27 Temmuz 2016 Çarşamba

Her şey hakkında hiçbir şey

Uzun zamandır devam etmekte olan bir oyunun herhangi bir perdesinde, tam olarak neresinde olduğunun bir önemi yok, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman içinde, almakta olduğun soluğun henüz tam olarak ciğerlerini doldurmamışken, uyku ile uyanıklık arasına sıkışıp kalmış yorgun bir yolcu gibi ürkek adımlarla ayak uçlarına basarak arkanda bırakmaya çalıştığın ölüm, ısrarcı bir alacaklı olarak uykularını işgal ettiği günden beri, sen aslında yaşamıyorsun.
Yaşadığını sandığın hayat aslında bir yanılsamadan ibaret, bunu sen de biliyorsun; ancak, bitmek tükenmek bilmeyen kahrolası anlam yükleme çaban seni çıplak gerçeği görmekten alıkoyuyor. Mutlak bir "mutluluğun" olamayacağı düşüncesi, hatta adına "mutluluk" denilen aldatmacanın sadece kavramsal olarak var olabileceği gerçeği bugüne kadar bildiğini zannettiğin bir şeyle çelişiyor: hayatın anlamının olduğu/olabileceği düşüncesi...
Yaşamaktan ölesiye yorulduğun zamanlarda geliyor aklına yazma isteği. Dikkatinden kaçan ama asla unutamadığın bir gerçek de cümlelerinin çoğunlukla devrik olması; hayatındaki bir çok şeyin devrik olduğu gibi.
Çok korktuğun ya da anlayamadığın şeylerde olduğu gibi kendinden ve ölümden kaçmak istediğin zaman tanrıya sığınıyorsun. Hala sonucuna karar veremediğin bir ikilemin var: ölümden sonra hayatın olması mı yoksa ölümden sonra hayatın olmaması mı daha korkunç olurdu? Üzerine düşünmekten sürekli kaçtığın sorun tam olarak bu. Hangisi sana daha korkunç geliyor? Muhtemelen günahkar olma gerçeğinden yola çıkarak, ölümden sonra hayatın olması seni korkutuyor olabilir mi?
Cevaplamaktan kaçtığın soru bu!
En büyük sorununun bu olduğunu biliyorsun, ama başka sorunlarında var. Eksik ya da yarım kalmış bir sürü mutluluktan alıkonulduğun düşüncesi. Hiçbir şeyin tam değil; iki yarımın bir tam etmediğini çok iyi biliyorsun, ama ucu ucuna eklediğin mutluluklar asla seni tam olarak rahatlatmıyor. Sonuna kadar okumayıp yarım bıraktığın kitaplar, sonu gelmeyen şiir yazma isteklerin; aynada kendine sırıtıp duran bir ayran budalası gibi sonunu getiremediğin "her şey çok güzel olacak" safsatası...
"Çok yorgunum" desen ilk duyacağın cümle: "Ne yaptın da yoruldun?" olacak! Kimse sana seni bu kadar yoran şeyin ne olduğunu sormayacak. Yaşamak çok yorucu iş! Öleceğini bilerek yaşamak ise çok anlamsız. Evet, biliyorum; sanat var, yardımseverlik, insan sevgisi... Ve insanın bir gün öleceği gerçeğini perdelemek için yine insan tarafından icat edilmiş daha bir çok zırva... Anlaşılmaz görünmek gibi bir derdim yok, çünkü sığlığımın seviyesini bilecek kadar kendi küllerimden doğdum. Kendimi bulduğum sahnede kendime bir yer edinmeye çalışırken, öleceğimi bile bile, hayatıma anlam katmaya çalışıyorum. Üstelik her şeyin tüketildiği bu dünyada...
Şimdilik bu kadar, deyip kaldığım yerden dilediğimce devam edebileceğim bir oyun ya da film olsaydı keşke hayat. Keşke dili geçmiş zamanı bu kadar çok sık kullanmasaydım. Dili geçmiş zamanı çoğunlukla kullanan bir insanın psikolojik durumu nasıldır acaba?
Sadece bu değil, bir şey anlatmak isteyip de anlatmak istediği şeyi sürekli yarım bırakan, öyle veya böyle kendini engellenmiş hisseden bir kişinin amacı ne olabilir? Salt soru sorarak söylemek istediği şeyi insanların gözüne sokmaya mı çalışıyordur? Bazen soruyu sormak cevaptan daha önemli hale geliyor. Sorunun kendisi değil, sorunun sorulmuş olması... Tabii ki sorunun süjesi haline getirilen de önemli.
Hayatın insanı sürekli eziyor oluşu, aslında ezenin kim olduğu sorusunu getiriyor akla. Genellikle insan oluyor ezilen, ezen ise bazen ölüm, bazen de yine insanın kendi kendisi oluyor.
Bu kadar yoğun kavramlarla kuşatılmış insanın ölüm-özgürlük açmazını nasıl kırabileceği de ayrı bir tartışma konusu. İşte tam burada soruyu sorarak cevabı vermiş olalım: ontolojik olarak "ölüm"ün olduğu bir "dış dünya"da özgürlükten bahsedebilir miyiz?
Haydi size cevap niyetine Seneca, Pavese diyeyim. Belki bu durumda insanın kendi yarattığı kavramları nasıl "tanrısallaştırdığını" anlarsınız. Bunu yazdığım anda aklıma geldi, ölüm-özgürlük açmazını belki bu şekilde çözebilirim:"kendi yarattığı özgürlük kavramını, Seneca ve Pavese'de olduğu gibi tanrısallaştıran insan özgür olmadığı çıkarımına varıyor." Bu kavram içeriklendirmesi mutlak bir sonuca ulaşmak için yapılmasa, yani salt ontolojik bir sorun olarak ele alınsa, pratikte özgürlük diye bir kavramdan bahsedilemeyeceği ortaya çıkar. Kısa yoldan diyebilirim ki sorun epistemolojik!

Hiç yorum yok:

Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!