6 Ekim 2011 Perşembe

Yetim

Gözlerim kararıyordu ve yorgundum. O ise uykusuzluktan kızarmış gözlerini yere dikmiş, elinde tuttuğu zarları sallayıp duruyordu. “Haydi, daha neyi bekliyorsun?” diye sordu. Tam üç gündür uykusuz bir şekilde marketten alınmış bira kutularına emanet ediyorduk kendimizi. “Neyi bekleyeceğim? Oyunu zaten senin zorunla oynuyoruz, bırak da bari zamanını ben seçeyim!” dediğim anda O elindeki zarları yerde serili duran, her tarafı nemden yapış yapış olmuş ve terlerimizle ıslanmış, eski tarihli gazete kağıdının üzerine savurdu: “Düşeş!” Gözlerimin kararması bir an için olsun yerini öfke krizine bırakmıştı. Çünkü O, her zaman yapmakta olduğu gibi yine hile yapmış ya da o anda ben öyle düşünüyordum, beni tam da istediği şekilde avucunun içine alarak, oyunun hem yazarı hem de yöneteni olmuştu. Ben ise oldum olası başkalarının yazmış olduğu oyunları oynamaktan nefret ederdim.
“Haydi, sıra sende!” diye haykırdı. Bir taraftan da cebinde buruşmuş bir şekilde duran Maltepe paketini çekiştiriyordu. “Yetmedi mi, doymadın mı daha?” diye sordum. “Sana yetiyor olabilir, bunun nasıl sonuçlanacağına ancak ben karar verebilirim. Biliyorsun, anlaşmayı bu şekilde yaptık.” Söyledikleri doğruydu, anlaşmayı bu şekilde yapmıştık ama benim anlaşmama gibi bir şansım yoktu. Ben terli ellerimle yerde duran zarları toplarken O çıkardığı sigarayı tırnağınla bir kenarından yırtmaya koyuldu. Gözlerimi kapayarak zarları avuçlarımın arasına aldım ve belki bir ses duyarım diye, en iyi duyan sol kulağıma yaklaştırdım. “ Ne anlatıyorlar sana?” diye gülümsedi. Anlatılan bir şey yoktu oysa, ben bir şeyler duymaya dünden razıydım. “Sen anlamazsın!” dedim. Tırnağıyla yırttığı sigaranın tütünlerini, doğuştan gelen bir alışkanlıkla, bir dizinin üzerine sermiş olduğu çarşafa boşalttı. Dudaklarının arasında tuttuğu sigaranın külleri çoktan uzamış, yerçekimine karşı koymak için direniyordu.
Zarları avuçlarımın arasından çıkarırken gözlerine bakmaya başladım. Ne geleceğini merak ediyordum ama bakmaya cesaretim yoktu. Gözlerindeki hınzır gülümsemeyi yakaladığım anda O dizinin üzerindeki içi Maltepe tütünü dolu olan çarşafı elleri arasına almış ve çoktan yuvarlamaya başlamıştı.
“ Hep yek!” diye haykırdı. İşte yine olan olmuştu. Bitmek tükenmek bilmeyen döngü bir kere daha başlamıştı. “Çakmağı getir!” diye buyurdu. Ben çakmak arıyorken O sigarayı bitirmiş, zıvana için kağıt arıyordu. “ Masanın üzerinde duran defterden bir sayfa yırt. Dikkat et sayfalar yazılı olmasın. Yazdıklarını içime çekmek istemiyorum.” diye seslendi arkamdan.
Defter bıraktığım ilk günkü gibi masanın tam ortasında, boş kadehlerin altında duruyordu. Elime gelen ilk sayfayı yırttım ve yazdığım en güzel şiirin yırttığım sayfada olması için dua ettim aklıma ilk geliveren Tanrı’ya. Elimdekine bakmadan uzattım. Gözünün hizasına doğru kaldırdıktan sonra kıkırdadı: “ Aferin, her zamanki gibi yine ustaca seçmişsin boş olanı.” Gözlerine giren dumanı üfleyerek ağzında tuttuğu eceli gelmiş sigarayı yere tükürdü. Bana bira getirmemi söyleyerek yere bağdaş kurdu. Buzdolabı evin en çok kullanılan eşyası olduğu için oturma odasına koymuştuk. Kapağını açıp iki tane bira aldım. Kafam açlıktan ve uykusuzluktan kazan gibi olmuş, buna rağmen sızmaya karşı direniyor ve kendimi tutuyordum. Biraları tam önünde yere bıraktıktan sonra balkona doğru yürüdüm. Evde hiç saat bulundurmadığımız için, saatin kaç olduğunu bilmez, genelde tahmin ederdik. Tahminlerimizi de hep güzel kafayla yaptığımız için, bize göre saat hep akşamın yedisi ya da sekiziydi. Balkonun kapısı açıktı. Balkona adımımı attığım anda genzime giren yoğun bir çiçek kokusu karşıladı. Gözümü kapattım ve hafızamın en altlarından bir yerlerden hatırladığım bu kokunun ismini çağırmaya koyuldum. Akşamsefası… Genzimi dolduran akşamsefalarının kokusuydu. Gözlerimi yavaşça açarken ilk fark ettiğim koyu karanlık oldu. Balkonun ışığı kapalıydı. Akşamın hangi saatinde olduğumuzu anlamak için ufuk çizgisine baktım. Gözlerim karanlığı taradı, gördüğüm hiçbir şey yoktu! Hiçbir şey! Hala terlemekte olduğumu hatırlayarak bir esinti bulmak umuduyla balkonun demirlerine yaslandım. “Çakmağı getirsene!” diye seslendi içerideki…
İçeri girdiğimde O, zıvanayı bitirmiş ve hazırladığı cigaralığı dudaklarının arasına yerleştirmişti.
“Yak!” dedi yüksek perdeden. Dudaklarının ucundaki sigaraya ilk közü bırakırken kendimi nerede ayılacağım konusunda endişelenmekten alıkoyamadım. Derin, ilk nefesini çektikten sonra bana uzattı: “ Sıra sende…” Gözlerimi kapatarak ciğerlerimi parçalarcasına çektim ilk nefesi. O ise olduğu yere uzanmış ve tavanı seyre koyulmuştu. İsteksizce aldı elimde duran sigarayı. Emir vermekten vazgeçmiş gibi görünüyordu. Bıkmaksızın devam ettiğimiz susma akşamlarından birisi daha geliyordu yavaş yavaş. İkinci nefesi ne zaman aldığını hatırlamıyorum; sigarayı tekrar elimde bulduğumda, ilk defa O’nun varlığından şüphelendim. Tekrar tekrar asıldım sigaraya. Dizlerimin bağı çözülmüştü, oracığa çöküverdim. Gevezelik sırası bendeydi: “ Sen neden böylesin?” diye sordum. O ise gözlerini çoktan kapatmıştı; ama uyumadığını, beni deli etmek için böyle davrandığını biliyordum. Tekrar sordum: “Seni ne ya da kim bu hale getirdi?” Neden insanları bu kadar zorluyordu? Neden insanlar O’nun yörüngesine girdiklerinde O’nun uydusu oluyorlar ve parçalanıyorlardı? Hal bu ki O bütün bunları herhangi bir şey yapmaya ihtiyaç duymadan, sadece ve sadece O olarak yapıyordu: O’nun yörüngesine giren herhangi bir şeyin yok olması için O’nun kendi hayatını yaşaması yeterliydi. Her şey ve herkes O’na göreydi, O’nun içindi. Çok yorgundum, yaşamaktan dolayı çok yorgundum. O’nu düşünmekten dolayı çok yorgundum. Kim olduğumu, ne iş yaptığımı, nerede oturduğumu hatırlayamıyordum. Hatırladığım anda aklıma gelen hiçbir şeyin önemi kalmıyor, aklımdan uçuveriyordu. Rüyalarımı bile ele geçirmişti. Bana rüyalarımı hiç sormamıştı oysa ve ben rüyalarımı anlatmayı çok severdim.
Hala terliyordum ve gözümü tavana dikmiştim. Pis bir koku doluyordu burun deliklerime. Gözlerimi açtığımda sabahın çoktan olduğunu, O’nun her zaman yaptığı gibi yine sessizce odadan süzülerek beni bırakıp gittiğini anladım. Üzerimdeki atlet kusmuğa bulanmıştı. Üç gündür yemediğim şeyleri üzerime çıkarmıştım. Banyoya gitmek için ayağa kalktım. Ağzımın içi iyice çoraklaşmış, dudaklarımda yaralar çıkmıştı. İstemeye istemeye aynaya baktım. Gördüğüm manzara ayılmama yetmişti: aynada gördüğüm yansıma bana ait gibi durmuyordu. Dün gece sakallarımın olmadığını hatırlıyordum hayal meyal. Oysa sabaha kadar sakallarım uzamış, çenemi aşmıştı. Saçlarım ise omuzlarıma geliyordu. Kaç gündür o halde olduğumu düşünerek duşa girdim. Soğuk su beni kendime getirmekten uzakta, masada unutulmuş çay kıvamındaydı. Buzdolabını açtım yiyecek bir şeyler bulabilmek umuduyla.
O’nun varlığına dair geride kalan tek kanıtı da işte tam orada buldum: koyu kestane rengi saçlar. Gelişigüzel kesilmiş, bira kutularının üzerine fırlatılmış bir şekilde benim tarafımdan görülmeyi bekliyor gibiydi.
Üzerimi giymeden sokağa fırladığımı hatırlıyorum. O’ndan bir iz bulabilmek, belki giderken bir şeyler düşürmüştür üzerinden diye umut ederek ayaklarını basmış olabileceği muhtemel yerleri aramak… Oysa geç kalmış bir bahar yağmuru gibi O’da uçup gitmişti. Yaz başından beri evini işgal ettiğim kuzenimin bana bıraktığı yazlığa doğru yürüdüm. Sanki evi ilk defa görüyor gibi oluyordum. Bahçe çimenlerinin üzerinde çıplak ayaklarımı hissettiğimde gözümü ilk çarpan zemin kattaki boyaları dökülmüş gri kapı oldu. Kapı yarı açık bir şekilde esen sabah meltemiyle birlikte hafif hafif gıcırdıyor, ağustos böceklerinin yarattığı kakafoniye eşlik ediyordu. Ağustos ayında olduğumuzu hatırlayınca derin bir nefes çektim. Ciğerlerimi dolduran çam kokusu oldu. Oldum olası çam kokusunu çok severim; özellikle de çam balını. Bal düşüncesi aklıma kahvaltı etme fikrini getirdi. Bu da ne kadar zamandır aç olduğumu hatırlattı bana. Gri kapıyla ilgilenmeyi başka bir zaman bırakarak eve doğru yöneldim. Geçen haftadan kesmiş olduğum çim ölüleri garaj kapısının hemen önünde, yerde yatıyorlardı. Nasıl olsa kuzenimin gelmesine daha bir hafta vardı, acelesi yoktu çim ölülerinin: bir süre daha oldukları yerde kalabilirlerdi. Giyinmeden önce ne kadar kilo verdiğimi öğrenmek için mutfak dolabının hemen yanında bulunan tartıya çıktım. Çıkarken de üzerimde ne varsa yere bıraktım. Dijital gösterge şok geçirmeme yetmişti: yetmiş beş kiloydum! En son ne zaman yetmiş beş kilo olduğumu hatırlamaya çalıştım. Galiba üniversiteye girdiğim ilk yıllardan birindeydi; ne yersem yiyeyim kilo almıyordum ve bununla övünüyordum. Oda arkadaşlarımdan birisi söylemişti, otuzundan sonra alınan kiloların verilemediğini. Ben de gülüp geçmiştim. Yetmiş beş kiloya düştüğüme göre bugüne kadar yaşadığım sürenin en az yarısı kadar geriye gitmiştim ömrümde. Ya da ben öyle hissediyordum. Tartıdan indikten hemen sonra alelacele giyindim. En sevdiğim şile bezinden yakasız gömleğim ve pantolonum bıraktığım yerde duruyorlardı. Kendimi kokladım: kokmuyordum, elbiselerim de kötü kokmuyorlardı. Evin kapısını kilitledikten sonra bahçe yolunun bitişindeki yaşlı ve yorgun boynuz ağacına doğru yöneldim. Kuzenimin bıraktığı yazlık arabası orada bekliyordu. Kontak anahtarları hala üzerindeydi. Çevirir çevirmez de çalıştı zaten. Yakıt göstergesi neredeyse sona gelmişti. İlk vitese taktıktan sonra düşünmeden gaza bastım. Ağustos böcekleri hala arkamdan bağırmaya devam ediyordu. Kaldığım ev bağlı bulunduğu beldenin 5-6 kilometre uzağında, yürüyerek bir iki saatlik mesafedeydi. Beldeye en uzak mesafedeki ev kuzenimindi. Bölgede O’ndan başka belde dışında mülk sahibi olmadığı için yolu yaptırmak yine kendisine düşmüştü. Artan harcamalar nedeniyle de yolu asfaltlatamamış, toprak şose halinde bırakmıştı. Dikiz aynasından arkamda bıraktığım kızıl tozu izledim. Eğer hayat bir film ve ben de bir yönetmen olsaydım, bu manzara karşısında kendimi kesinlikle geniş açıdan alırdım kadraja. En geniş açıyı yakalayacak karşıdaki “Gavur Tepe”, köylüler bu adı vermişlerdi, bu çekime en uygun yer olurdu. Sabit kamerayla ve geniş açıyla arkasında kızıl bir toz bulutu bırakarak ilerleyen kırmızı mustang görüntüsü, geri plandan yükselen sirtakinin de eşliğiyle izleyenlerde kesin bir hayranlık uyandırır, eğer film hiçbir şeyi anlatmıyor ve sadece hayattan bir kesit sunuyorsa ilk katıldığı festivalden ödülle dönerdi. Ama çok izleyeni olur da iyi bir gişe yaparsa ödül yerine alacağı bol eleştiri olurdu. Beldenin girişine kadar kafamda bu düşüncelerle bir on dakika araba sürdüm. Asfaltsız tozlu yol çok fazla virajla biçimlendirildiğinden rahat ve hızlı bir sürüşe izin vermiyordu. Birkaç gündür biradan başka bir şey yemiyor olmama rağmen, beldedeki en sevdiğim yer olan Aysun Hanım’ın otel- restaurantına birkaç dakikalık mesafedeydim. Arabayı kenara çekerek her cuma kurulan pazarda taze kekik aramaya koyuldum. Her içki etkinliğinden sonra mutlaka midem küçülür, yemeye bir süre ara verir, kilo kaybına uğrardım. Yine yemeye başlamadan önce midemi taze kekik çayıyla alıştırır, akşamına mutlaka kendime bir ziyafet çekerdim. Ama bu sabah canım kahvaltı yapmak istiyordu. Neden kahvaltı yapmak istediğimi hatırladım: çam kokusu bana çam balını çağrıştırmıştı. Umarım kahvaltıda çam balı bulunur diye düşünerek girdim otelin önündeki kıyıya dik uzanan sokağa.
Aysun Hanım’a sormuştum: “ Beldedeki bütün evlerin sokakları denize paralel uzanıyorken neden sizin otelin bulunduğu sokak denize dik doğrultuda?” diye. Aysun Hanım Devlet Opera ve Balesi’nden emekli bir sopranoydu. Beldenin neredeyse en eski yerlilerindendi. Operaya girdiği ilk yılın sezon bitişinde yolu beldeye düşmüş, emekli olup yerleştiği on yıl öncesine kadar yirmi beş yıl boyunca her yaz bir haftalığına beldeye tatile gelmişti. On yıl önce aldığı emekli ikramiyesiyle ve Ankara’da oturduğu evin satışından gelen parayla şu anki otelin bulunduğu arsayı satın almış ve üzerine planını kendi elleriyle çizdiği oteli yaptırmıştı. Oteli daha çok kendi zevkine göre tasarlamış, bahçesine bir restaurant eklemişti. Duyduklarıma göre on yıl önce buraya geldiğinde şu anki otelin bulunduğu yerde hiçbir bina bulunmuyordu. Kuzenimin yaptığı gibi o da otele giden yolu (o zamanlar sokak değildi ve geçen on yıl içinde otelin etrafı birçok yazlık evle çevrilmişti) kendisi açtırmak zorunda kalmıştı. Bir konuşmamızda “ Bu yol bana bir inci gerdanlığa mal oldu biliyor musun? “ demişti. İşte Aysun Hanım’ın sorduğum soruya sebep olan cümlesi bu şekildeydi. “Zaten denize paralel uzanan bir patika varken ve yolu buradan geçirmek daha az maliyetliyken neden yolu uzatarak denize dik hale getirdiniz?” “ Deniz görmediğim zamanlarda boğuluyor gibi oluyorum çocuk… Bir el beni yakalıyor boynumdan ve aşağıya doğru çekiyor sanki; öleceğimi düşünüyorum erkenden. Hem biliyor musun bir yangın çıksa ya da bir deprem olsa denize kaçmak daha kolay olur bizim yoldan. Kıyıda bağlı duran bir tekneye biner ve karşıya geçeriz.” Aysun Hanım’ın bir de karşı kıyı saplantısı vardı. Ama beldede otuz beş yıldır O’nu karşı kıyıda gören kimse olmamıştı.

O’nu yine her zamanki gibi sallanan tahta iskemlesinde buldum.Üstünde yakası açık uçuk mavi bir yazlık elbise, elinde yudumladığı sabah kahvesiyle. Ellisinden sonra sigaraya başlamıştı. Opera memuriyeti boyunca kendine koyduğu yasaklardan birisiydi sigara.

“ Hoş geldin çocuk, çok erkencisin bugün.” Cevap vermeme fırsat bırakmadan içeri, mutfağa doğru seslendi: “Deniz suyu ısıt, kekik çayı içeceğiz.” Elimdeki taze kekikler geldi aklıma, masaya bırakıp tam karşısına duran iskemleye oturdum. Söze başlamadan Deniz çıktı mutfaktan ve gazete kağıdına sarılı kekikleri alırken sordu: “Sen de içecek misin teyze?”
Deniz hukuk fakültesini yüksek lisansla bitirmiş, doktorasını ceza hukuku üzerine yapmış, işe yeni başlamış bir avukattı. Ortalamanın üzerindeki boyuyla doğru orantılı zekası sayesinde diğer öğrenciler arasında dikkat çekmiş, bölümündeki bir çok profesörün asistanlık teklifleriyle karşılaşmıştı. Teyzesine göre bu teklifler üstü kapalı yatak arkadaşlığı da içermiyor değildi, ancak O bütün tekliflere kulak tıkayarak devlet memuru bedenine hapsedilmeyi kabul etmemişti. Üniversiteyi kazandığı ilk yıldan itibaren her yaz teyzesinin yanına gelir, yaz bitiminde de geri dönerdi. Teyzesine kalsa kariyer yapmak adına savcılık yapar, belki de anayasa mahkemesine kadar uzayacak bir yola girerdi. Ama Deniz’le konuştuğumuz akşamlarda bana kendi işinin patronu olmak istediğini, belli bir birikime ulaştıktan sonra da avukatlığı hobi olarak yapacağını anlatmıştı.

“Evet canım, lütfen… Ama şekersiz olsun.” Aysun Hanım’ın da benimle birlikte içeceğini düşünerek fazladan almıştım kekiği. “Sen nasıl içiyordun?” Bana soruyordu: “Tek şekerli lütfen.” diye yanıtladım.

Aramızda on yaş olmasına rağmen Deniz bazen benimle yaşıt, bazen benden on yaş daha büyük görünürdü gözüme. Bunu ona ilk söylediğimde beni alay etmekle suçlamış, dalga geçiyorsun, demişti. Bugün nedense bana yine yaşıtımmış gibi görünüyordu. Üzerinde pazardan alıp uydurduğu basmadan yapılmış askılı bir yazlık elbise vardı. O’nu bu elbiseyle gördüğümde boyunun da uzamış göründüğünü fark ettim. Evin içinde, bahçede, kumsalda, kısacası her fırsatta çıplak ayakla dolaşırdı. İnsanlığın kendi hayvanlığını reddetmesinin bir çeşit mantığa bürünmesi olarak görürdü ayakkabı giymeyi. “Girdiğin davalarda ayakkabı giymiyor musun?” diye sorduğumda: elinden geldiğince basit ve gösterişsiz ayakkabıları tercih ettiğini söylemişti. Bu yaz ise ilk defa ne zaman gördüğümü hatırlamadığım bir halhal peydah olmuştu ayak bileklerinde. Teyzesinin sorusu beni kendime getirdiğinde bakışlarımın ne kadar zamandır O’nun arkasında takılı kaldığını düşünerek utandım.
“ E ne var ne yok? Dün epey patırtı yapmışsınız sahilde. Yine misafirlerin mi vardı?” Aysun Hanım’ın sorusunun dün gece yaşadıklarımla ilgili olmadığını biliyor, ama dün gece sahile inip inmediğim konusunda bir sonuca varamıyordum. “Evet… Vardı galiba…” diyerek geçiştirmeye çalıştım. Yine bana böyle durumlarda yaptığı gibi uzun uzadıya nutuk çekeceğini düşünerek sigara paketi aramaya başladım. “ Neyse, gençlik güzel şey…” dedi.

Evet, gençlik güzeldi. Hele hiç bitmeyen bir gençlik olsa ben de, bütün insanlar da, Tanrı da daha güzel olurdu. Deniz elinde kekik çaylarıyla kapıdan göründüğünde, ben sigaramı yakmış, Aysun Hanım’la klasik müzik üzerine bir sohbete başlamıştım. Eğer dikkati kendi üzerimden çeker, konuyu Aysun Hanım’ın üzerinde konuşmaya bayıldığı klasik müziğe getirirsem, dün gece olanlar hakkında başkalarına açıklama yapmak zorunda hissetmem kendimi diye düşündüm.

“Wagner’de gerçek zamanla hikaye zamanı örtüşmüş durumdadır. Bu yüzden O diğerlerinin üzerindedir.” dedim. Aysun Hanım koyu bir Mozart hayranıydı ve Wagner’i hiç mi hiç sevmezdi. Hatta insanları Mozart’ı sevme ihtimali olanlar, Wagner’i sevme ihtimali olanlar diye ikiye ayıracak kadar sabit fikirli olabiliyordu. Ruhsat yüzünden tartıştığı belediye başkanına Wagner’ci faşist, diyecek kadar ileri gitmişti.
“Wagner’de ne kadar derine gidersen git bir dip bile bulamazsın, Wagner sığ bile değildir.” diyerek söze girdi. Deniz çayları masaya bıraktıktan sonra içeri girip gözden kaybolmuştu.
Her zaman olduğu gibi Aysun Hanım’ın damarına basmıştım. Her fırsatta Le Nozze di Figaro’yu Teatro alla Scala’da söylemekle övünürdü. Beni Nietzsche’nin yazdıklarından dolayı Wagner’i sevmekle itham eder, operaya felsefeyi bulaştırmakla suçlardı. Konunun yine bana döneceğini hissettiğim için tartışmayı fazla uzatmamak niyetindeydim: “Haklısınız, Wagner değerlendirmeye değmeyecek kadar az eser vermiştir Mozart’a göre.” Sözlerimdeki ince alayı sezmiş olacak ki :” Derdin ne çocuk?” diye soruverdi birden.
Derdim ne miydi? Ben de bilmiyordum ne olduğunu… Yine çabuk sıkılmıştım sohbetten. Haydi, dedi, bitir çayını da şaraba geçelim. Kötü bir fikir gibi gelmedi… O içeri şarap almaya giderken, ben gözümü denize dikmiş, ufuk çizgisine takılı kalmış durumdaydım.


Aysun Hanım’ın tatilcileri, benim öğle yemeği vaktinde sabah kahvaltısı etmek niyetiyle gittiğim; üzeri ince söğüt dallarıyla, her köşesi insanı kendinden geçiren iğde ağacı kokularıyla bezeli restaurantın bahçesini akşam yemeği için doldurmaya başladıklarında, ben dördüncü şişe beyaz şarabımı bitirmiş ve kendime kaçıncı şişeden itibaren yalnız içmekte olduğumu sorar durumdaydım. Bu akşam neredeyse bütün tatilciler akşam yemeğine iştirak ediyorlardı. Katılımın neden bu kadar çok olduğunu, Aysun Hanım’ı açık gül kurusu rengi gece elbisesiyle görünce anladım: Aysun Hanım’dan bu akşam ya bir keman resitali ya da herhangi bir operadan, büyük ihtimalle Mozart’tan, küçük bir bölüm dinleyecektik.

Saat kullanmadığım için, yine zamanı etrafı dinleyerek tahmin etmeye çalıştım. Ağustos böcekleri işi yavaştan alıyor, iğde kokularına akşamsefaları bulaşıyordu: saat sekiz suları olmalıydı. Beşinci şişeye başlamadan önce bir miktar ara vermek gerekiyordu. Masanın üzerinde bıraktığım sigara paketi boşalmış durumdaydı. Gözlerim etrafta tanıdık bir yüz ararken Aysun Hanım’la göz göze geldik. Sağ el işaret ve orta parmaklarımı dik tutup diğerlerini avucuma doğru kıvırarak dudaklarıma doğru birkaç defa ileri geri götürerek sigara işareti yaptım. Gözleriyle, yok anlamında bir işaret yaptı. Elimde çakmak ayakta öylece kalakalmıştım. Bir ses beni kendime getirdi: “Buradan almaz mısınız?” Sesin sahibine dönerken burnumun ucuna uzatılmış, benim içtiğim markadan, bir sigara paketiyle karşılaştım. İçinden bir tane alıp geriye doğru dönerken bir taraftan da sigarayı yaktım. İlk gördüğüm ince ve uzun biçimli parmaklar, kan rengi boyalı tırnaklar oldu. Teşekkür ettim ciğerlerimi doldurduğum ilk nefesi verirken. Rica ederken çakmağımı uzatarak onun dudakları arasında benim yakmamı bekleyen sigarayı yaktım. O dudaklar kıpırdadı: “Çok mu içersiniz akşamları?” “Buranın öyle bir yan etkisi var, insan farkına varmıyor ne kadar içtiğinin. Belki de benim bünyemde öyle bir etki bırakıyor. Her insan da farklı etkiler bırakıyor: kimi denize bakıp şiir yazar, kimi de balık tutar. Ne kadar içtiğimin farkına ancak dördüncü şişenin bitişinde vardım…” Neden bu kadar uzun ve açıklayıcı bir cevap vermiştim, bilmiyordum. Gözlerimin içine bakarak elini bana doğru uzattı: “Merhaba, ben Handan.” Uzattığı eli sıkarak karşılık verdim: “Memnun oldum, ben de Hakan.”

Ben masama dönerken Handan’ın da hemen yanımdaki masaya iliştiğini gördüm. Diğer tatilciler de masalarındaki yerlerini almış, içecek siparişi veriyorlardı. Bahçede yalnız kalan tek masanın benimki olduğunu fark ederek nedensiz yere hüzünlendim. Aysun Hanım yerini almış, reminör tonunda bir keman süitinin son ve en uzun bölümünü çalmaya koyulmuştu. Ağustos böceklerinin ezgisi son bulmuş, akşamın ilk karanlığını kemanın ezgisi doldurmaya başlamıştı. Etrafı incelemeye başlarken orta yaş üstü kısa ve tıknaz bir erkeğin yavaş adımlarla bahçeyi geçmekte olduğunu fark ettim. Nereye oturacak, diye düşünürken gelip Handan’ın yanına oturdu. Otururken de masaya sapı kısa kesilmiş kırmızı bir gül bıraktı. Handan adama yanağından öperek karşılık verdi.

-Geç kalmadım değil mi?
-Hayır canım, akşam için erken geldin. Ama kemana geç kaldın diyebilirim.
-Ne içiyoruz?
-Ben şarap içiyorum…
-Rakı vardır umarım.
-Bilmem, vardır herhalde…
-Neden buraya gelmek için ısrar ettiğini anlamış değilim Handan, bu kadar yolu tepmek yerine şehre yakın bir otel seçebilirdik.
-Seninle şehre yakınken kendimi nasıl hissettiğimi biliyorsun, şehirden uzak kaldıkça kendimi sana verebiliyorum. Lütfen bu konuyu tekrar tartışmayalım.
-Tamam, sen bilirsin…

Sıradan bir çift gibi görünen ikiliyi daha yakından incelemeye karar verdim. Kemanın ezgileri uzaklaşırken, adamla kadın arasında belirgin bir yaş farkı olduğunu gördüm. Adam orta yaş sınırını geçeli bir epey zaman olmuştu. Kahverengi saplı, kalın gözlüğünün arkasından bakan kahverengi gözleri diğerine göre kalkık olan sol kaşının altında çok da akılda kalacak bir yüz gibi görünmüyor, güneşten kararmadığı belli olan esmer yüzü, ucu yuvarlak, üçgen ve kısa olan burnuyla neredeyse tamamına yakını beyaz olan saçlarına uyumsuz bir görüntü sergiliyordu. Kulak memelerinin ucu çenesine yapışıktı ve yukarı doğru uzadıkça asimetrik bir hal alıyordu. Çok büyük olmamakla beraber geniş ve kepçeli kulaklara sahipti Handan’ın erkeği. Saçları, genç bir berberin elinden çıkmış şekilde orta uzunlukta kesilmiş, şakalarının iki yanında kalan kısımları tamamen beyazlamış, kafasının sol ön yarısında kalan kısmında ise hala siyahlıklar göze çarpıyordu. Genç görünmek gibi bir niyeti var mıydı bilmiyorum ama, geriye doğru taranmış olmasına rağmen hafif dik duran saç kesimiyle orta yaş dönemini andırma çabasında görünüyordu. Kilolarının yol açtığı fazlalıklar çenesinin altında ve burnunun yanlarında birikmişti.
Handan ise Dante gibi, ömrünün ortasında bir görünümdeydi. Sırtının ortalarına gelen kestane renkli saçlarını serbest bırakmıştı. Ortalamanın biraz üzerindeki boyu, O’nu yanındaki adama göre en az bir karış uzun gösteriyordu.
Kum rengi saçları düz, teni ise beyaza yakındı. Gözleri akşam karanlığında koyu kömür rengi ışıltılar yayıyordu. İnce ve biçimli burnu çıkık elmacık kemikleriyle birlikte bir simetri oluşturuyor, sivri çenesinin üstünü süsleyen dudakları ince, uzun bir gülümsemeyle yüzünün ortasına yayılıyordu.
Adam önüne gelen rakı kadehine fazlasıyla su ekledikten sonra karşısındakinin yüzüne doğru kaldırdı: bize içelim mi? Oysa hayat, “biz” kavramını yabancı dilden bir sözcükmüş gibi sokuyordu Handan’ın gözüne. O hiçbir zaman için program yapmaz, anı sanki hiç var olmamışçasına kendi öznelliğinde yaşardı. En uzun vadeli planı rakı kadehinde eriyen buzun ömrü kadar sürerdi. Rakı kadehine karşı kaldırılmış geniş, balon biçimli kırmızı şarap bardağı aslında ilişkilerinin özetiydi: Handan’a göre çok alaturka ve sıradan kalıyordu erkeği. İçindeki bitmek tükenmek bilmeyen intihar tutkusuna karşı bir emniyet kilidi görevi görüyordu onu. Kendisi farkında olmasa da tekdüze hayatının itiraf edilememiş ve karanlıkta kalmış, doyurulmamış yönlerini doyuruyordu. Kaçmak istediği gerçekliğe ne kadar da derinden bağlı olduğunu bilmiyordu Handan. Bir yanı kendisine verilen kırmızı gülü daha önceden okumuş olduğu şiir kitaplarının ilk baskısının sararmış yaprakları arasında kurutmayı istiyor, diğer yanı ise aynı kırmızı gülü bahçesinde olmasa da balkonunda yetiştirmek için tırnaklarının arasını gübre artıklarıyla kirletmeyi göze alıyordu.Ne zaman ve nasıl başladığını hatırlamıyordu ilişkilerinin. Handan’ın tek hatırladığı hayatı karşısına almış olmasıydı ve bunun sorumluluğunu almaya dünden razı bir ruh hali içinde bulunmasıydı. Aşk mı huzur mu sorusunu sorduğu ilk günden bu yana kendi kendisini zorlamayı bırakmış, kapıya ilk çalınışında koşmaktansa pencerenin kenarında oturarak gelecek herhangi bir kişiyi beklemeyi alışkanlık haline getirmişti. Alışkanlık çok önemli bir yer tutardı Handan’ın yaşantısında. Evinde yemek yaptığı zamanlarda alışkanlığı olduğu üzere mutlaka bir kadeh bir şeyler içer, bazen ayarı kaçırdığında kesilen parmağını sarmaktansa kanının akmasını izlerdi. Yaralarını sarmaktansa o yaraya sahip olmakla överdi kendisini. Esas olan hayatın anlamı değil nasıl yaşandığıydı O’nun için. Bu yüzden açılmış yaralarını sarmaktansa kuruyup kabuk bağlamasını bekler, kuruduktan sonra üzerinde bıraktığı izleriyle övünürdü. Bu gece de öyle gecelerden birisiydi O’nun için. Şarap şişesinin dibine bakarken geride bıraktığı ailesi, kitapları ve yalnızlığı, kendisini görmekten alıkoyan erkeğin bir kadeh içkiyi kafasına dikişine göre ayarlanmış, iyinin ve kötünün ötesinde bulunmaktan yorgun bedeniyle çökmekte olan gecenin ağırlığı altında kalmış, kendisine ve herkese inat kayanın bağrında bitmiş bir ayrık otu gibi aykırı durmaya ant içmişti. Yaşamak istediği hayattan hiç kimse alıkoyamazdı Handan’ı. İyi ya da iyi olmayan her kavramı kendi parantezine alır, herhangi birisi tarafından yargılanırsa: “doğru veya yanlış, yaşadığı her şeye iman eder ve inanırdı”. Benim ne yaşadığımı anlayamazsınız, diye yorumlardı kendini köşeye sıkışmış hissettiğinde. O’na göre insan neye göre eyleyeceğinden daha çok nasıl eyleyeceğine kafa yormalıydı. Doğru olduğunu bildiği bir konunun anlatılış biçimi konunun özünden daha büyük anlamlar içerirdi. Bir şeyi ne için yaptığı değil nasıl yaptığı önemliydi insanın. Bu yüzden insanlara değer verirken ne amaçla davrandıkları değil nasıl davrandıkları, önemli olurdu O’nun için. Eğer erkeği O’nu aldatacaksa bu işi çok şairane ve kahramanca bir şekilde yapmalı, O’nun ayaklarına kapanarak ihanetini itiraf etmeliydi. Ancak bu durumda ihanet Handan tarafından biliniyor olmasına bağlı olarak af görürdü. Erkek O’nu ne kadar alçakça aldatmış olursa olsun, itirafıyla Handan’ın gözünde büyür, O’nun deyişiyle “vazgeçilmez olduğunun” bilincine vardırarak Handan’ı ölümsüz kılardı. O’nun için şarkının bestecisi değil yorumlayanı önemliydi. Anlamlandırmadaki ve anlamadaki çelişkiyi kişiselleştirmiş, içinden çıkılamaz bir ikilem haline getirmişti. Hayat dediğin ikilemin kendisi değil miydi zaten: uzadıkça kısalan bir şeydi hayat. Ömrün uzadıkça geriye kalan, yaşayacağın yıllar kısalıyordu. Bu yüzden hayat zorlamaya gelmezdi. Nehrin akışına bırakmalıydı kendini insan. Ancak çakıl taşları yönlendirmeliydi insan hayatının nasıl akacağını. Sorgulamak ise en büyük günahtı: benliğini açığa vururdu insanın. Kendini birkaç defa sorgulamaya kalktığında, boş viski şişelerinin dibini görmüştü. Üstelik sarhoşken üzerini örtecek ne bir battaniye, ne de bir çift renkli göz bulabilirdi yatağında. O’nun durgunlukta aradığı şey, kendi davranışlarının sonucunun iyi ya da kötü bir günah çıkarma ayini halinde olmasıydı. Basitlik isterken kendini karmaşık görür, geceleri aynadaki aksiyle konuşurdu yalnızlığını inkar etmek için. Basitliği ve durağanlığı alışkanlık edinmeye çalışırken kendi çırpınışlarını görmez, davranışlarına karmaşık ve çözülemez anlamlar eklemeye çalışır; karşısındakinin kafası karıştığında ise kendi davranışlarının sıradan görünümünü ortadan kaldırmak için tahmin edilemez olmayı yeğlerdi. Zor olduğunu söyleyenlere ne kadar basit olduğunu itiraf ederken, ne kadar sıradan davrandığının farkına varmaz, boş bulunup yakalanmamak için hep istim üzerinde olurdu. O’nu hayatına giren erkekler için vazgeçilmez kılan bu kördüğümdü. Erkekler ise düğümü çözmekten daha çok görmekten yoksun bir halde yaklaşıyorlardı Handan’ın hüzünler limanına. Bu güne kadar demir alanlar O’nu anlama yeteneğinden yoksun değillerdi. Onları yıldıran Handan’ın kendi kendine çizdiği paradoksların yansımalarıydı. Makyajsız halini gören olmamıştı bugüne kadar. Hayatına giren erkeklerin sıradanlığına, bilinçli olarak olmasa bile, baksa da göremez, hep var olmayan anlamlar yüklerdi. O’nu aldatan erkekleri itiraf etmeleri durumunda affeder, bildiği şeylerin midesini bulandırması gerekirken O, bilmediği şeylerden korkar, Tanrı inancı olmasa da var olmayı algılanmış olmaya indirgerdi. Kişisel deneyiminde bulunmayan şeyler daha çok yönlendirirdi Handan’ın hayatını. Günah çıkarma en büyük erdemdi ve eğer Tanrı kabul ederse ki etmemesi düşünülemezdi, her şey affedilirdi.

Bütün bunların kaçınılmaz bir sonucu olarak Handan da birçok kadın gibi sevgilisi tarafından aldatılıyordu.

Üstelik Handan aldatıldığının uzun zamandır farkındaydı. Ama bununla yüzleşmeye yetecek kadar cesareti kendinde görememiş, çaresizliğini ve korkaklığını sözcüklere dökmeyi yeğleyerek, başucunda duran boş defter sayfalarını doldurmaya başlamıştı. O da her aldatılan kadın gibi, kendisine tercih edilen kadını çok merak ediyordu. Kendisine dokunan ellerin diğer kadına neler yaptığını düşünür, o kadını kafasında bir isime ve yüze büründürür, yalnız kaldığı gecelerde erkeğine neden yeterli gelmediğini anlamaya çalışırdı. Handan’ın anlamadığı şey erkeklerin sevgililerini neden aldattığıydı. Eğer erkek eşini aldatırsa bu bir dereceye kadar mazur görülebilir, aşkın sevgiye, sevginin de alışkanlığa dönüşmesi sonucunda sıradanlığın o sıkıcı, rutin sarmalına saplanılmış olması, döngüyü kırmak adına bir çıkış yolu olabilirdi. Handan aldatılanın sadece kendisi olduğunu düşünüyordu. Oysa erkeği bunu alışkanlıktan çıkarmış, bir yaşam felsefesi olarak benimsemişti.
Oysa erkek için aldatmak, doğanın kulak arkası edilemeyecek olan çağrısına boyun eğmekten ibaretti. Erkek için aldatmak düşüncede başlamış olsa bile, mutlaka yatakta son bulurdu. Yatakta son bulmayan hiçbir eylem, aldatmak olarak sınıflandırılamazdı. Var olmayan hiçbir şey düşünülemezdi; düşünülen her şey var olabilirdi, varlığın bilinme nedeni ise eylenmiş olmaktan geçerdi. İşte bu yüzden aldatma konusunda kadınlarla erkekleri ayıran fark eylemde ortaya çıkardı. Kadınlar düşünerek aldatır, erkeklerse aldattıktan sonra düşünürlerdi. Erkek aldatmasının özürünü soyunun devamında arama ilkelliğine gömülürken, kadın eyleme varmadıktan sonra hiçbir şekilde aldatmış saymazdı kendini. Bu yüzden aşk her iki cinse de farklı görünürdü: kadın düşünürek aşkı yaşarken erkek yaşadıkça düşünmeye çalışırdı. Erkek ve kadın, her iki durumda da aşka haddinden fazla anlam yüklerdi: var olmayan bir anlam…

Kendime geldiğimde Deniz’in yanımda oturmakta olduğunu fark ettim. Ne zaman yanıma geldiğini hatırlamaya çalışırken, O bana sanki aklımdan geçenleri anlamış gibi gülümsüyordu.
-Yine koptuk galiba..
-Galiba…
Deniz’den hoşlandığımı fark ettim. Gözleri her zamankinden daha çok içime işliyordu ve benim gözümün içine bakan kadınlara karşı zaafım vardı. O da bu zaafın bilincindeymiş gibi gözünü iyice içime doğru dikti.
-Saçlarını neden uzatıyorsun?
Saçlarımın uzunluğunu anlamak için elimi ensemde gezdirdim: omuzlarıma kadar devam ediyordu saçlarım.
-Belli bir sebebi yok, sadece akışına bıraktım. Hayatı bıraktığım gibi…
- Aslında sana çok yakışıyor, ama ben kısa saçı tercih ederdim.
Di’li geçmiş zaman kullandığına göre tercih konusu olduğumu anladım. Deniz’in saçları ise ne kısa ne de uzundu. Kulaklarının bitiminde eşitlenmiş, düz saçlara sahipti Deniz. Kadehimi O’na kaldırdım:
-O halde kısa saçlara içelim…

Birden içimde Deniz’e sarılıp öpmek için dayanılmaz bir istek hissettim. Göz ucuyla Handan’a bakmayı ihmal etmedim: hararetli bir tartışmanın içine girmiş gibi görünüyordu.
-İlgini çekiyor galiba?
-Kim?
-Handan Hanım ve sevgilisi!
-Tanıyor musun onları?
-Adamın ikinci gelişi, daha önce de gelmişti.
-Kiminle?
-Diğer sevgilisiyle.
-Ne adammış?
- Adam evli, biliyor musun?
-Sen nereden biliyorsun?
-Biz de kalıyorlar, nereden bileceğim…
Deniz’in adama olan ilgisi, içimdeki nereden geldiğini bilmediğim ve anlam veremediğim kıskançlık duygusunu kabartmıştı. Her kıskançlık krizinde yaptığım gibi biraz daha kendime gömüldüm. Şaraptan başım iyice dönmeye başlamıştı. Severdim şarabın sarhoşluğunu; ne kadar içersem içeyim en fazla başımı döndürür, asla kusmama sebep olmazdı. Esrarın sarhoşluğuna en yakın bulduğum içkiydi şarap: özellikle de beyaz şarap. Elimden geldiğince yavaş içmeye çalışırdım beyaz şarabı. Bu gece ise daha sert bir içkiye ihtiyacım vardı.
-Rakı var mı Deniz?
-Var, ama bu gece olmaz. Oyunbozanlık yapma lütfen. Rakı bu gecenin harcı değil. Bak ayın on dördünü görüyor musun?
Gerçekten de ay gülümseyen yüzünü dikmişti üzerimize. Tanrı’nın bizi ay üzerinden gözlediğini hayal ettim.
-Kumsalda yürüyelim mi?
Teklif benden gelmişti. Deniz ise yemeğin bitmesini beklememiz gerektiğinde ısrar ediyordu. Yalnız kalmış bir ağustos böceği eceline kanat sürterken, ben bir an önce Deniz’i kucaklamak istiyordum. Önce güzel gözlerini yudumladım doyasıya. O ise suskunluğunu koruyordu. Ben de her zamanki gibi susan bir kadın karşısında konuşmaya çalışıyordum. Susarsam sanki beni çırılçıplak göreceğini ve ayıplayacağını düşünüyordum. Deniz ne kadar da güzel bir isimdi.
-Deniz, dedim.
-Efendim, diye cevapladı.
Oysa benim düşüm efendi olmaktan öte düşlerine köle olmaktı Deniz’in. Başrol oynamayı hiçbir zaman gözüm kesmediği için yine figüran olarak noktalayacaktım geceyi.
-Deniz durgundur bu gece.
-Yine denize mi gireceksin gece vakti bu kafayla?
Birden bire kanımın çekildiğini hissettim. Kafayı bulduğum her akşam yaptığım gibi, ayılmak için denize girdiğimi hatırladım. İyi de Deniz bunu nereden biliyordu?
-Hatırlamıyorsun değil mi?
Deniz’in hatırlayıp da benim hatırlamadığım ne olabilirdi?
-Hatırlatır mısın?
-Sabredersen gecenin sonunda kendin hatırlarsın. Hatırlamak için bana ihtiyacın yok!
Hatırlamak için bile olsa bir kadına ihtiyaç duymak beni kendime getirmeye yetmişti:
-Senin dediğin gibi olsun…
İçimdeki köle kendini bilmez bir şekilde karşımdaki kadına boyun eğiyordu. Gözüm yine Handan’a kaydı. El ele tutuşmuşlardı ay ışığı altında.
Ben ise ellerimi sıkmakta olduğumu fark ettim. Gözüm gecenin karanlığına kayıyor, dinlemekte olduğum müzik kulaklarımdan siliniyordu. akşam sefalarının kokusu burun deliklerime dolmaya başlarken, dün geceyi düşünmeye başladım. Gece, her şeyden daha koyu ve daha gerçekti. İnsanlar gecenin içinde yok oluyorlardı. Gece bütün insanlığımı götürüyordu benden...

Aysun uyuşmuş olan parmak uçlarına bakarak, kemanı yanındaki sandalyeye bıraktı. Gözü hemen Deniz'i aradı. En son es verdiğinde Hakan'ın yanına oturduğunu görmüştü. İkisini çok yakıştırıyordu, ama Deniz için daha büyük planları vardı Aysun'un. Hakan'ı Deniz'e göre çok sıradan bulur, dengesiz bir ruh haline bürünmekte ısrar ettiği için içten içe eleştirirdi. Deniz özgürlüğüne oldukça düşkün bir genç kadın olduğu için, söylemek istediğini doğrudan söylemekten çekinir, genelde ima ederdi. Deniz Aysun'un gençlik halini yansıtıyordu. Kaderlerinin benzemesinden ölesiye korkar, içinde kalan ne varsa tutmaz, söylerdi.
Aysun'un başı dönüyordu bu gece. Her şeye hakim olamadığı zamanlarda olduğu gibi, bu gece de migreni tutmuş, küçük konserini zorla da olsa tamamlayabilmişti. Keşke kendini bu kadar sıkmasaydı. Bir an önce odasına, kendi kendisiyle baş başa kaldığı sığınağına dönmek istiyordu. Öylece kalakalmak, hiçbir şey yapmamanın vereceği tadı damarlarında hissetmek, sıradan bir bitki gibi sadece temel yaşam fonksiyonlarını yerine getirmek istiyordu. Bitki olmayı dilerdi çözümsüz kaldığı anlarda. Kendiyle hesaplaşmak yerine Tanrı'ya karşı gelir, adaleti kişiselleştirdiği için küserdi O'na. Oysa ki Tanrı tarafsız olmalıydı, iyinin ve kötünün ötesine geçebilmeli, şeytanın günahı beklediği gibi beklememeliydi insanoğlunun hata yapmasını. Biliyordu ki Tanrı devrik cümleler kurmazdı. Tanrı dediğin varlığın karşısında değil, olsa olsa yanında yer almalıydı. Varlığın temel problemi ispat üzerine değil, kanıtlama üzerine kurulmayı hak ediyordu. Tanrı bütün bunlardan bağımsız ise neden insanoğlu tarafında var kılınmaya ihtiyaç duyuyordu? Bu Tanrı'nın insanlaşması değil miydi? Tanrı kavramını yaratan insansa Tanrı çok fazla insanca değil miydi?
Daha fazla düşünmeyi reddederek çıplak ayak yürüdü bahçenin çimenleri üzerinde. İlk gördüğü masayı ziyaret etmeyi de ihmal etmedi.
Bu sırada Handan sevgilisiyle tartışıyordu. Aysun Hanım'ı görünce sesini alçalttı.

-Lütfen canım, daha fazla uzatmayalım. Bana yaşadığımı hissettiriyorsun ve bu bana yeter. Çekip gitmemizi gerektirecek bir sebep yok. Bana yaşadığımı hissettirmeye devam et. Her şeyinle ve her günahınla seni kabul ediyorum. Bana sadece kendini getirmen yeter. Üzerine bir kat elbiseni al ve gel!

Aysun’un uzaktan gelen sesi beni kendime getirdi: bizi çağırıyordu. Deniz’le birbirimize baktık.
-Farketmez, dedim. O da bana uydu.
Masalarına doğru yürürken konukların azalmakta olduğunu fark ettim. Akşam yemeği bitmiş, garsonlar boş masalarda kalan tabakları topluyordu. Handan’ın sevgilisi kadehini doldururken Aysun bizi takdim etti.
-Yeğenim Deniz’i tanıyorsunuz, bu da arkadaşım Hakan.
Deniz’in değil de Aysun’un arkadaşı olarak takdim edilmeyi beklemiyordum. Genelde insanlar beni tanıştırırlarken ki bu nadiren olurdu, ismimin önüne ya da arkasına bir sıfat eklemekte zorlanır, doğrudan ismimi söylerlerdi. İlk defa birinin arkadaşı olarak takdim ediliyordum.
-Hami Bey ve arkadaşı Handan…
Karşılıklı memnun olma ifadelerinden sonra kadehler yeniden havaya kaldırıldı ve bir şeylere içildi. Neye içtiğini bilmeyen bir ben vardım masada.





Hiç yorum yok:

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!