Çok düşünmekten midir bilinmez, zaman zaman her insan gibi benim de başım ağrır. Bu gece de başım ağrıyor. Dünyaya gelmenin verdiği acının yanında bir baş ağrısını sıralamaya koysaydım galiba gülüp geçerdiniz bana. Nedensiz yaşıyor olmak en büyük ağrıyı yaşatır insana. En azından ben bunu yaşıyorum.
Başımın ilk ağrıdığı yılları hatırlamaya çalışıyorum. Aklıma gelen yirmilik dişlerimin zamanından çok önce çenemi delmeye başlamasıydı. Bir de ben sizin gibi nefes alamıyorum; burnum izin vermiyor buna. Yuttuğum hapın çetelesini tutmadım ama, şunu diyebilirim ki en az yalan kadar tehlikeli bu baş ağrısı. Adına hayat dediğimiz, zorla bize içirtilen ilaç kadar zoraki ve kesin.
Yalanla tanışmam da aynı zamana rastlıyor. Leylekler tarafından getirilmediğimi aklımın ermeye başladığı ilk yıllarda keşfettim. Yalanla, herkes nasıl tanışır bilmem, ben ailemde tanıştım.
Duyduğum ilk yalan sevgi üzerine söylenmişti. Şiir gibi gelmişti bana, başımı döndürmüştü. Yalan olduğunu anlamam, annemin ıslak gözlerle beni öperek ilkokula uğurladığı o karlı ocak ayına rastlar. Yedi yaşındaydım, oyun oynuyordum ve terliyordum ama hiç yorulmuyordum. Terleyince su içmemem gerekiyordu ama ben herkese inat terliyken farkına varıyordum suyun tadının. Oysa su tatsız ve kokusuz olmalıydı, öyle anlatmıştı ilkokuldaki öğretmenim. Hiç kimse yalan söylemezdi ve yarınlar hep umutla doluydu. Eve geldiğimde soba mutlaka yanıyor olurdu ve ben hiç üşümezdim. Ama nedense, bizim evde sobaya odun yetişmezdi.
Sekiz yaşındaydım ben ilk yalanı söylediğimde. Çok utanmıştım, yüzüm kızarmıştı. Ama bilmiyordum ki bu ne ilk ne de son söylenen yalan olacaktı ömrümün sonuna kadar. Yine de çoğu kez imdadımıza yetişiyordu bu yalan. Neden yemek yemiyorsun diye sorduklarında, çukulata yediğimi söyleyemez, karnım acıkmadı ki derdim.
Babamında canı istemezdi bazen bizimle kahvaltı etmeyi. Bazen başı ağrırdı, konuşmazdı bile bizimle. Çok üzülürdüm başı ağrıyor diye. Birgün yine başı ağrırken, annemin ağladığını gördüm. Ne oldu diye sorduğumda; yok oğlum bir şey, babanın başı ağrıyor dedi. Halbuki babamın başı ağrımazdı benim sorularıma cevap verirken. İşte, bunun adına yalan derler, bazen insanlar çok sevdiklerinden yalan söylerler.
O halde dedim, babam bizi sevmiyor. Hayır derdi annem, seviyor ama söyleyemiyor. Hayır derdim, bunu kabul edemem, babam yalan söylüyor. Oysa babalar meleklerle peygamberler arasında bir yerdeydi o zamanlar. Anneler ise tanrıydı gözümde. Şeytanı öğrendiğimde ise annemin tanrılığı hala hüküm sürüyordu küçücük bir odun sobasıyla ısıtılan evimizde ve babam şeytan olmuştu sadece. Şeytan da emekli bir melek olduğuna göre, babam hala masumiyetini koruyordu küçücük çocuk beynimde. Ama sevgi kirlenmişti bir kere. Gerçek olsaydı kirlenmezdi sevgi ve haftasonları uyandığım kış günlerinde bahçemize yağan kar gibi beyaz kalırdı.
Aşktan bahseden yoktu o günlerde. Ben aşkı siyah beyaz Türk filmlerinde duydum ilk kez ve televizyon haftanın sadece iki ya da üç günü yayın yapıyordu. Herkes aşıktı ve olabilirdi de. Uzun siyah saçlı kız, hiçbir şeyi olmayan adama deli gibi aşıktı ama aşkı ancak filmin yarısına kadar yaşayabiliyordu. Mutlaka bir başka adam çıkıyordu uzun siyah saçlı ve uzun kirpikli kadının karşısına. Terkedilen hep erkekler oluyordu filmlerin sonunda, gururlu ve onurlu ama beş parasız erkekler ve terketmeden önce mutlaka başı ağrıyor olurdu siyah ve uzun saçlı kadınların.
Benim bir daha başım ağrımayacak diye söz verdiğimi hatırlıyorum kendime seyrettiğim ilk siyah beyaz aşk filminden sonra. Ama şimdi hatırlıyorumda hayatım o kadar başı ağrıyan insanla dolu ki başım ağrıdığında, iyiyim hiçbir şeyim yok diyecek kadar sağlıklı hissedemiyorum kendimi.
Gecenin bu saatinde gözümü kör edercesine beynime saplanan ağrıyı tutup elimle çıkarıverecekmişim gibi hissediyorum kendimi.
"Hiçbir şey yok, olsa da bilemeyiz, bilsek de başkalarına anlatamayız!" cümlesi, ne güzel bir mutluluk reçetesi olurdu başı ağrıyan bir insan için. Başım ağrıdığı için bu kadar anlatmak zorunda kalmazdı kendini. Başım ağrıyor derdi, olur biterdi!
"Beni seviyor musun?"
"Çok, hem de çok seviyorum!"
"Ne kadar çok?"
"Başımın ağrısı kadar..."
"Ben olmazsam üzülür müsün?"
"Çok, hem de çok üzülürüm!"
"Ne kadar çok?"
"Başımı ağrıtacak kadar..."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder