Sabah sabah çalan kapının sesiyle ve uzun süredir biriktirmekte
olduğum yarısı içilmiş sigara izmaritlerinin başucumdaki kokusuyla, akşamdan
kalma bir baş ağrısı eşliğinde yataktan kalkıyorum. Geceden açık unutulmuş
televizyonda keman sesi var. Kapıyı açıyorum, tanımadığım biri elime bir şeyler
tutuşturuyor: yeni açılmış bir marketin reklam broşürleri; yeni bir rakı
markası indirim yapıyor. Kapıyı kapatırken işe geç kaldığımı fark ediyorum,
geceden uzamış sakallarım gözüme çarpıyor aynanın önünden geçerken. Üzerimi
değiştirmeden uyuyakalmışım. Evden çıkarken kapıcı bana ödenmemiş aidatları
hatırlatıyor. Otobüs durağına koşturuyorum. Hava kapalı ve ince bir yağmur
düşüyor şakaklarıma; yine şemsiye almayı unutmuşum. Köşeyi dönüp otobüs
durağını gördüğüm anda beni işe tam vaktinde yetiştirecek olan otobüsü kaçırdığımı
görüyorum. Koşmaktan vazgeçiyor ve sabahın ilk sigarasını yakıyorum. Durakta
beklemekte olan bir öğrenci garip garip yüzüme bakıyor. Başımı hafifçe öne
eğerek bir selam veriyorum yüzündeki gülümsemesini karşılarken. Sabaha
hazırlamam gereken raporları evde unuttuğumu hatırlıyorum.
Durağın tam karşısında, bahçeli bir sitenin demir kapısı gıcırdayarak
açılıyor. Küflü metalin sürtünme sesi tüylerimi diken diken ediyor. Siyah bir
takım elbise içinde, elinde kırmızı şemsiyesiyle saçları omuzuna dökülen bir
kadın arabasına doğru yöneliyor: iyi, en azından şemsiye almayı unutmayan
birisi var bu mahallede. Arabası olan bir insan neden şemsiyeye ihtiyaç duysun ki?
Şemsiyesini bagaja koyup arabasına biniyor. Torpido gözünden güneş gözlüklerini
çıkarıyor, saçlarıyla alnının birleştiği yere doğru kaydırıyor gözlüğünü.
Arabanın aynasından kendisine bakıyor, aynayı kaldırırken göz göze geliyoruz.
Bir süre hareketsiz kalıyoruz ikimizde. Ne kadar da güzel bir kadın, diye
geçiriyorum içimden. Kadın arabayı üzerime doğru sürüyor, arkasından bakarken
dikiz aynasında bir daha görüyorum koyu gözlerini.
Önce arabasını durduruyor, sonra geri geri geliyor bana doğru ve
önümde duruyor. Arabanın kapısını açıp yanına oturuyorum. Gaza basıyor, sokağın
köşesine geldiğimizde arkada bıraktığımız durağı görüyorum aynadan. Durakta
kendimi görüyorum ve göz göze geliyoruz. O durakta, arkamda kendimi
bırakıyorum: sensizliğimi. Sensiz geçen uzun yolların üzerinden geçiyoruz
beraber. Birlikte işe gidiyoruz. Garip geliyor senin yanındayken durakta yalnız
ve sensiz bıraktığım adam. Düşünüyorum o adamı mutlu mu diye. Senin yanında
kendime bakıyorum, biz mutluyuz. Beni işyerime bırakırken dudaklarımdan
öpüyorsun günüm güzel geçsin diye. Duraktaki adamın da günü güzel geçiyor
mudur? O’nun da sensizlik canını sıkmış mıdır? Hasetle bakmış mıdır acaba
arkamızdan? Sensiz de yaşayabileceğini düşünüyorum, günü de güzel geçer eminim
ama benim günüm seninle bir başka güzel geçer. Evet, biz mutluyuz…
Asansörden inince tuvaletlerin olduğu koridora dönüyorum. Tuvaletin
anahtarını hatırlıyorum birden. Ofisin giriş kapısının arkasındaki elbise
askısının metal kancasına asılmış, keten iplik geçirilmiş tuvalet anahtarını.
Ofise giriyorum aceleyle, müdür henüz gelmemiş. Giriş kapısının hemen yanındaki
masada bir kadın oturuyor kadife pantolonlu. Üzerinde kalın, gri bir hırka.
Vücudunu hareket ettirmeden başını bana doğru çeviriyor. Gözleriyle
buluşuyorum: hafifçe kızarmış, makyaj yapmamış ve saçları alabildiğine dağınık.
Önünde açık duran kitabı kapatıyor beni izlerken. Anahtarı alıp dışarı
çıkıyorum. Tuvalette tıraş olurken her zamanki gibi yüzümü kesiyorum. Su
yeterince soğuk ve sabun yok. Koridora çıktığımda epey kalabalık olduğunu fark
ediyorum boylu boyunca uzanan oturma gruplarının. İnsanlar önünden geçerken
bana aldırmıyorlar bile. Ne kadar zaman geçirdim acaba tıraş olurken. Kapıyı
açıp anahtarı masaya bırakırken eğilip öpüyorum kadının yanağından. Bana bakıp
gülümsüyor: Yine yüzünü kesmişsin, neden evde tıraş olmadın? Kokunu
hissediyorum üzerimde, omuzumda uyumuşsun bütün gece. Çantamı alıp koridora
çıkıyorum. Asansöre binerken kapının açıldığını görüyorum. Anahtarı masaya
bırakan adam mutlu bir gülümsemeyle seni öpüyor yanağından. Arkasından sevgiyle
bakıyorsun ama nedense benim sağ omuzum ağrıyor. Ben mutluyum, ama adam seninle
daha da mutlu.
Belediye otobüsüne biniyorum otogara gitmek için. Elimde kılıfına
geçirilmiş takım elbise, ağrıyan sağ omuzuma asılmış bilgisayar çantası ve
elimde tekerlekli siyah bir valizle. Seni geride bırakıyorum giderken. Ama
yüreğimdesin bunu hissediyorum. Sen neredesin ve ne hissediyorsun merak
ediyorum deli gibi. Otobüsten iniyorum elimde ve omuzumda yüklerle. Tam bu
esnada eşofmanlı bir kadının sürdüğü araba yanaşıyor kaldırıma. Kadının erken
uyandığı gözlerinden belli. Eğilip öpüyor yanındaki adamı. Adam omuzunda
çantalarla duruyor yanımda. Kadının gitmesini izliyor, arkasından el sallıyor.
Kadının gözleriyle buluşuyor gözleri dikiz aynasından. Hüzünlü bir şekilde
geçiyor yanımdan. İkisi de çok mutlu…
Öğlen vakti ulaşıyorum başka bir kente. Gidip dönebileceğim
tek bir yer var. Telefonum çalmıyor, beni kimse aramıyor. Otele yerleşiyorum.
Akşam yemeği için havuz kenarında bir masa buluyorum. Rakı söylüyorum kendime
yemek öncesi, bir sigara yakıyorum. Gelip karşıma bir kadın oturuyor, kırmızı
şarap getiriyor garson. Kadehi dudaklarına götürürken elleri titriyor. Beni
fark ediyor, başını önüne eğiyor. Kalkıp yanına oturuyorum, kulağına eğilirken
yavaşça fısıldıyorum: Nice yıllara! Zamanında alamadığım yıldönümü hediyesini gecikmeyle
bırakıyorum ellerine. En sevdiği şairin imzalı bir kitabı; içinde de altın bir
kolye, ucunda da ilk çıktığımız tatilde, sahilde el ele uzanıyorken yerde bulup
bana verdiği parlak çakıl taşı. Hatırlamayacağını düşünüyorum ama o hatırlıyor
ve gözlerinin içi gülüyor: Saklayacağını bilmiyordum. Bilmediği o kadar çok şey
var ki. İçimde O’na rağmen sakladığım ve günü geldiğinde vereceğim o kadar çok
biriktirdiğim şey var ki. O ana kadar yaşadığım bütün mutluluklarımı ve sevinçlerimi,
daha yaşamadığım ama yaşayacağıma emin olduğum bahşedilmiş bütün
mutluluklarımla birlikte onunla ya da onsuz geri kalan bütün ömrümü, oracıkta
ellerine bırakıyorum. Topluyorum, benimle birlikteyken alacakları onsuzken ona
vereceklerimden daha fazla ediyor. Aklına bir daha tren garları gelmiyor.
Ertesi sabah yapacağım yolculuk geliyor aklıma, vakit yok, söyleyecek
şey çok. İhtimallerin sonu gelmiyor. Sigaramda bitmek üzere, ateşi parmaklarımı
yakıyor. Gördüğüm her insanda senin yüzünü hatırlatacak bir şeyler arıyorum. Unutacağımdan değil, belki seni bir daha görememe ihtimaline karşı
ölmeden son bir defa daha kafama kazımak için hüzünlü yüzünü. Seninle olduğum her durumda
biraz daha kendim oluyorum. Benimle olduğun her durumda, hayatın boyunca hiç
yapmadığın ve asla yapamayacağın o tren yolculuklarındaki ürkek ve canı yanmış
küçük kız çocuğu bir daha ortaya çıkmıyor. Kaybederim diye mutlu olmaktan asla
korkmuyorsun, çok sevdiğin için asla canın yanmıyor.
Kendini ihtimaller antolojisine bıraktığın anda bütün o ihtimaller,
bütün o yollar tek bir kavşakta birleşiyor: kendini mutlu etmeyi gerçekten hiç
istedin mi? Seni sana rağmen başka kim sevebilir? Kendine rağmen? Başka kim
mutlu edebilir?..

