamızı sağlayan bir yüktür yalnızlık. Bir araçtır yükseklere çıkmamız için.
" Uçurumu sevenin kanatları olmalı."

Umarım bu sövgüm senin yalnızlığında yankı bulur da şair olmaktan kurtarırsın beni.

Öldür Beni Ey Sevgili



Kabul etmiyorum yaşamayı
Çünkü daha doğmamışım
Seni görmeden önce
Yokluğun terbiye ederken gönlümü
Varlığın kör etmiş iki gözümü

Öldür beni, öldür iki gözüm
Öldür ki varlığım sende son bulsun
Duyulmasın dudaklarımdan tek bir sözüm
Ama unutma ki doğarsam ben yeniden
Acımadan sen, yine de öldür beni
Yok et imansız aşkıma inat
Bu ruhsuz, sensiz cesedi
Ağır geliyor sen yaşıyorken
Sensiz olunacak bir hayat

Artık yeter çok yaşadım sensizliği
Az mı koştum sana, bil ki çok yoruldum
Her gidişinde öğrendim kimsesizliği
Yalnız burakma, öldür beni ey kadınım!

Asal Sayı



Bir,
Gel gönlüme gir.
İki,
Acaba beni sever mi ki?
Üç,
Sensizlik inan ki çok güç.
Dört,
Ateş sarmış bacayı, hemen kapını ört!
Beş,
Gel benim gönlüme, evime yerleş.
Altı,
Sensizlik, yalnızlık dumanaltı.
Yedi,
Piraye eti yedi.
Sekiz,
Acaba yine mi ben sensiz?
Dokuz,
Artık sen ve ben yokuz!
On,
Ve mutlu son!

SENCİLEYİN



Bana hep, ben dedin
kendini anlattın ya;
bir gün sana
ben diyeceğim,
aslında ‘sen’i çok sevmiştim.
Seni değil,
kendimde bulduğum ‘sen’i sevmiştim…
Bir gün bana, ben dedin.
Ben derken ‘sen’den bahsediyordun,
anladım.
Üzüldüm belki ama, umursamadım.
Çünkü sana her ‘ben’ deyişimde
bir ‘sen’ vardın
ama sen değildin,
kendindi anlattığın.
Anladım belki de...
Ama şuna inan ki:
‘Ben’ derken hep
'Sen'den bahsediyordum.

Yarım Kalmış Bir Öykü




14.08.2001


Buradaki ilk günüm. Neredeyse sekiz ay oldu, sanki sekiz yıldır buradayım gibi. Otuz-kırk metre yükseklikte, üzeri düz olan bir alandayız. Benden başka altmış üç kişi daha var. Şehirle tek bağlantımız telefon ve günde üç defa gelen yemek kamyonu. Şehir etrafı yüksek dağlarla çevrili dümdüz, elli-altmış kilometre genişliğinde, bir ovaya kurulmuş. Ülkenin en doğusu neredeyse.

Şafak sabah dörtte söküyor. İlk nöbetimde epey şaşırtmıştı bu durum beni. Sabahın dördüyle öğlen oniki arasında uyuyorum. Okuyacak birkaç kitap dışında hiçbir şey yok buradaki dünyadan sıyrılacak.

Arada bir dürbünle etrafı seyrediyorum. Müfrezenin etrafı dikenli tellerle çevrili. Yedi kule var. Kuzeyden Murat Nehri geçiyor. Yazın ortasında olduğumuz için suyu toprağın altına çekilmiş. Kirli ve bulanık akıyor. Çobanlar sürülerini getiriyorlar Murat'ın kıyısına.

Dün gece dikenli tele yüz metre mesafede yanan bir ateş ve elleri tüfekli üç-dört kişi görüldü. Mangayı kamyonla yolladım. İki korucu ve iki çoban, Doğubeyazıt'tan sürü getirmiş satmak için mal pazarına. Yeterince uzağa gitmeleri için uyarıldılar.

Güneş tam tepede yakıp kavuruyor. Her taraf alabildiğine kurumuş, sararmış otlarla çevrili. Kesilip oraya buraya yığılmış.

Buranın havası bir garip; hiç nem yok. Vücudum bir gün içinde karardı. Hava insanın üzerine yapışmıyor. Toprak da bir garip, rengi toprak rengi gibi değil sanki. Kupkuru, ayağının altında hemen dağılıyor.

AYNALARDAN UZAKTA



Şimdi en açık renginde gözlerin
Şimdi benimlesin tüm kaygılardan uzak
Anlatılmaz bir şey var aramızda hazin
Şiir gibi bir şey seninle yaşamak

Bulutsuz bir gökyüzüdür güzelliğin
Yıldızların en parlak olduğu zamansın
Denizlerim senin kıyılarında sakin
Bırak ellerini avuçlarımda kalsın

Çirkin olan,fena olan ne varsa unut
Gözlerimin söylediği şarkıyı dinle
Ellerimizde sevgi içimizde umut
Bütün iyilikleri paylaşalım seninle

Aşkın büyülü sesini duyuyor musun
Şimdi onun gülleri açan güz bahçelerinde
Gitme ki günlerimiz gecelerimiz olsun
Çoban kulübelerinde balıkçı kahvelerinde

Varlığın dudaklarımda bir bal tadı
Yokluğun en korkuncu ölümlerin
Senden başka dindiren olmadı
Acısını içimde kanayan yerin

Benimle kal zaman bitinceye kadar
Benim ol yüzyıllar ve çağlar boyunca
Bir ömürdür seninle geçen dakikalar
Ölümden güçlüyüm sen yanımda olunca

Şimdi öyle büyük ki beraberliğimiz
Nabzın benim bileklerimde vurmakta
Artık bütün kaygıların ötesindeyiz

Benimle en güzelsin aynalardan uzakta


Ü. Y. O.

Düşünce...



Düşünmek kadar kolay ve öğrenilmeden yapılan başka bir etkinliği yoktur insanın. Düşündüğünün ilk farkına vardığı andan beri, kendisini bırakır insan beyninin içindeki seslere. Benim ise şu günlerde düşünmekten başka yapabildiğim hiçbir şey yok. O kadar ucuzdur ki düşünmek, insan sadece hayatta kalmak için harcadığı enerjiye ihtiyaç duyar düşünürken. Ama bazen çok pahalıya patlayabilir bu düşüncelerin sonuçları.

İçimden gelen ses böyle diyordu bana; düşün! Maliyet hesabı da yapmış değildim düşünmeden önce. İçtiğim birkaç bardak su yeterli gelir diye düşünmüştüm. Düşünmek için bile insanın düşünmeye ihtiyacı varmış. Ne düşüneceğini bile bilmeden düşünmek, sadece düşünmüş olmak için düşünmek. Düşüncenin nesnesi olmadan düşünmek…
Bu yüzden düşüncenin kendisini, daha doğrusu düşüncemin kendisini yine düşüncemin nesnesi haline getirmeye karar verdim. Bu durumda dış etkenlerden elimden geldiğince bağımsız tutacaktım zihnimin oyun sahnesini. Dekorlar, oyuncular, ışıkçı ve hatta suflör bile ben olacaktım. Oyunu yazan zaten bendim, sahneye koyan da ben. Merak ettiğim düşüncemi doğuran yine benim kendi düşüncelerim miydi yoksa bana etki eden olayların bende bıraktığı etkiden bağımsız olarak bu olayların kendisi miydi bilmiyorum. Tek bildiğim, düşündüğüm diyelim, düşünmek zorunda olduğum ve düşünmeden yapamadığımdı.
O kadar çok konuşuyordum ki kendi kendimle, bazen karşımdaki insanın verdiği cevap bile ilgimi çekmiyor olurdu. Onun yerine ben cevaplardım kendi sorduğum soruyu. Çoğunlukla daha soru sorulmadan cevabını biliyor olurdum.
Konuşmaktan sıkıldığımı hatırlıyorum başkasına sorduğum sorulara kendim tarafından cevap verildiğini fark ettiğim Akdeniz’in o koyu ve ay ışığıyla yıkanmış geç başlayan ağustos akşamlarında.
Eline ilk içkiyi alan herhangi bir şeye kadeh kaldırarak akşamın ilk can alıcı cümlesini kurma cesaretini gösterip konunun nerelere kadar uzanacağını bilmeden beynini o güne kadar döllemiş olan düşüncelerin de etkisiyle geceye ilk balıklama dalışı yapardı korkusuzca.
Etrafındakiler ise aşırı alkolden kızarmış gözlerinin de etkisiyle hemen oracıkta her türlü konuda hemfikir olma potansiyelini içlerinde taşıyarak kadehlerini başlarına dikerlerken bir gözlerini kapatıp bir gözlerini mutlaka açık bırakarak ve açık kalan gözleriyle içki içmekte oldukları kadehin dibinden ilk nutku atan kişinin yüzünü görmeye çalışırlardı.
Düşüncenin döllenmesi işte böyle başlardı Antiphellos’un ağustos gecelerinde denize doğru göz kırpan dolunayın yakamozları eşliğinde. Bin bir milletten her insan o ay ışığı altında, elleri içki kadehlerine sımsıkı kilitli bir şekilde denize ve yakamozlara bakarak diğer insanlarında kendisiyle aynı şeyleri düşünüyor olduğuna yemin edebilirdi.
Ben de yemin edebilirdim, ettim de. Ama benim yeminim insanlarla hemfikir olma potansiyeli üzerine değil de, genelde uyuşmuş beyinleri bir hizaya sokmak adına seyredilmiş filmlerden ya da okunmuş kitaplardan yapılan alıntılar üzerineydi. Bana şahitlik edecek gökyüzünde asılı duran aydan ve kayaları dövüp duran denizden başka bir şey yoktu. Her şeyden önce ben bir yerliydim. Yerim ise ne doğup büyüdüğüm şehir ne de gezip dolaştığım herhangi bir kasaba sokağıydı. Benim yerim, adresini sadece ve sadece benim bildiğim, insanların genelde her gece gördükleri rüyalarında uğrayabildikleri ve gündüz uyandıklarında hatırlamadıkları, akıllarına kötü bir düşünce geldiğinde şeytana küfrederek uzaklaştıkları zihnimin içinde çakılıydı. Bir kıymık gibi hem de. Orada olduğunu bilirsin, hissedersin ama gösteremezsin.
Zaten hemen bir oturuşta bunu size göstermeye de niyetim yok! Bir süre daha oynamanız gerekecek yönetmeni olduğunuzu zannettiğiniz ama ancak oyuncusu olabildiğiniz bu düşünce oyununu.
“Cogito, ergo sum!” yerine keşke “Vivo, ergo bibo!” demiş olsaydı Descartes ve beni bu kadar düşünce oyunuyla uğraşmak zorunda bırakmış olmasaydı.
Bu yüzden mi içkiyle başlıyordu acaba eskiçağ filozoflarının düşünme ibadeti? Düşünmeyi kolaylaştıran sebeplerden biri miydi içki içmek? Acaba Freud bilinçaltı-rüya incelemesini yaparken hiç içkiye de yer vermiş miydi araştırmalarında?
Bütün bunları bir çırpıda bilmeye nasıl sizin hakkınız yoksa benim de anlatmaya hakkım yok. Özgürlüğünüzün gardiyanı yaptığınız düşünme yeteneğinizle bir süre daha kapalı kalmanız gerekiyor beyninizin içinde dönüp duran soru girdaplarıyla. Bir süre daha düşünmeniz gerekiyor çekeceğiniz acıyı. Bir süre daha kendi kendinize konuşmalı, bir süre daha kendi kendinizin celladı olmalısınız. Ama kendinizi öldürmeden yaşamaya devam etmelisiniz bu hayatı. Düşünceleriniz de bile olsa, istediğiniz her şeyi yapamadığınızı öğrenmelisiniz kendi başınıza.
‘Uzadıkça kısalan tek şeyin’ ömrünüz değil, aslında düşünceleriniz olduğunu bilmelisiniz. Hayatı reddetmeden önce düşünceyi reddetmelisiniz, eğer yapabiliyorsanız. Bunu yaptığınız gün etrafınızda içki içen insanların bir gözlerinin kapalı diğer gözlerinin açık olduğunu göreceksiniz. Ama düşünceyi reddeden onlar değil, siz olacaksınız.

Bir insanın sonu ancak böyle olmalıydı. Bir insan ancak böyle son bulmalıydı bu dünyada.

İsa’nın sonu düşüncelerinden dolayı olmamış mıydı?

Ve biliyor musunuz, O'nun bir Salome’u yoktu!

BİR PINARSIN İÇİLEN AMA HİÇ KANILMAYAN



Bir pınarsın içilen ama hiç kanılmayan
Seveni yanıltmayan, sevince yanılmayan
Özlenen sen, özleyen sen, özleten sen
Varken doyulmayansın, yokken dayanılmayan


Ü. Y. O.

BİRGÜN ANLARSIN



Bir gün anlarsın hayal kurmayı;
Beklemeyi, ümit etmeyi.
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi.
Lanet edersin yaşadığına...
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın.
O zaman bir çiçek büyür kabrimde, kendiliğinden.
Seni sevdiğimi işte o gün anlarsın.


Ü. Y. O.

GÖZLERİM GÖZLERİNDE



Hep böyle çocuksu mu bakar senin gözlerin?
Hep böyle içinde uzak bir ışık mı yanar?
Bakışlarında beni dinlendiren bir şey var;
Kıyısındaymış gibi en sakin denizlerin...
Bir yelkenliyim şimdi ben senin limanında
Fırtınalardan geldim sende dinleniyorum.
Bu huzur, bu sessizlik hiç bitmesin diyorum;
En eşsiz dakikalar sürsün senin yanında...
Hiç yumma gözlerini, ışığın eksilmesin,
Gündüzüm aydınlığım, ipek böceğim benim!
Güz bahçemde açılmış o son çiçeğim benim!
Yorgun kalbim seninle elem nedir bilmesin;
Ayırma gözlerimden çocuksu gözlerini,
O sakin o yalansız, o kuytu gözlerini


Ü. Y. O.

Baş Ağrısı



Çok düşünmekten midir bilinmez, zaman zaman her insan gibi benim de başım ağrır. Bu gece de başım ağrıyor. Dünyaya gelmenin verdiği acının yanında bir baş ağrısını sıralamaya koysaydım galiba gülüp geçerdiniz bana. Nedensiz yaşıyor olmak en büyük ağrıyı yaşatır insana. En azından ben bunu yaşıyorum.
Başımın ilk ağrıdığı yılları hatırlamaya çalışıyorum. Aklıma gelen yirmilik dişlerimin zamanından çok önce çenemi delmeye başlamasıydı. Bir de ben sizin gibi nefes alamıyorum; burnum izin vermiyor buna. Yuttuğum hapın çetelesini tutmadım ama, şunu diyebilirim ki en az yalan kadar tehlikeli bu baş ağrısı. Adına hayat dediğimiz, zorla bize içirtilen ilaç kadar zoraki ve kesin.

Yalanla tanışmam da aynı zamana rastlıyor. Leylekler tarafından getirilmediğimi aklımın ermeye başladığı ilk yıllarda keşfettim. Yalanla, herkes nasıl tanışır bilmem, ben ailemde tanıştım.
Duyduğum ilk yalan sevgi üzerine söylenmişti. Şiir gibi gelmişti bana, başımı döndürmüştü. Yalan olduğunu anlamam, annemin ıslak gözlerle beni öperek ilkokula uğurladığı o karlı ocak ayına rastlar. Yedi yaşındaydım, oyun oynuyordum ve terliyordum ama hiç yorulmuyordum. Terleyince su içmemem gerekiyordu ama ben herkese inat terliyken farkına varıyordum suyun tadının. Oysa su tatsız ve kokusuz olmalıydı, öyle anlatmıştı ilkokuldaki öğretmenim. Hiç kimse yalan söylemezdi ve yarınlar hep umutla doluydu. Eve geldiğimde soba mutlaka yanıyor olurdu ve ben hiç üşümezdim. Ama nedense, bizim evde sobaya odun yetişmezdi.

Sekiz yaşındaydım ben ilk yalanı söylediğimde. Çok utanmıştım, yüzüm kızarmıştı. Ama bilmiyordum ki bu ne ilk ne de son söylenen yalan olacaktı ömrümün sonuna kadar. Yine de çoğu kez imdadımıza yetişiyordu bu yalan. Neden yemek yemiyorsun diye sorduklarında, çukulata yediğimi söyleyemez, karnım acıkmadı ki derdim.
Babamında canı istemezdi bazen bizimle kahvaltı etmeyi. Bazen başı ağrırdı, konuşmazdı bile bizimle. Çok üzülürdüm başı ağrıyor diye. Birgün yine başı ağrırken, annemin ağladığını gördüm. Ne oldu diye sorduğumda; yok oğlum bir şey, babanın başı ağrıyor dedi. Halbuki babamın başı ağrımazdı benim sorularıma cevap verirken. İşte, bunun adına yalan derler, bazen insanlar çok sevdiklerinden yalan söylerler.
O halde dedim, babam bizi sevmiyor. Hayır derdi annem, seviyor ama söyleyemiyor. Hayır derdim, bunu kabul edemem, babam yalan söylüyor. Oysa babalar meleklerle peygamberler arasında bir yerdeydi o zamanlar. Anneler ise tanrıydı gözümde. Şeytanı öğrendiğimde ise annemin tanrılığı hala hüküm sürüyordu küçücük bir odun sobasıyla ısıtılan evimizde ve babam şeytan olmuştu sadece. Şeytan da emekli bir melek olduğuna göre, babam hala masumiyetini koruyordu küçücük çocuk beynimde. Ama sevgi kirlenmişti bir kere. Gerçek olsaydı kirlenmezdi sevgi ve haftasonları uyandığım kış günlerinde bahçemize yağan kar gibi beyaz kalırdı.

Aşktan bahseden yoktu o günlerde. Ben aşkı siyah beyaz Türk filmlerinde duydum ilk kez ve televizyon haftanın sadece iki ya da üç günü yayın yapıyordu. Herkes aşıktı ve olabilirdi de. Uzun siyah saçlı kız, hiçbir şeyi olmayan adama deli gibi aşıktı ama aşkı ancak filmin yarısına kadar yaşayabiliyordu. Mutlaka bir başka adam çıkıyordu uzun siyah saçlı ve uzun kirpikli kadının karşısına. Terkedilen hep erkekler oluyordu filmlerin sonunda, gururlu ve onurlu ama beş parasız erkekler ve terketmeden önce mutlaka başı ağrıyor olurdu siyah ve uzun saçlı kadınların.

Benim bir daha başım ağrımayacak diye söz verdiğimi hatırlıyorum kendime seyrettiğim ilk siyah beyaz aşk filminden sonra. Ama şimdi hatırlıyorumda hayatım o kadar başı ağrıyan insanla dolu ki başım ağrıdığında, iyiyim hiçbir şeyim yok diyecek kadar sağlıklı hissedemiyorum kendimi.
Gecenin bu saatinde gözümü kör edercesine beynime saplanan ağrıyı tutup elimle çıkarıverecekmişim gibi hissediyorum kendimi.

"Hiçbir şey yok, olsa da bilemeyiz, bilsek de başkalarına anlatamayız!" cümlesi, ne güzel bir mutluluk reçetesi olurdu başı ağrıyan bir insan için. Başım ağrıdığı için bu kadar anlatmak zorunda kalmazdı kendini. Başım ağrıyor derdi, olur biterdi!

"Beni seviyor musun?"

"Çok, hem de çok seviyorum!"

"Ne kadar çok?"

"Başımın ağrısı kadar..."

"Ben olmazsam üzülür müsün?"

"Çok, hem de çok üzülürüm!"

"Ne kadar çok?"

"Başımı ağrıtacak kadar..."

Bayram Sabahları Üzerine Bir Deneme



Annem mutlaka herkesten önce uyanır, kahvaltıyı hazırlar, hepimizi uyandırdıktan sonra en son kendisi otururdu masaya.
Ama önce daha güneş doğmadan camiye giderdik babamla. İlk camiye kaç yaşındayken gittim hatırlamıyorum ama hatırladığım tek şey o gün aklımın ermediğiydi tanrı kavramına.

O günlerde kavramın bile ne olduğunu bilmeyen bir çocuk için tanrı kavramı, ilkokulda fizik problemleri çözmeye çalışmak gibiydi galiba. Daha kendini bile tanımamış bir çocuğun tanrıyla ilk buluşması bir camide gerçekleşmişti. Alınlar yerdeyken gözümün ucuyla duvarın arkasında kim var acaba diye sorduğumu hatırlıyorum kendime. Acaba bizi görüyor mu? Günah işlesem alnıma yazılır mı? Her işlediğim günahtan sonra aynada alnımı incelemem bu döneme denk gelir. Alnımda yazılı bir şey göremediğimden dolayı hep beni izleyen bir göz hayal etmişimdir; tanrının gözü.

Bunu ilk düşündüğümde, muhtemelen geceydi ve ayın on dördüydü, ay imdadıma yetişti. İşte, tanrı vardı ve olmaması düşünülemezdi bile, ay aracılığıyla biz insanları izliyordu. Ay tanrının gözüydü. Gündüzleri gözükürdü bazen, gündüzleri de izlerdi beni. Onu göremediğim zamanlarda ise ki bu zamanlarda tanrı hep kızgın olurdu, güneş imdadıma yetişirdi. Tanrının gözü güneş olurdu, kızgın bakardı bana. Bu yüzden her çocuğun aksine, geceleri değil gündüzleri daha çok korkardım tanrıdan. Gündüzleri işlediğim günahların çarpanları daha fazlaydı, daha çok zaman geçirmem gerekirdi cehennemde eğer gündüz bir günah işlediysem. Geceleri tanrı sakinleşir, cezalandırma işini gündüze bırakırdı. Bu yüzden mi insanlar geceleri daha çok günah işler? Bu yüzden mi gecenin karanlık örtüsüne daha çok ihtiyaç duyarlar?

Bilmiyordum, anlamıyordum. Bilmem de pek mümkün değildi zaten. Ama şunu hep merak etmişimdir; neden tanrı biz insanları korkutuyor? Neden tanrının bayramlarında bile insanlar cehennemden, cennetten yani öteki dünyadan bahsedip duruyorlar? Yaşamak için ölmek bir zorunluluk mudur? Hiçbir zamanda yanıtını bulamadığım bir sorudur bu. Hatta üniversitede bile sordum durdum aynı soruyu hem kendime hem de profesörlere, ama onlar da bilmiyordu.
Yoksa insanlar kendileri mi, uydurmuştu tanrıyı? Bir çeşit günah çıkarma ayini miydi, bir çeşit rahatlama durumu muydu adına tanrı dediğimiz şey?
Öyle ya, insanları gütmek için adına devlet denilen yapı yine insanlar tarafından insanları korumak adına yapılmamış mıydı? Yoksa gücü elinde bulunduran azınlık bir sürü tarafından mı icat edilmişti çoğunlukta kalan sürüyü gütmek için? Eh işte, tanrı da böyleydi herhalde; en büyük günahları işleyenler, aynı günahları başkası işlemesin, kendileri zarar görmesin diye bir tanrı yapıvermiş oracıkta ve mesihleri aracılığıyla sürüyü gütmeye başlamışlardı. Tanrı böyle doğurmuştu kendini insandan.

Evet, tanrı insanı yaratmıştı ama varlığının bilinmesi için o yarattığı zavallı insanlara ihtiyaç duyuyordu, kavramsal olarak var olabilmek ve varlığını diğer insanlara duyurabilmek için.


İnsana ihtiyaç duyan bir tanrı olabilir miydi? Elbette olamazdı, olsaydı zaten tanrı olmazdı. Bu sorun da tanrı insanı kendi suretinden yarattı, ile çözüme kavuşturuldu. İnsanda tanrıdan bir parça vardır, her şey tanrıdandır. O halde neden çamurdan ve topraktan var edilen biz insanlar oluyoruz? Yok muydu elinde çamurdan başka bir malzeme? Bak işte topraktan geldik toprağa gidiyoruz, ne kadar da boktan bir durum! Keşke ışıktan gelip ışığa gitseydik, çamur ve pislik olmasaydı yaradılışımızda. Keşke bu kadar bencil olmasaydı bizi yaratan anne ve baba, bize sorsaydı var olmak istiyor musunuz diye.

Bir bayram sabahı neden bir insanın aklına bunlar gelir? Yalnız olduğu ve sayıkladığı için herhalde. Kapısını çalan olmadığı için, sıkıldığı ve vakit öldürmek istediği için… Vakit öldürmek için insanın boş vakit yaratması gerekir önce. Tanrı da böyle bir günde yaratmış olmasın bizleri? İşte tanrı da vakit öldürmek adına ya da sıkıldığı için çokça, yalnız olduğu bir bayram günü yarattı bizleri. Öldürmek için yarattı ve bununla yetinip mutlu olmamızı istiyor.


Soru: “ Ya var olmamış olsaydınız ne olacaktı?”. Ne olacaktı;sana ihtiyacımız olmayacaktı. Kendi varlığına anlam katabilmek için biz zavallıları sürgün ettin yaşamaya.

Bütün bunlar bayram sabahları geliverir insanın aklına. Kapıyı çalan kimse yoktur, çalan olsa da sen açmazsın. Çünkü yalnızlığını kimseye göstermek istemezsin. Ama bilmiyorsundur ki sen de bir zamanlar çocukken, bir bayram günü, kaç yalnızın kapısını çalıp da cevap alamamışsındır… Bir sonraki bayrama kadar.

Kimbilir Kaç Kişi Seni Sevdi




Kimbilir kaç kişi senin zarif hallerini sevdi
Kaç kişi güzelliğini sevdi
Belki gerçek aşkla; belki değil

Ama bir tek kişi seni sevdi.
Bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi.


W. B. Y.

Kafeste Güvercin



Bir mayıs günü ölmek isterim, bahar olsun,
iğde ağaçlarının kokusu burnumdayken
Çok çalışıp az yorulmuşum,
ama biraz da yaşlı olayım ölürken
Evde beni bekleyen bir yürek,
belki de birkaç tabak yemek
Ama ille de oğlum olsun, delikanlı
Bankada küçük bir borç, esnafa biraz selam kalsın
Evdeşim merak etmiş, geç kaldım diye
İş çıkışı birkaç tek atmışız arkadaşlarla, hüzünlenmişim
Canım hiç istemiyor yemek yemeyi,
halbuki aşkını ısıtıp beklemiş beni saatlerce cancağızım
Öylece uzanıvermişken kanepeye,
göz kapaklarım ağırlaştı
Birden uykuya daldım
O kadar yorgunum ki
baş ucuma konan güvercini göremedim
güvercin birden uçup gidiverdi kafesten
kalakalmışım giderken

Sevi Yorumu




Bile bile öleceğimi yaşamak gibiydi seni sevmek
Seni sevmek terlemek gibidir yaz sıcağında
Seni sevmek aç birini doyurmak,
beş parasızken
Seni sevmek tanrıya inanmak
var olmadığını bile bile
Seni sevmek umut etmek
işkenceyi uzatarak bile bile
Yalan söylüyorsun, diyor cellat
kızgın demiriyle göğüsümü dağlarken
İtiraf et, diyor
sevmedin
Yüzüne tükürüyorum son nefesimde
pezevengin
Sevdim ve seviyorum, köpekler de aşık olur
Keskin kılıcı başımı keserken,
seviyorum(du)!


Varsıl



Seni sevmek,
yaşarken ölümle yaptığım bir dans gibiydi.
Gözlerin ucu keskin bir kör bıçak,
sapladım durdum yüreğime.
Saçların acını yüreğime vuran bir kırbaç.
Ama ille de sen olsun
sana yürüdüğüm yollar.
Sonunda seni bulamamak olsa da
mutlu ölür bu avcı,
kendini kurban ederken yokluğuna.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Seni Sevmek Gibi



Seni sevmek felsefe yapmak,
hiç gelmeyeceğini bildiğin birini beklemek gibi.
Seni sevmek Sisifos’un görevi,
her şeye yeniden başlamak gibi.
Seni sevmek bazen bir kuşun kanadında,
ama kuş Zümrüdüanka;
genelde Kaf Dağı’ nın hemen ardında.
Seni sevmek binbir gece masalı.
Her gecenin sabahında, boynumda yağlı ilmek,
yatağım idam sehpası.
Seni sevmek rakı masası.
Tabakta ben, yanımda rus salatası.
Seni sevmek peynir-ekmek,
yanına bir de çay gerek.
Senin derdin şekersiz içmek.
Seni sevmek sabah simidi,
dökülen susamları ben..
Seni sevmek tiyatro demek, operet demek.
Perde arası suflör olabilirsem canıma minnet.
Seni sevmek maça çıkmak,
Hükmen yenileceğimi bile bile..
Seni sevmek çölde yalnız bir kum tanesi;
geceleri üşümek, gündüzleri sıcaktan ölmek.
Seni sevmek yastığımda bıraktığın koku,
aldığım her nefeste seni beklemek.
Seni sevmek Özdemir Asaf,
benden öncesi mutluluk..
Seni sevmek Nazım Hikmet,
yüreğim sana hasret.
Seni sevmek Orhan Veli,
gözyaşlarında yüzmek deli deli.

Ama seni sevmek genelde Cemal Süreya.
İnsan hem sever hem ağlarya,
işte öyle bir akşamda sevdim ben seni.
Adımdan atabileceğim bir şeyim yok sana verebilecek.
Anan, baban, çocuğun, kardeşin, dostun olabilecek
bir yürek var bende.
Seni sevmek ne Adem ’in ilk ne de şeytanın son günahı,
ne inanmak ne de reddetmek.

Seni sevmek ne demek biliyor musun?
Ne sensiz hayattan nefret etmek,
ne de seninle ölümü özlemek.
Ne cenneti düşleyerek ne de cehenneme söverek..
Seni sevmek, sana ibadet etmek demek.

18 Ekim 2010 Pazartesi

BİRGÜN



Apansız uyanırsan gecenin bir yerinde
Gözlerin uzun uzun karanlığa dalarsa
Bir sıcaklık duyarsan üşüyen ellerinde
Ve saatler gecikmiş zamanları çalarsa
Bil ki seni düşünüyorum

Bir vapur yanaşırsa rıhtımına bin,açıl
Örtün karanlıkları masmavi denizlerde
Ve dinle kalbimi bak nasıl çarpıyor nasıl
O bütün özlemlerin koyulaştığı yerde
Bil ki seni bekliyorum

Bir sabah gün doğarken aç perdelerini,bak
Sevinçle balkonuna konuyorsa martılar
Kendini tadılmamış derin bir hazza bırak
Dökülsün dudağından en umutlu şarkılar
Bil ki seni istiyorum

Gecelerden bir gece uyanırsın apansız
Uzaklarda elemli,garip bir kuş öterse
Bir ceylan ağlıyorsa dağlarda yapayalnız
Ve bir gün kabrimde bir sarı çiçek biterse
Bil ki seni seviyorum


Ü.Y.O.

BENDEN KURTULMAK



Size hayır dedikçe vazgeçemiyorum
Soluk soğuğa koşuyorum peşinizden
Üç öğün yediğim dudaklarınız
Zamanı içiyorum gözlerinizden

Gece oldu mu bir seviniyorum ki
Duvarlara gölgeniz düşüyor
Durmadan uzuyor boynunuz bende
Enseniz güzel ya daha güzelleşiyor

Tutup gölgenizi soyuyorum
Meydana çıkıyor güzelliğiniz
O çizgiler, o üçgenler, o yuvarlaklar
O şeyler benden gizlediğiniz

Hepsi bir bir aşikar oluyor
Siz uyurken sizden uzakta
Aynı yastığı paylaşıyoruz her gece
Ben bir yatakta, sen bir yatakta

Gördünüz mü yine kahroldunuz işte
Öpüşmekten, sevişmekten, yorulmaktan
Bari evet deyin de kurtulun
Böyle her gece benim olmaktan


Ü.Y.O.

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!