Düşünmek kadar kolay ve öğrenilmeden yapılan başka bir etkinliği yoktur insanın. Düşündüğünün ilk farkına vardığı andan beri, kendisini bırakır insan beyninin içindeki seslere. Benim ise şu günlerde düşünmekten başka yapabildiğim hiçbir şey yok. O kadar ucuzdur ki düşünmek, insan sadece hayatta kalmak için harcadığı enerjiye ihtiyaç duyar düşünürken. Ama bazen çok pahalıya patlayabilir bu düşüncelerin sonuçları.
İçimden gelen ses böyle diyordu bana; düşün! Maliyet hesabı da yapmış değildim düşünmeden önce. İçtiğim birkaç bardak su yeterli gelir diye düşünmüştüm. Düşünmek için bile insanın düşünmeye ihtiyacı varmış. Ne düşüneceğini bile bilmeden düşünmek, sadece düşünmüş olmak için düşünmek. Düşüncenin nesnesi olmadan düşünmek…
Bu yüzden düşüncenin kendisini, daha doğrusu düşüncemin kendisini yine düşüncemin nesnesi haline getirmeye karar verdim. Bu durumda dış etkenlerden elimden geldiğince bağımsız tutacaktım zihnimin oyun sahnesini. Dekorlar, oyuncular, ışıkçı ve hatta suflör bile ben olacaktım. Oyunu yazan zaten bendim, sahneye koyan da ben. Merak ettiğim düşüncemi doğuran yine benim kendi düşüncelerim miydi yoksa bana etki eden olayların bende bıraktığı etkiden bağımsız olarak bu olayların kendisi miydi bilmiyorum. Tek bildiğim, düşündüğüm diyelim, düşünmek zorunda olduğum ve düşünmeden yapamadığımdı.
O kadar çok konuşuyordum ki kendi kendimle, bazen karşımdaki insanın verdiği cevap bile ilgimi çekmiyor olurdu. Onun yerine ben cevaplardım kendi sorduğum soruyu. Çoğunlukla daha soru sorulmadan cevabını biliyor olurdum.
Konuşmaktan sıkıldığımı hatırlıyorum başkasına sorduğum sorulara kendim tarafından cevap verildiğini fark ettiğim Akdeniz’in o koyu ve ay ışığıyla yıkanmış geç başlayan ağustos akşamlarında.
Eline ilk içkiyi alan herhangi bir şeye kadeh kaldırarak akşamın ilk can alıcı cümlesini kurma cesaretini gösterip konunun nerelere kadar uzanacağını bilmeden beynini o güne kadar döllemiş olan düşüncelerin de etkisiyle geceye ilk balıklama dalışı yapardı korkusuzca.
Etrafındakiler ise aşırı alkolden kızarmış gözlerinin de etkisiyle hemen oracıkta her türlü konuda hemfikir olma potansiyelini içlerinde taşıyarak kadehlerini başlarına dikerlerken bir gözlerini kapatıp bir gözlerini mutlaka açık bırakarak ve açık kalan gözleriyle içki içmekte oldukları kadehin dibinden ilk nutku atan kişinin yüzünü görmeye çalışırlardı.
Düşüncenin döllenmesi işte böyle başlardı Antiphellos’un ağustos gecelerinde denize doğru göz kırpan dolunayın yakamozları eşliğinde. Bin bir milletten her insan o ay ışığı altında, elleri içki kadehlerine sımsıkı kilitli bir şekilde denize ve yakamozlara bakarak diğer insanlarında kendisiyle aynı şeyleri düşünüyor olduğuna yemin edebilirdi.
Ben de yemin edebilirdim, ettim de. Ama benim yeminim insanlarla hemfikir olma potansiyeli üzerine değil de, genelde uyuşmuş beyinleri bir hizaya sokmak adına seyredilmiş filmlerden ya da okunmuş kitaplardan yapılan alıntılar üzerineydi. Bana şahitlik edecek gökyüzünde asılı duran aydan ve kayaları dövüp duran denizden başka bir şey yoktu. Her şeyden önce ben bir yerliydim. Yerim ise ne doğup büyüdüğüm şehir ne de gezip dolaştığım herhangi bir kasaba sokağıydı. Benim yerim, adresini sadece ve sadece benim bildiğim, insanların genelde her gece gördükleri rüyalarında uğrayabildikleri ve gündüz uyandıklarında hatırlamadıkları, akıllarına kötü bir düşünce geldiğinde şeytana küfrederek uzaklaştıkları zihnimin içinde çakılıydı. Bir kıymık gibi hem de. Orada olduğunu bilirsin, hissedersin ama gösteremezsin.
Zaten hemen bir oturuşta bunu size göstermeye de niyetim yok! Bir süre daha oynamanız gerekecek yönetmeni olduğunuzu zannettiğiniz ama ancak oyuncusu olabildiğiniz bu düşünce oyununu.
“Cogito, ergo sum!” yerine keşke “Vivo, ergo bibo!” demiş olsaydı Descartes ve beni bu kadar düşünce oyunuyla uğraşmak zorunda bırakmış olmasaydı.
Bu yüzden mi içkiyle başlıyordu acaba eskiçağ filozoflarının düşünme ibadeti? Düşünmeyi kolaylaştıran sebeplerden biri miydi içki içmek? Acaba Freud bilinçaltı-rüya incelemesini yaparken hiç içkiye de yer vermiş miydi araştırmalarında?
Bütün bunları bir çırpıda bilmeye nasıl sizin hakkınız yoksa benim de anlatmaya hakkım yok. Özgürlüğünüzün gardiyanı yaptığınız düşünme yeteneğinizle bir süre daha kapalı kalmanız gerekiyor beyninizin içinde dönüp duran soru girdaplarıyla. Bir süre daha düşünmeniz gerekiyor çekeceğiniz acıyı. Bir süre daha kendi kendinize konuşmalı, bir süre daha kendi kendinizin celladı olmalısınız. Ama kendinizi öldürmeden yaşamaya devam etmelisiniz bu hayatı. Düşünceleriniz de bile olsa, istediğiniz her şeyi yapamadığınızı öğrenmelisiniz kendi başınıza.
‘Uzadıkça kısalan tek şeyin’ ömrünüz değil, aslında düşünceleriniz olduğunu bilmelisiniz. Hayatı reddetmeden önce düşünceyi reddetmelisiniz, eğer yapabiliyorsanız. Bunu yaptığınız gün etrafınızda içki içen insanların bir gözlerinin kapalı diğer gözlerinin açık olduğunu göreceksiniz. Ama düşünceyi reddeden onlar değil, siz olacaksınız.
Bir insanın sonu ancak böyle olmalıydı. Bir insan ancak böyle son bulmalıydı bu dünyada.
İsa’nın sonu düşüncelerinden dolayı olmamış mıydı?
Ve biliyor musunuz, O'nun bir Salome’u yoktu!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder