8 Kasım 2012 Perşembe


If I never see you again
I will always carry you
inside
outside

on my fingertips
and at brain edges

and in centers
centers
of what I am of
what remains.


Charles Bukowski
Her satırı
mendireğe dizili karabatağa benzeyen
bir mektup bırakarak
balıkçı koyundan
sisler içinde uzaklaşan kayık gibi
bir sabah usulca ayrıldın
koynumdan

Bütün yolcularını
boğaz köprüsünün çaldığı
araba vapurunun
boş seferleri
gibi yalnızca rüzgar
gezinir sensiz
yüreğimde

Durgun bir sudur aslında deniz
ki çocukların
acemi oltalarını denedikleri
kuytu bir iskelenin
tahtaları altına yazdığım
ayrılık şiirini okudukça
dalgalanır.


Sunay AKIN

7 Kasım 2012 Çarşamba

Ölmek Zamanı

dağılırdı saçlarınız yaz akşamı

batan güneşe karşı / kumral

susardınız ne de çok susardınız

anlaşılması güç susmanızın anlamı

sanki bir bulmaca uzun bir sarmal

uzadıkça sersem eder adamı

o zaman sevmek değil ölmek zamanı



(uzak bir kız sisli mavi susarsa

acılarla yüklüdür suskunluğu

akıl almaz tehlikeler içerir

hele hayatında bir sürgün varsa

kelepçe kuşlarının buz gibi uçuştuğu

o siyah tren uğultularla gelir

bütün üçüncü mevki cıgara dumanı)



bana susar bir hayalle konuşurdunuz

hani fakülteden çıkarken vurmuşlardı

kollarınızda ölen tıbbıyeli çocuk

birbirinize nasıl da uymuştunuz

sevginizde yüceltici birşeyler vardı

korku bulaşığı garip bir mutluluk

bir filmi hatırlatan belki bir romanı



(uzak mavi kız dalgasız bir su

ah onun yalnızlığı benim yalnızlığım

içimizde gemiler ansızın yol kesiyor

ansızın beni de vururlar mı korkusu

izlendiğini sanmak her gece adım adım

şehrin karanlığında devriyeler geziyor

telsizde cızırtılar / cinayet alarmı)



eflatun ve ıssız ağzınız bir muamma

susardınız arkasında susmuşluğunuzun

tekrar tekrar sizi duruşmaya çağırırlar

geç vakte kalır sorgular bitmez ama

hapislik nedir ki / unutulmak asıl sorun

seyreldikçe seyrelir istanbul`dan mektuplar

ne arayanı kalır gittikçe ne soranı



(baksa da beni görmüyor sanki yokum

duymadığı açık anlattıklarımı

sessizliği kalabalık giremiyorum

ölüler kuşatılmış sağımı solumu

geçmişte yaşıyor biliyorum

bir anlatabilsem onsuz olamadığımı

o zaman sevmek değil ölmek zamanı)
 



Atilla İLHAN

16 Ağustos 2012 Perşembe

Life is equal


The ugly truth that
Can never be known by me
Sneaking around and crowling
Reaching with cold hands
All over my solitude
While i am counting all the heart beats
Reflects on my wall
Like a shadow
Without my tears
But i am not crying
As a lonely man could
A man that tries to write
On water
A man must to decide
A soul to sacrifice
Touching is a must with the fingers
By night without a sight
To the non existence
Of depth of my dreams
Is a story
You can never be involved

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Ölüm Gelmişse

Bitmişse
Kızıllığını avuç avuç içtiğimiz şafaklar
Öğleler, ikindiler çoktan geçmişse
Bir akşamüstü garipliği
Sarmışsa her yeri
Güneş devrilmiş
Renkler solmuş
Sesler kesilmişse
Son kuşlar da geçip gitmişlerse ufuktan
Ve çiçekler
Bükmüşse boyunlarını dalgın dalgın
Bil ki ölüm saati gelmiştir
Senden uzak, kendimden uzak
Tüm umutlardan ve her şeyden uzak
Ben ölmüşümdür uzaklarda bir yerde
Gövdesini kurtların oyduğu
Bir ağaç gibi devrilmişimdir
O anı sen bileceksin herkesten önce
Herkesten iyi sen anlıyacaksın
Çaresizliğini, yıkılmışlığını
Sevdiğin adamın
Ve seni nasıl sevdiğini
Duyacaksın derinden derine
Belli belirsiz
Bir gölge düşecek gözlerine
Fakat ağlamıyacaksın, ağlamıyacaksın
Sen tek gelinim, sen tek kadınım
Sen güzelim, nazlım, bebeğim
Kadersizim sen
Gülerken ağlayanım, ağlarken gülenim
Varlığım, nedenim, alınyazım benim
Elbette ağlamıyacaksın
Çünkü sonsuzluklar
Sonsuz sevenler içindir
Çünkü ölüm
Sevmeyi ve ölmeyi bilenler içindir.

Ölümdü O

Ölümdü o, beni aldatmayın
Soğuk nefesiydi yüzümde duyduğum
Öyle sessizce öldüm ki defalarca
Hiç bir zaman anlaşılmadı yokluğum
Hayatın omuzunda bir yük olduğu
Nice yalnız geceler, nice akşamlar
Tanrı biliyor ya kaç kere öldüğümü
İnandım ölüme, aşka inandığım kadar
Satır satır yaşadım yazdıklarımı
Ne saadetin ne güzel günün şairiyim
Kimse acımasın bana, istemem
Ben aşkın ve ölümün şairiyim.

Yaşayan Ölü

Bir ölü gelecek evine yarın  
Gözlerinde yarım kalmış arzular  
Dalıp hayaline hatıraların  
Duracak kapında sabaha kadar  

Duyunca kapının çalındığını  
Korkulu gözlerle dışarı bakma  
Bütün odaların yak ışığını  
Bir benim kaldığım odayı yakma.  

Siyahlar giyin de pencereye çık  
Aç kapıyı korkma yabancı değil  
Bir ölü ki yaşıyor, gözleri açık  

Ölüm seni sevmekten acı değil  
Aradı bu ölü hayatı sende  
Öldü artık, sevsen de sevmesen de

ÖLÜM GELECEK VE SENİN GÖZLERİNLE BAKACAK


Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak - 
sabahtan akşama dek, uykusuz,
sağır, eski bir pişmanlık
ya da anlamsız bir ayıp gibi
ardını bırakmayan bu ölüm.
Bir boş söz, bir kesik çığlık,
bir sessizlik olacak gözlerin:
Böyle görünür her sabah
yalnız senin üzerinde 
kıvrımlar yansıtırken aynada.
Hangi gün, ey sevgili umut,
bizler de öğreneceğiz senin
yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu.

Herkese bir bakışı var ölümün.
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.
Bir ayıba son verir gibi olacak,
belirmesini görür gibi
aynada ölü bir yüzün,
dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.
O derin burgaca ineceğiz sessizce.



C. P.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Ve bana öldür dedi


Ey benim yüzü hüzünlü sevgilim

Dilim sensizken yokluğunu yutkunuyor

Sen bana darıldığında gözüm yere bakıyor

Yol olsam diyorum keşke yok olmasa

Senin sesin yankılanırken evinde

Ben sürgünüm biliyor musun

Sana sitem edecek nefesim yok ki

Olsa da ne diyeyim

Gönlünün geç kalmış baharına

Bir sürgün çiçeği gibi

Susuz kalmışım ne bileyim

Gölgen vururken odanın camına

Kaç kere saydım acaba gölgeni

Hergün seni beklerken

İntihar etmiş şairler

Benimle birlikteyken

Bir yol aradım durdum

Nazımla nesir arasında

Sıkıştım kaldım

Gel gör ki ne deneme ne de bir öykü

Saçmalarımın özeti

Saçına değen dudaklar

Göğsünde büyüttüğün heceler

Keşke bana gelseydiler

Bir de ıslak gözlerin koynuma

Girseydiler ben geç kalmadan

Yaşlanmadan seni bulabilseydim

Yatağımın başucunda sayfası yırtık bir kitap

Gibi öpüp okşasaydım o güzelim kederlerini

Canımın içi

Canımın sağ köşesi

Bir bilebilseydim kaynağını hüzünlerinin

Dokunabilseydim yokluğunda ellerine

Terlemiş, nasır tutmuş o yorgun ellerine

Açabilseydim bir sayfa daha

Uykunun eşiğindeyken nefesin

Bir ninni daha okuyabilseydim

Kendini bana vermişken usulca

Yüreğinin demirleşmiş kuytusuna

Su verebilseydim keşke

Ne kadar da çok koşullu cümlelerim

Sana geliyorken

Seni seviyorken

Sen de kalmışken

Senden gelmişken

 Ey ki sen

Bir bilsen

Seni ne çok sevdiğimi

Ama daha çok sensizken

Ve de sarhoşken tamdı cümlelerim

O yeşil gömleği giyerken

Ne de uzaktı anlamı ikimizin

Mutluluğun ve de umutluluğun

O gün işte intihar etmek istedim

Ben sana haber vermeden

Zorlama bir şiir ve şair

Uzak kalmış bir nehir

Akıyordu içime aşkım

Gururum engel oluyordu

Seni çok sevdim ben diyemiyordum

Derdin ne senin diye sorduğunda

Derdim bir iki satır bana dair

Senin söylediğin

Ben senin acın olamadım biliyor musun

Nereden bileceksin ki benim seni

Yalnız yaşadığımı sensiz saydığımı

Adımlarımı

Adım ne biliyor muyum

Kendimi sana göre tarif ettim

Gönlüm bir panayır

Senin gelmeni bekliyor dört gözle

Acılar ise okunmamış bir kitap başucumuzda

Ne yazılmış ne de okunmuş

Bir öykü...

Gül ki beni gördüğünde

Gözüm olsun nefesin

Bana geç kalma

Sevgili ömrüm...

2 Şubat 2012 Perşembe

Experiment of An Existence

I give a name what lies between us
It seemed a pair of eyes
Sometimes suffers of hunger
Sometimes gives me a chain
Of love to suffer
I am to be cared
Not being hunger
Worthless and keeping silence
Of your non existence
Makes my destruction
So could i be alone
If i am
That would be my requiem

Bilmece

Uykumda gördüm bir kedi,
gönlüm kendi dedi:
bir kedi.
Kedi dedi,
birisi kendi kendini yendi.
Kedi eti yedi,
yok mu dedi, biri?
Kim ne dedi,
kim kediydi,
kim kendi kendisiydi?
Kedinin yediği neydi?
Kedi ne derse desin,
kedinin derdi neydi?

27 Ocak 2012 Cuma

Mesaj

Sayın yalnızlık abonemiz
Geçmişten kalan
Ve devam etmekte olan
Sevgi, gönül, minnet ve aşk
Borçlarınız bulunmakta
Sevgilinin affetme kampanyası
Uzatılmış bir süre daha
Gönülü kurtar yaz
Mektup olarak oku kendine
Ayrılırken sorulacak
Sorular gelsin
Aklına her gece

Son Hece

Acı başlıyor işte
Yalnızlık gelecek gece gece
Gözünü kırpmadan uyuyup
Düşüneceksin neden diye
Unutulmayan kalp ağrısı nedir
Bıçağı saplayan eldir
Aklında kalan en son hece
Ölürken gördüğün
Görünce güldüğün
Gülerek öldüğün
Düğün

Gördüğüm

Benim gördüğüm bir düğüm
Bana senin attığın
Aslında bu kördüğüm
Geceleri uykunda yattığın
Uyanınca gördüğün
Görünce unuttuğun
Unutunca özlediğin
Özleyince sustuğun
Kördüğüm
Gördüğüm

Dilbilgisi

Görmek gerek duvarlarda
Yalnızlığın aynasını
İşitmek gerek
Yokluğun sesini
Bilmek gerek kaçınılmaz olanı
Yağmur altında ağlayanı
Susmak gerek bazen
Söyleyecek ne varsa
Tek kişilik bir gülüş
Uyanıkken görülen düş
Varlığın iyelik eki
Aslında Benim'dir
Yokluğun zamiri
Hep Sen'dir

İşte Tam O Anda

Görme, dedi bana
Bir daha uzanırken ellerin
Boşluğu tutuyorsa eğer
Acı olan nedir biliyor musun
Kendimi bu kadar açmışken sana
Kendime bile yalan söylüyorken
Kaçamıyorum düşünürken
Kendi kendimden
Sayıklama halindeyim sürekli
Anda yaşadığım zamanı
Hiç bitmesin istiyorum
Dudakların aralanıyorken
Bu ölüm anını

25 Ocak 2012 Çarşamba

Her aşk bir ölüm demektir aslında

Her aşk bir ölüm demektir aslında. Ölümle karşılaşanın nasıl dili tutulur ve söyleyecek bir şey bulmazsa, insan da aşkla karşılaştığında söyleyecek bir şey bulamaz. O ana kadar yaşadığı, bildiği ya da öğrendiği her şey boş ve anlamsız görünür. Aşkın başlamasıyla ölümün gerçekleşmesi anında ortaya çıkan duygular da benzer özellikler taşır. Anlam verememe durumu kendini gösterdiğinde yaşadığı şeyleri sorgulayan insan tamamen şaşkınlık içinde bulur kendini. Çünkü bugüne kadar bildiği her şey farklı bir anlam boyutundadır artık. Sorduğu sorulara cevap bulamayan insan anlam yüklemeye başlar bu yeni ve bilinmez duruma: artık aşıktır ve ne söylense boştur. Yapıp etmeleri, eylemeleri hep bu yeni duruma göredir. Ontolojik olarak aşkın varlığına inanıp inanmaması da bir sorun değildir aslında. Aşk sözcüğünü dillendirdiği anda içinde var olduğu durum yeni bir deneyim olarak kendini gösterir. Herhangi bir isim veremese de yaşadığı anlık duygu ve heyecanların bütünü aşkı gösterir. Yeni bir dindir artık aşk: tek kişilik bir din!
İnandığı ya da inanmadığı bir din değil de, yaşadığı bir duygu durumudur bu yeni inanış biçimi insan için. Bu durumu yaşayan insan için iki yol vardır önünde: inkar ya da kabulleniş. İnkar etsin ya da etmesin bu durumla karşılaşan insan yaşadığı yeni duruma karşı tamamen yabancıdır. Yaşadıklarına inanmak zorunda olduğu için inandığını yaşamayı reddeder.
Ölümün karşısında da durum aynıdır. Ölümle henüz karşılaşmadığı için yaşadığına inanmak zorundadır. Ölümün kavramsal varoluşu ise farklı bir boyutta kendini gösterir insan için. Ölüme inanır ama ölümü yaşamayı reddeder, aşkı yaşamayı reddettiği gibi. Çünkü ölüm de aşk gibi insanı yaşamaktan, inandığı gibi yaşamaktan alıkoyan bir kavramdır. Varoluş tarzını tamamen kulak arkası eden bir durumdur ölüm. Aşığın kendinden geçip objesine yönelmesi gibi…
Bu yüzden her aşık ölümü cebinde taşır. Her nefes alışında bir gün öleceğini bildiği gibi. Bu yüzden her aşk ölüm gibi bir gün son bulmaya mahkumdur. Aşkı öldüren insanlar ya da insanların eylemi değil, bu dünyada ölümün var olduğu gerçeğidir. Aşığın aşkını sürdürmeye çabalaması, aşkın varlığını kendi kendine ispat etmesi öleceğini bile bile yaşamaya devam etmesi durumudur. Yaşadıkça ölüme nasıl yaklaşırsa insan aşık oluktan sonra da bir gün aşkını ölüme teslim edeceğini bilir.
Bazen aynanın önüne düşmüş birkaç tane kırlaşmış saç teli, bazen tırnakların arasına sıkışmış bir miktar kir, bazen defterin arasına bırakılmış ve unutulmuş eski bir not, bazen yürekte bir miktar sızı bazen de güzelim bahar rüzgarında gökyüzüne savrulmuş birkaç kırık ezgi…
Kimi zaman ise inatla savrulmuş bir küfür, geceleyin aynada kendine bir bakış, şiir diye başlanmış bir düzyazı ya da şarkı söylerken şiir gibi alaya almak hayatı; alıp ceketini çıkıp gitmek hayattan birkaç küçük anıya sığdırmışken küçük yaşanmışlıkları… Yani aslında yedek oyuncu olarak çıkmak hayata, kendi üzerine almak sana adanmamış dizeleri; aşk yerine alışkanlıktan dolayı tercih sebebi olmak…
Güzergahtan geçen bir tren yolcusunun son sabrında, varılacak başka bir durak olmadığı için son olmanın bilincine varmak. Ölüm olmak ve ölü gibi kokmak… Yaşanılan değil hep anlatılan olmak, konu olmak değil konudan çıkan özet olmak: nokta olmak… Aynı ölüm gibi…
Sen hiç bir kişi için ölüm oldun mu?

18 Aralık 2011 Pazar

ÖZÜR

Sen akışkan ayna dertli böcek
Çamaşırımda besleyici leke

Alınyazımın tek okunaklı yeri
Bıçkın sevinç kunt öfke

Küçük dilini yutmuş kırmızı soğan
Yücegönüllü akasya

Havı çıkmış eteklik
Hafifçe karnı olan

Sen elisürencil
Öyle bir laf varsa işte o

Dün için özür dilerim
Şimdi işten çıktın Beşiktaş'tasın

Kim istemez mutlu olmayı
Mutsuzluğa da var mısın?

C. S.

15 Aralık 2011 Perşembe

When You Are Old

When you are old and gray and full of sleep,
And nodding by the fire, take down this book,
And slowly read, and dream of the soft look
Your eyes had once, and of their shadows deep;

How many loved your moments of glad grace,
And loved your beauty with love false or true,
But one man loved the pilgrim soul in you,
And loved the sorrows of your changing face;

And bending down beside the glowing bars,
Murmur, a little sadly, how love fled
And paced among the mountains overhead
And hid his face among a crowd of stars.


W. B. Y.

Cloths of Heaven

Had I the heavens' embroidered cloths,
Enwrought with golden and silver light,
The blue and the dim and the dark cloths
Of night and light and the half light,
I would spread the cloths under your feet:
But I, being poor, have only my dreams;
I have spread my dreams under your feet;
Tread softly because you tread on my dreams.


W. B. Y.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Biliyordum

Biliyordum
Yollarda bir S
Ni çiziyordum
Sanıyordum

Çizdiklerimde bir O
Nu tasarlıyordum
Sen'din O
Nu biliyordum

Sonra ABC'lerin,
Coğrafyaların, tarihlerin
Fizik, matematik ve ötesi
Ne gidiyordum

Dediklerim doğru değil, yalın

Ö. A. A.

Taşlama

Nasıl biriktirdin
Dedi o
Ve çalışarak mı diye ekledim
Ben
O da
Evet dedi.

Nasıl kazandın
Ve aklınla mı diye ekledim
Evet dedi.

Sende evet çok dedim
Evet dedi

Benim her şeyim var dedi
Bir şeyin yok dedim
Ne o diye sordu utanmadan
Dedim, bende olan.


Ö. A. A.

Ondandır

Seninle ben değil,
Seninle biz ikimiz
El-ele, göz-göze, baş-başa,
İyi şeyler düşündük..

Gündüz-gecelerimizdi gece-gündüzlerimiz,
Evler-odalar,
Pencereler, perdeler, saksılar, çiçekler,
Halılar, kediler düşündük.

Sofralar,
Misafirler düşündük;
Gelmediler..
Nerde'ler düşündük.

Türküler, şarkılar, şiirler
Kendince öyküler düşündük..

Sen unutmuşun,
Ben de yazamamışım..
Şimdi dalıp-dalıp gidiyor,
Orda'lar düşünüyorum.

Arada yalnızlığımı anlamamışım..
Üşüyorum.

Ö. A. A.

6 Aralık 2011 Salı

Devrik Kimse


Yokluğunda ben
Bir ses duyabiliyor muyum
Devrik olan düşünce
Değilse bile
Biliyorum ki benim
Yarım kalır cümlelerim
Hevesim kursağımda
Aç bir güvercinim ben
Sevgiden yoksun
Açlıktan daha beter
Sensizlik
Desem
İnanır mısın
Görmesen bile
Var mısın

Düşünce Akışı

Biliyorum
Üşüyorum
Düşüyorum
Yoksun
Düşünce
Sen
Gelsen
Aslında
Hiç gitmesen
Ben erken gelsem
Ben senden geçmesem
Sen bendesin
Ben sende kalsam
Ne ilk ne de son olsam
Ben benim ama
Sen sen olmasan da
Bende kalsan
Yeter ki tek olsam
Benimle var olmadın ama
Benimle son bulsan
Kendinden bıksan
Dişlerini sıksan
Beni arasan
Arayıp bulsan
Ya yoksan dediğimde
Koynumda uyusan
Çok zor olmasa her şey
Senin için
İçin dışın
Ben olsam
Çok bencilim
Ben sencilim
Sen ve ben
Ben ve sen
Sen veya ben
Ben der ki sen
Sen desen ki sen
Sen hep sen
Neredeyim ben
Bir bilsem
Sussam ve konuşmasam
Sen söylesen
Ben dinlesem
Dinlensem
Yorulmadım ama
Sen beni dinlesen
Ne güzel olur bu sevda
Desen
Diyebilsen
Keşke…

Yanılgı

Tanrıdan korkmamayı öğretmiştin bana
Ne melek vardı ne de şeytan
İnsan günah işlemez ancak hata yapardı
Dolayısıyla sevgilim ölümden korkmak gereksizdi
Oysa sen bildiğin şeylerden korkmazdın
Bilmediklerin korkuturdu seni
Ben de diyorum ki sana
Ya sen tanıdığım en cesur inanansın
Ya da ben bunca yıl yanlış tanrıya inanmışım

3 Aralık 2011 Cumartesi

Gölge


Tek başına kaldım ama üşümedim
Yağmur damlaları yüzümden düşerken
Canım çok sıkkın aslında, bilmiyorsun
Son günlerde sana takıldım kaldım
Eskisi kadar içmiyorum seninleyken
İçime bakışların işliyor uyaksız
Bazen sevişiyoruz bazen uyuyoruz
Okumuyorum kendime inat
Yazmayacağım artık sen yazana kadar
Gönlünün kış mevsimi gibiyim ben
Sevinçlerin yaprak döküyor benimle
Yerden topluyorum özlemlerini
Gözüm görmüyor sen gülümsediğinde
Derdin ne bilmiyorum, diyorsun
Rahat mı batıyor yoksa bana
Keşke yazdığın o şiir olmasaydı
Okumasaydım, bilmeseydim
Gözümü gökyüzüne diktim
Güneşin gölgesi hep üzerimde
Sen gidersin ben gelirim
Ben giderim o gider
Ardımdan yalnızlık eder

21 Kasım 2011 Pazartesi

Ontolojik Bir Sorun

Üzerime biçilmiş bu elbisenin içinde etten ve kemikten fazla bir şey var mı, bilmiyorum. O kadar yalnız ve kimliksizim ki gölgem benliğimin değişmez adresi olur. Senaryosu önceden yazılmış bir oyunu oynatıyorlar bana, oynuyorum. Sessiz film piyanisti gibi ilgim hayata, onlar okuyor ben dudaklarımı kıpırdatıyorum. İnsanların geçtiği yerlere dokunuyor nefesim, izlerine dokunuyor ellerim bir parça sıcaklık bulabilmek için. Aslında kimseyi suçlamıyorum kendimden başka; bu oyuna hayır diyemediğim içim suçlu benim. Yörüngelerine giriyorum insanların ve de şeylerin. Onlarla birlikte ben de dönüyorum, onlar yanıyor ben de yanıyorum. Gündüzleri yaşıyor geceleri ölüyorum. Kimine göre uydu oluyorum kimine göre güneş. Sonunu arıyorum belki de bu belirsizliğin. Karanlığın içinde ayakta duruyorum, bekliyorum küçük bir kıvılcım için. Ateşler içine alsın bedenimi, rüzgarlar dağıtsın nefesimi. Yok olmak istemiyorum ama keşke hiç var olmamış olsaydım. Varlık sırtımda o kadar büyük bir yük ki canımı çıkartıyor; ne sırtımdan atabiliyorum ne de yürüyebiliyorum, sürekli eziliyorum. Kim olmaktansa keşke “ne” olsaydım. Ne olsaydım anlamı olurdu? Yok olsaydım geriye bir şey kalmazdı ama keşke benim için var değildi, deselerdi.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Köpeğiyle Dolaşan Adam





Kış yine geldi işte,
Ben yine üşüyorum
Yalnızlık ise en sadık orospum
Ne yapsam bırakmıyor yakamı
Her kötülüğü yaptım ona
Bahçesinden kirazlar aşırdım
Suyuna gözyaşı akıttım
Kovdum olmadı, küfrettim gitmedi
Her kış olduğu gibi
Yine benim üzerime tünedi
O kadar sadık bir köpek ki
Uyuz etti varlığı bedenimi
Köpeklere has o hastalığı yok mu
Deli ediyor beni deli
Minnet diyor adına
Sadık kaldığı için bana
Yiyip bitiriyor gecelerimi
Korkunç ve kancık asalak
Bir ömür daha bulsa yutacak
Beni tükürecek içinden
Ve asla doymayacak

26 Ekim 2011 Çarşamba

Hayatı Iskalama Lüksün Yok Senin





Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına
inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat
olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve
yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme
yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya
hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı
neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile
karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her
zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi
halin cezanda indirim sağlamaz.


Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu
yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen
karşılığında mutlaka başka bir iddiayla
karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması
gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın,
güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın.
"Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur
aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine
engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik
yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak
için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o
lüksü sonuna kadar yaşasın.


Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak"
yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani,
yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu
hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir
eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken
de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin
sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif
verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de
cabası....


Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun
aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip
de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın
sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter
ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda
duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o
zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler
değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

N. H. R.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Küsülmez Sevdalara



Unutma!
Yüreğinde bir ismin imzası var ve sen onu silemezsin
Söküp atamazsın ne kadar uğraşsanda,
Seninle beraber büyür içindeki sızı
İlk önce onu hissedersin başkasına dokunduğunda
Unutma!
Bir kere sevdin mi uzun uzun yanarsın...
Sitemler... Öfkeler... Birikiren içinde sen azalırsın
Dilinde küfür elinde kadeh eksik olmaz..
Günler böyle geçer alışırsın
Unutma!
Sabahlar artık gecikir.İster sağa dön ister sola...
Gözüne uyku değil gidenin hayali gelir.
Kendini şiirlere verirsin...
Elin sigaraya gider her on dakikada bir fena zehirlenirsin..
Unutma!
Bir süre güvenmeyeceksin kimseye kendine sığınacaksın..
Aşk Konuşulduğunda sen susacaksın..
Of larla Ah larla başlayacaksın her cümleye..
Çevrende senden başka herkes haksız olacak,
Senin haklılığında çaresiz gidecek çöpe..
Unutma!
Birgün kaldığın yerden başlayacaksın biri seni bulacak..
Önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan biraz ürkeceksin
Ne kadar dirensende nafile insansın sonuçda seveceksin...
Eski acılara bakıpda küsme sevdalara..
Gavura kızıpda oruç bozulmaz
Sök at kafandan acabaları!
Bir kemik aynı yerden iki defa kırılmaz..
Artık kararmaz gecelerin..
Bir daha yaşlar akmaz gözünden..
Sabahların gecikmez.Kim bilir ağladığın günlere gülersin
Unutma!
Bir defa öldün ya zamanında ?
Bir daha ölmezsin...

C. Y.

6 Ekim 2011 Perşembe

Yetim

Gözlerim kararıyordu ve yorgundum. O ise uykusuzluktan kızarmış gözlerini yere dikmiş, elinde tuttuğu zarları sallayıp duruyordu. “Haydi, daha neyi bekliyorsun?” diye sordu. Tam üç gündür uykusuz bir şekilde marketten alınmış bira kutularına emanet ediyorduk kendimizi. “Neyi bekleyeceğim? Oyunu zaten senin zorunla oynuyoruz, bırak da bari zamanını ben seçeyim!” dediğim anda O elindeki zarları yerde serili duran, her tarafı nemden yapış yapış olmuş ve terlerimizle ıslanmış, eski tarihli gazete kağıdının üzerine savurdu: “Düşeş!” Gözlerimin kararması bir an için olsun yerini öfke krizine bırakmıştı. Çünkü O, her zaman yapmakta olduğu gibi yine hile yapmış ya da o anda ben öyle düşünüyordum, beni tam da istediği şekilde avucunun içine alarak, oyunun hem yazarı hem de yöneteni olmuştu. Ben ise oldum olası başkalarının yazmış olduğu oyunları oynamaktan nefret ederdim.
“Haydi, sıra sende!” diye haykırdı. Bir taraftan da cebinde buruşmuş bir şekilde duran Maltepe paketini çekiştiriyordu. “Yetmedi mi, doymadın mı daha?” diye sordum. “Sana yetiyor olabilir, bunun nasıl sonuçlanacağına ancak ben karar verebilirim. Biliyorsun, anlaşmayı bu şekilde yaptık.” Söyledikleri doğruydu, anlaşmayı bu şekilde yapmıştık ama benim anlaşmama gibi bir şansım yoktu. Ben terli ellerimle yerde duran zarları toplarken O çıkardığı sigarayı tırnağınla bir kenarından yırtmaya koyuldu. Gözlerimi kapayarak zarları avuçlarımın arasına aldım ve belki bir ses duyarım diye, en iyi duyan sol kulağıma yaklaştırdım. “ Ne anlatıyorlar sana?” diye gülümsedi. Anlatılan bir şey yoktu oysa, ben bir şeyler duymaya dünden razıydım. “Sen anlamazsın!” dedim. Tırnağıyla yırttığı sigaranın tütünlerini, doğuştan gelen bir alışkanlıkla, bir dizinin üzerine sermiş olduğu çarşafa boşalttı. Dudaklarının arasında tuttuğu sigaranın külleri çoktan uzamış, yerçekimine karşı koymak için direniyordu.
Zarları avuçlarımın arasından çıkarırken gözlerine bakmaya başladım. Ne geleceğini merak ediyordum ama bakmaya cesaretim yoktu. Gözlerindeki hınzır gülümsemeyi yakaladığım anda O dizinin üzerindeki içi Maltepe tütünü dolu olan çarşafı elleri arasına almış ve çoktan yuvarlamaya başlamıştı.
“ Hep yek!” diye haykırdı. İşte yine olan olmuştu. Bitmek tükenmek bilmeyen döngü bir kere daha başlamıştı. “Çakmağı getir!” diye buyurdu. Ben çakmak arıyorken O sigarayı bitirmiş, zıvana için kağıt arıyordu. “ Masanın üzerinde duran defterden bir sayfa yırt. Dikkat et sayfalar yazılı olmasın. Yazdıklarını içime çekmek istemiyorum.” diye seslendi arkamdan.
Defter bıraktığım ilk günkü gibi masanın tam ortasında, boş kadehlerin altında duruyordu. Elime gelen ilk sayfayı yırttım ve yazdığım en güzel şiirin yırttığım sayfada olması için dua ettim aklıma ilk geliveren Tanrı’ya. Elimdekine bakmadan uzattım. Gözünün hizasına doğru kaldırdıktan sonra kıkırdadı: “ Aferin, her zamanki gibi yine ustaca seçmişsin boş olanı.” Gözlerine giren dumanı üfleyerek ağzında tuttuğu eceli gelmiş sigarayı yere tükürdü. Bana bira getirmemi söyleyerek yere bağdaş kurdu. Buzdolabı evin en çok kullanılan eşyası olduğu için oturma odasına koymuştuk. Kapağını açıp iki tane bira aldım. Kafam açlıktan ve uykusuzluktan kazan gibi olmuş, buna rağmen sızmaya karşı direniyor ve kendimi tutuyordum. Biraları tam önünde yere bıraktıktan sonra balkona doğru yürüdüm. Evde hiç saat bulundurmadığımız için, saatin kaç olduğunu bilmez, genelde tahmin ederdik. Tahminlerimizi de hep güzel kafayla yaptığımız için, bize göre saat hep akşamın yedisi ya da sekiziydi. Balkonun kapısı açıktı. Balkona adımımı attığım anda genzime giren yoğun bir çiçek kokusu karşıladı. Gözümü kapattım ve hafızamın en altlarından bir yerlerden hatırladığım bu kokunun ismini çağırmaya koyuldum. Akşamsefası… Genzimi dolduran akşamsefalarının kokusuydu. Gözlerimi yavaşça açarken ilk fark ettiğim koyu karanlık oldu. Balkonun ışığı kapalıydı. Akşamın hangi saatinde olduğumuzu anlamak için ufuk çizgisine baktım. Gözlerim karanlığı taradı, gördüğüm hiçbir şey yoktu! Hiçbir şey! Hala terlemekte olduğumu hatırlayarak bir esinti bulmak umuduyla balkonun demirlerine yaslandım. “Çakmağı getirsene!” diye seslendi içerideki…
İçeri girdiğimde O, zıvanayı bitirmiş ve hazırladığı cigaralığı dudaklarının arasına yerleştirmişti.
“Yak!” dedi yüksek perdeden. Dudaklarının ucundaki sigaraya ilk közü bırakırken kendimi nerede ayılacağım konusunda endişelenmekten alıkoyamadım. Derin, ilk nefesini çektikten sonra bana uzattı: “ Sıra sende…” Gözlerimi kapatarak ciğerlerimi parçalarcasına çektim ilk nefesi. O ise olduğu yere uzanmış ve tavanı seyre koyulmuştu. İsteksizce aldı elimde duran sigarayı. Emir vermekten vazgeçmiş gibi görünüyordu. Bıkmaksızın devam ettiğimiz susma akşamlarından birisi daha geliyordu yavaş yavaş. İkinci nefesi ne zaman aldığını hatırlamıyorum; sigarayı tekrar elimde bulduğumda, ilk defa O’nun varlığından şüphelendim. Tekrar tekrar asıldım sigaraya. Dizlerimin bağı çözülmüştü, oracığa çöküverdim. Gevezelik sırası bendeydi: “ Sen neden böylesin?” diye sordum. O ise gözlerini çoktan kapatmıştı; ama uyumadığını, beni deli etmek için böyle davrandığını biliyordum. Tekrar sordum: “Seni ne ya da kim bu hale getirdi?” Neden insanları bu kadar zorluyordu? Neden insanlar O’nun yörüngesine girdiklerinde O’nun uydusu oluyorlar ve parçalanıyorlardı? Hal bu ki O bütün bunları herhangi bir şey yapmaya ihtiyaç duymadan, sadece ve sadece O olarak yapıyordu: O’nun yörüngesine giren herhangi bir şeyin yok olması için O’nun kendi hayatını yaşaması yeterliydi. Her şey ve herkes O’na göreydi, O’nun içindi. Çok yorgundum, yaşamaktan dolayı çok yorgundum. O’nu düşünmekten dolayı çok yorgundum. Kim olduğumu, ne iş yaptığımı, nerede oturduğumu hatırlayamıyordum. Hatırladığım anda aklıma gelen hiçbir şeyin önemi kalmıyor, aklımdan uçuveriyordu. Rüyalarımı bile ele geçirmişti. Bana rüyalarımı hiç sormamıştı oysa ve ben rüyalarımı anlatmayı çok severdim.
Hala terliyordum ve gözümü tavana dikmiştim. Pis bir koku doluyordu burun deliklerime. Gözlerimi açtığımda sabahın çoktan olduğunu, O’nun her zaman yaptığı gibi yine sessizce odadan süzülerek beni bırakıp gittiğini anladım. Üzerimdeki atlet kusmuğa bulanmıştı. Üç gündür yemediğim şeyleri üzerime çıkarmıştım. Banyoya gitmek için ayağa kalktım. Ağzımın içi iyice çoraklaşmış, dudaklarımda yaralar çıkmıştı. İstemeye istemeye aynaya baktım. Gördüğüm manzara ayılmama yetmişti: aynada gördüğüm yansıma bana ait gibi durmuyordu. Dün gece sakallarımın olmadığını hatırlıyordum hayal meyal. Oysa sabaha kadar sakallarım uzamış, çenemi aşmıştı. Saçlarım ise omuzlarıma geliyordu. Kaç gündür o halde olduğumu düşünerek duşa girdim. Soğuk su beni kendime getirmekten uzakta, masada unutulmuş çay kıvamındaydı. Buzdolabını açtım yiyecek bir şeyler bulabilmek umuduyla.
O’nun varlığına dair geride kalan tek kanıtı da işte tam orada buldum: koyu kestane rengi saçlar. Gelişigüzel kesilmiş, bira kutularının üzerine fırlatılmış bir şekilde benim tarafımdan görülmeyi bekliyor gibiydi.
Üzerimi giymeden sokağa fırladığımı hatırlıyorum. O’ndan bir iz bulabilmek, belki giderken bir şeyler düşürmüştür üzerinden diye umut ederek ayaklarını basmış olabileceği muhtemel yerleri aramak… Oysa geç kalmış bir bahar yağmuru gibi O’da uçup gitmişti. Yaz başından beri evini işgal ettiğim kuzenimin bana bıraktığı yazlığa doğru yürüdüm. Sanki evi ilk defa görüyor gibi oluyordum. Bahçe çimenlerinin üzerinde çıplak ayaklarımı hissettiğimde gözümü ilk çarpan zemin kattaki boyaları dökülmüş gri kapı oldu. Kapı yarı açık bir şekilde esen sabah meltemiyle birlikte hafif hafif gıcırdıyor, ağustos böceklerinin yarattığı kakafoniye eşlik ediyordu. Ağustos ayında olduğumuzu hatırlayınca derin bir nefes çektim. Ciğerlerimi dolduran çam kokusu oldu. Oldum olası çam kokusunu çok severim; özellikle de çam balını. Bal düşüncesi aklıma kahvaltı etme fikrini getirdi. Bu da ne kadar zamandır aç olduğumu hatırlattı bana. Gri kapıyla ilgilenmeyi başka bir zaman bırakarak eve doğru yöneldim. Geçen haftadan kesmiş olduğum çim ölüleri garaj kapısının hemen önünde, yerde yatıyorlardı. Nasıl olsa kuzenimin gelmesine daha bir hafta vardı, acelesi yoktu çim ölülerinin: bir süre daha oldukları yerde kalabilirlerdi. Giyinmeden önce ne kadar kilo verdiğimi öğrenmek için mutfak dolabının hemen yanında bulunan tartıya çıktım. Çıkarken de üzerimde ne varsa yere bıraktım. Dijital gösterge şok geçirmeme yetmişti: yetmiş beş kiloydum! En son ne zaman yetmiş beş kilo olduğumu hatırlamaya çalıştım. Galiba üniversiteye girdiğim ilk yıllardan birindeydi; ne yersem yiyeyim kilo almıyordum ve bununla övünüyordum. Oda arkadaşlarımdan birisi söylemişti, otuzundan sonra alınan kiloların verilemediğini. Ben de gülüp geçmiştim. Yetmiş beş kiloya düştüğüme göre bugüne kadar yaşadığım sürenin en az yarısı kadar geriye gitmiştim ömrümde. Ya da ben öyle hissediyordum. Tartıdan indikten hemen sonra alelacele giyindim. En sevdiğim şile bezinden yakasız gömleğim ve pantolonum bıraktığım yerde duruyorlardı. Kendimi kokladım: kokmuyordum, elbiselerim de kötü kokmuyorlardı. Evin kapısını kilitledikten sonra bahçe yolunun bitişindeki yaşlı ve yorgun boynuz ağacına doğru yöneldim. Kuzenimin bıraktığı yazlık arabası orada bekliyordu. Kontak anahtarları hala üzerindeydi. Çevirir çevirmez de çalıştı zaten. Yakıt göstergesi neredeyse sona gelmişti. İlk vitese taktıktan sonra düşünmeden gaza bastım. Ağustos böcekleri hala arkamdan bağırmaya devam ediyordu. Kaldığım ev bağlı bulunduğu beldenin 5-6 kilometre uzağında, yürüyerek bir iki saatlik mesafedeydi. Beldeye en uzak mesafedeki ev kuzenimindi. Bölgede O’ndan başka belde dışında mülk sahibi olmadığı için yolu yaptırmak yine kendisine düşmüştü. Artan harcamalar nedeniyle de yolu asfaltlatamamış, toprak şose halinde bırakmıştı. Dikiz aynasından arkamda bıraktığım kızıl tozu izledim. Eğer hayat bir film ve ben de bir yönetmen olsaydım, bu manzara karşısında kendimi kesinlikle geniş açıdan alırdım kadraja. En geniş açıyı yakalayacak karşıdaki “Gavur Tepe”, köylüler bu adı vermişlerdi, bu çekime en uygun yer olurdu. Sabit kamerayla ve geniş açıyla arkasında kızıl bir toz bulutu bırakarak ilerleyen kırmızı mustang görüntüsü, geri plandan yükselen sirtakinin de eşliğiyle izleyenlerde kesin bir hayranlık uyandırır, eğer film hiçbir şeyi anlatmıyor ve sadece hayattan bir kesit sunuyorsa ilk katıldığı festivalden ödülle dönerdi. Ama çok izleyeni olur da iyi bir gişe yaparsa ödül yerine alacağı bol eleştiri olurdu. Beldenin girişine kadar kafamda bu düşüncelerle bir on dakika araba sürdüm. Asfaltsız tozlu yol çok fazla virajla biçimlendirildiğinden rahat ve hızlı bir sürüşe izin vermiyordu. Birkaç gündür biradan başka bir şey yemiyor olmama rağmen, beldedeki en sevdiğim yer olan Aysun Hanım’ın otel- restaurantına birkaç dakikalık mesafedeydim. Arabayı kenara çekerek her cuma kurulan pazarda taze kekik aramaya koyuldum. Her içki etkinliğinden sonra mutlaka midem küçülür, yemeye bir süre ara verir, kilo kaybına uğrardım. Yine yemeye başlamadan önce midemi taze kekik çayıyla alıştırır, akşamına mutlaka kendime bir ziyafet çekerdim. Ama bu sabah canım kahvaltı yapmak istiyordu. Neden kahvaltı yapmak istediğimi hatırladım: çam kokusu bana çam balını çağrıştırmıştı. Umarım kahvaltıda çam balı bulunur diye düşünerek girdim otelin önündeki kıyıya dik uzanan sokağa.
Aysun Hanım’a sormuştum: “ Beldedeki bütün evlerin sokakları denize paralel uzanıyorken neden sizin otelin bulunduğu sokak denize dik doğrultuda?” diye. Aysun Hanım Devlet Opera ve Balesi’nden emekli bir sopranoydu. Beldenin neredeyse en eski yerlilerindendi. Operaya girdiği ilk yılın sezon bitişinde yolu beldeye düşmüş, emekli olup yerleştiği on yıl öncesine kadar yirmi beş yıl boyunca her yaz bir haftalığına beldeye tatile gelmişti. On yıl önce aldığı emekli ikramiyesiyle ve Ankara’da oturduğu evin satışından gelen parayla şu anki otelin bulunduğu arsayı satın almış ve üzerine planını kendi elleriyle çizdiği oteli yaptırmıştı. Oteli daha çok kendi zevkine göre tasarlamış, bahçesine bir restaurant eklemişti. Duyduklarıma göre on yıl önce buraya geldiğinde şu anki otelin bulunduğu yerde hiçbir bina bulunmuyordu. Kuzenimin yaptığı gibi o da otele giden yolu (o zamanlar sokak değildi ve geçen on yıl içinde otelin etrafı birçok yazlık evle çevrilmişti) kendisi açtırmak zorunda kalmıştı. Bir konuşmamızda “ Bu yol bana bir inci gerdanlığa mal oldu biliyor musun? “ demişti. İşte Aysun Hanım’ın sorduğum soruya sebep olan cümlesi bu şekildeydi. “Zaten denize paralel uzanan bir patika varken ve yolu buradan geçirmek daha az maliyetliyken neden yolu uzatarak denize dik hale getirdiniz?” “ Deniz görmediğim zamanlarda boğuluyor gibi oluyorum çocuk… Bir el beni yakalıyor boynumdan ve aşağıya doğru çekiyor sanki; öleceğimi düşünüyorum erkenden. Hem biliyor musun bir yangın çıksa ya da bir deprem olsa denize kaçmak daha kolay olur bizim yoldan. Kıyıda bağlı duran bir tekneye biner ve karşıya geçeriz.” Aysun Hanım’ın bir de karşı kıyı saplantısı vardı. Ama beldede otuz beş yıldır O’nu karşı kıyıda gören kimse olmamıştı.

O’nu yine her zamanki gibi sallanan tahta iskemlesinde buldum.Üstünde yakası açık uçuk mavi bir yazlık elbise, elinde yudumladığı sabah kahvesiyle. Ellisinden sonra sigaraya başlamıştı. Opera memuriyeti boyunca kendine koyduğu yasaklardan birisiydi sigara.

“ Hoş geldin çocuk, çok erkencisin bugün.” Cevap vermeme fırsat bırakmadan içeri, mutfağa doğru seslendi: “Deniz suyu ısıt, kekik çayı içeceğiz.” Elimdeki taze kekikler geldi aklıma, masaya bırakıp tam karşısına duran iskemleye oturdum. Söze başlamadan Deniz çıktı mutfaktan ve gazete kağıdına sarılı kekikleri alırken sordu: “Sen de içecek misin teyze?”
Deniz hukuk fakültesini yüksek lisansla bitirmiş, doktorasını ceza hukuku üzerine yapmış, işe yeni başlamış bir avukattı. Ortalamanın üzerindeki boyuyla doğru orantılı zekası sayesinde diğer öğrenciler arasında dikkat çekmiş, bölümündeki bir çok profesörün asistanlık teklifleriyle karşılaşmıştı. Teyzesine göre bu teklifler üstü kapalı yatak arkadaşlığı da içermiyor değildi, ancak O bütün tekliflere kulak tıkayarak devlet memuru bedenine hapsedilmeyi kabul etmemişti. Üniversiteyi kazandığı ilk yıldan itibaren her yaz teyzesinin yanına gelir, yaz bitiminde de geri dönerdi. Teyzesine kalsa kariyer yapmak adına savcılık yapar, belki de anayasa mahkemesine kadar uzayacak bir yola girerdi. Ama Deniz’le konuştuğumuz akşamlarda bana kendi işinin patronu olmak istediğini, belli bir birikime ulaştıktan sonra da avukatlığı hobi olarak yapacağını anlatmıştı.

“Evet canım, lütfen… Ama şekersiz olsun.” Aysun Hanım’ın da benimle birlikte içeceğini düşünerek fazladan almıştım kekiği. “Sen nasıl içiyordun?” Bana soruyordu: “Tek şekerli lütfen.” diye yanıtladım.

Aramızda on yaş olmasına rağmen Deniz bazen benimle yaşıt, bazen benden on yaş daha büyük görünürdü gözüme. Bunu ona ilk söylediğimde beni alay etmekle suçlamış, dalga geçiyorsun, demişti. Bugün nedense bana yine yaşıtımmış gibi görünüyordu. Üzerinde pazardan alıp uydurduğu basmadan yapılmış askılı bir yazlık elbise vardı. O’nu bu elbiseyle gördüğümde boyunun da uzamış göründüğünü fark ettim. Evin içinde, bahçede, kumsalda, kısacası her fırsatta çıplak ayakla dolaşırdı. İnsanlığın kendi hayvanlığını reddetmesinin bir çeşit mantığa bürünmesi olarak görürdü ayakkabı giymeyi. “Girdiğin davalarda ayakkabı giymiyor musun?” diye sorduğumda: elinden geldiğince basit ve gösterişsiz ayakkabıları tercih ettiğini söylemişti. Bu yaz ise ilk defa ne zaman gördüğümü hatırlamadığım bir halhal peydah olmuştu ayak bileklerinde. Teyzesinin sorusu beni kendime getirdiğinde bakışlarımın ne kadar zamandır O’nun arkasında takılı kaldığını düşünerek utandım.
“ E ne var ne yok? Dün epey patırtı yapmışsınız sahilde. Yine misafirlerin mi vardı?” Aysun Hanım’ın sorusunun dün gece yaşadıklarımla ilgili olmadığını biliyor, ama dün gece sahile inip inmediğim konusunda bir sonuca varamıyordum. “Evet… Vardı galiba…” diyerek geçiştirmeye çalıştım. Yine bana böyle durumlarda yaptığı gibi uzun uzadıya nutuk çekeceğini düşünerek sigara paketi aramaya başladım. “ Neyse, gençlik güzel şey…” dedi.

Evet, gençlik güzeldi. Hele hiç bitmeyen bir gençlik olsa ben de, bütün insanlar da, Tanrı da daha güzel olurdu. Deniz elinde kekik çaylarıyla kapıdan göründüğünde, ben sigaramı yakmış, Aysun Hanım’la klasik müzik üzerine bir sohbete başlamıştım. Eğer dikkati kendi üzerimden çeker, konuyu Aysun Hanım’ın üzerinde konuşmaya bayıldığı klasik müziğe getirirsem, dün gece olanlar hakkında başkalarına açıklama yapmak zorunda hissetmem kendimi diye düşündüm.

“Wagner’de gerçek zamanla hikaye zamanı örtüşmüş durumdadır. Bu yüzden O diğerlerinin üzerindedir.” dedim. Aysun Hanım koyu bir Mozart hayranıydı ve Wagner’i hiç mi hiç sevmezdi. Hatta insanları Mozart’ı sevme ihtimali olanlar, Wagner’i sevme ihtimali olanlar diye ikiye ayıracak kadar sabit fikirli olabiliyordu. Ruhsat yüzünden tartıştığı belediye başkanına Wagner’ci faşist, diyecek kadar ileri gitmişti.
“Wagner’de ne kadar derine gidersen git bir dip bile bulamazsın, Wagner sığ bile değildir.” diyerek söze girdi. Deniz çayları masaya bıraktıktan sonra içeri girip gözden kaybolmuştu.
Her zaman olduğu gibi Aysun Hanım’ın damarına basmıştım. Her fırsatta Le Nozze di Figaro’yu Teatro alla Scala’da söylemekle övünürdü. Beni Nietzsche’nin yazdıklarından dolayı Wagner’i sevmekle itham eder, operaya felsefeyi bulaştırmakla suçlardı. Konunun yine bana döneceğini hissettiğim için tartışmayı fazla uzatmamak niyetindeydim: “Haklısınız, Wagner değerlendirmeye değmeyecek kadar az eser vermiştir Mozart’a göre.” Sözlerimdeki ince alayı sezmiş olacak ki :” Derdin ne çocuk?” diye soruverdi birden.
Derdim ne miydi? Ben de bilmiyordum ne olduğunu… Yine çabuk sıkılmıştım sohbetten. Haydi, dedi, bitir çayını da şaraba geçelim. Kötü bir fikir gibi gelmedi… O içeri şarap almaya giderken, ben gözümü denize dikmiş, ufuk çizgisine takılı kalmış durumdaydım.


Aysun Hanım’ın tatilcileri, benim öğle yemeği vaktinde sabah kahvaltısı etmek niyetiyle gittiğim; üzeri ince söğüt dallarıyla, her köşesi insanı kendinden geçiren iğde ağacı kokularıyla bezeli restaurantın bahçesini akşam yemeği için doldurmaya başladıklarında, ben dördüncü şişe beyaz şarabımı bitirmiş ve kendime kaçıncı şişeden itibaren yalnız içmekte olduğumu sorar durumdaydım. Bu akşam neredeyse bütün tatilciler akşam yemeğine iştirak ediyorlardı. Katılımın neden bu kadar çok olduğunu, Aysun Hanım’ı açık gül kurusu rengi gece elbisesiyle görünce anladım: Aysun Hanım’dan bu akşam ya bir keman resitali ya da herhangi bir operadan, büyük ihtimalle Mozart’tan, küçük bir bölüm dinleyecektik.

Saat kullanmadığım için, yine zamanı etrafı dinleyerek tahmin etmeye çalıştım. Ağustos böcekleri işi yavaştan alıyor, iğde kokularına akşamsefaları bulaşıyordu: saat sekiz suları olmalıydı. Beşinci şişeye başlamadan önce bir miktar ara vermek gerekiyordu. Masanın üzerinde bıraktığım sigara paketi boşalmış durumdaydı. Gözlerim etrafta tanıdık bir yüz ararken Aysun Hanım’la göz göze geldik. Sağ el işaret ve orta parmaklarımı dik tutup diğerlerini avucuma doğru kıvırarak dudaklarıma doğru birkaç defa ileri geri götürerek sigara işareti yaptım. Gözleriyle, yok anlamında bir işaret yaptı. Elimde çakmak ayakta öylece kalakalmıştım. Bir ses beni kendime getirdi: “Buradan almaz mısınız?” Sesin sahibine dönerken burnumun ucuna uzatılmış, benim içtiğim markadan, bir sigara paketiyle karşılaştım. İçinden bir tane alıp geriye doğru dönerken bir taraftan da sigarayı yaktım. İlk gördüğüm ince ve uzun biçimli parmaklar, kan rengi boyalı tırnaklar oldu. Teşekkür ettim ciğerlerimi doldurduğum ilk nefesi verirken. Rica ederken çakmağımı uzatarak onun dudakları arasında benim yakmamı bekleyen sigarayı yaktım. O dudaklar kıpırdadı: “Çok mu içersiniz akşamları?” “Buranın öyle bir yan etkisi var, insan farkına varmıyor ne kadar içtiğinin. Belki de benim bünyemde öyle bir etki bırakıyor. Her insan da farklı etkiler bırakıyor: kimi denize bakıp şiir yazar, kimi de balık tutar. Ne kadar içtiğimin farkına ancak dördüncü şişenin bitişinde vardım…” Neden bu kadar uzun ve açıklayıcı bir cevap vermiştim, bilmiyordum. Gözlerimin içine bakarak elini bana doğru uzattı: “Merhaba, ben Handan.” Uzattığı eli sıkarak karşılık verdim: “Memnun oldum, ben de Hakan.”

Ben masama dönerken Handan’ın da hemen yanımdaki masaya iliştiğini gördüm. Diğer tatilciler de masalarındaki yerlerini almış, içecek siparişi veriyorlardı. Bahçede yalnız kalan tek masanın benimki olduğunu fark ederek nedensiz yere hüzünlendim. Aysun Hanım yerini almış, reminör tonunda bir keman süitinin son ve en uzun bölümünü çalmaya koyulmuştu. Ağustos böceklerinin ezgisi son bulmuş, akşamın ilk karanlığını kemanın ezgisi doldurmaya başlamıştı. Etrafı incelemeye başlarken orta yaş üstü kısa ve tıknaz bir erkeğin yavaş adımlarla bahçeyi geçmekte olduğunu fark ettim. Nereye oturacak, diye düşünürken gelip Handan’ın yanına oturdu. Otururken de masaya sapı kısa kesilmiş kırmızı bir gül bıraktı. Handan adama yanağından öperek karşılık verdi.

-Geç kalmadım değil mi?
-Hayır canım, akşam için erken geldin. Ama kemana geç kaldın diyebilirim.
-Ne içiyoruz?
-Ben şarap içiyorum…
-Rakı vardır umarım.
-Bilmem, vardır herhalde…
-Neden buraya gelmek için ısrar ettiğini anlamış değilim Handan, bu kadar yolu tepmek yerine şehre yakın bir otel seçebilirdik.
-Seninle şehre yakınken kendimi nasıl hissettiğimi biliyorsun, şehirden uzak kaldıkça kendimi sana verebiliyorum. Lütfen bu konuyu tekrar tartışmayalım.
-Tamam, sen bilirsin…

Sıradan bir çift gibi görünen ikiliyi daha yakından incelemeye karar verdim. Kemanın ezgileri uzaklaşırken, adamla kadın arasında belirgin bir yaş farkı olduğunu gördüm. Adam orta yaş sınırını geçeli bir epey zaman olmuştu. Kahverengi saplı, kalın gözlüğünün arkasından bakan kahverengi gözleri diğerine göre kalkık olan sol kaşının altında çok da akılda kalacak bir yüz gibi görünmüyor, güneşten kararmadığı belli olan esmer yüzü, ucu yuvarlak, üçgen ve kısa olan burnuyla neredeyse tamamına yakını beyaz olan saçlarına uyumsuz bir görüntü sergiliyordu. Kulak memelerinin ucu çenesine yapışıktı ve yukarı doğru uzadıkça asimetrik bir hal alıyordu. Çok büyük olmamakla beraber geniş ve kepçeli kulaklara sahipti Handan’ın erkeği. Saçları, genç bir berberin elinden çıkmış şekilde orta uzunlukta kesilmiş, şakalarının iki yanında kalan kısımları tamamen beyazlamış, kafasının sol ön yarısında kalan kısmında ise hala siyahlıklar göze çarpıyordu. Genç görünmek gibi bir niyeti var mıydı bilmiyorum ama, geriye doğru taranmış olmasına rağmen hafif dik duran saç kesimiyle orta yaş dönemini andırma çabasında görünüyordu. Kilolarının yol açtığı fazlalıklar çenesinin altında ve burnunun yanlarında birikmişti.
Handan ise Dante gibi, ömrünün ortasında bir görünümdeydi. Sırtının ortalarına gelen kestane renkli saçlarını serbest bırakmıştı. Ortalamanın biraz üzerindeki boyu, O’nu yanındaki adama göre en az bir karış uzun gösteriyordu.
Kum rengi saçları düz, teni ise beyaza yakındı. Gözleri akşam karanlığında koyu kömür rengi ışıltılar yayıyordu. İnce ve biçimli burnu çıkık elmacık kemikleriyle birlikte bir simetri oluşturuyor, sivri çenesinin üstünü süsleyen dudakları ince, uzun bir gülümsemeyle yüzünün ortasına yayılıyordu.
Adam önüne gelen rakı kadehine fazlasıyla su ekledikten sonra karşısındakinin yüzüne doğru kaldırdı: bize içelim mi? Oysa hayat, “biz” kavramını yabancı dilden bir sözcükmüş gibi sokuyordu Handan’ın gözüne. O hiçbir zaman için program yapmaz, anı sanki hiç var olmamışçasına kendi öznelliğinde yaşardı. En uzun vadeli planı rakı kadehinde eriyen buzun ömrü kadar sürerdi. Rakı kadehine karşı kaldırılmış geniş, balon biçimli kırmızı şarap bardağı aslında ilişkilerinin özetiydi: Handan’a göre çok alaturka ve sıradan kalıyordu erkeği. İçindeki bitmek tükenmek bilmeyen intihar tutkusuna karşı bir emniyet kilidi görevi görüyordu onu. Kendisi farkında olmasa da tekdüze hayatının itiraf edilememiş ve karanlıkta kalmış, doyurulmamış yönlerini doyuruyordu. Kaçmak istediği gerçekliğe ne kadar da derinden bağlı olduğunu bilmiyordu Handan. Bir yanı kendisine verilen kırmızı gülü daha önceden okumuş olduğu şiir kitaplarının ilk baskısının sararmış yaprakları arasında kurutmayı istiyor, diğer yanı ise aynı kırmızı gülü bahçesinde olmasa da balkonunda yetiştirmek için tırnaklarının arasını gübre artıklarıyla kirletmeyi göze alıyordu.Ne zaman ve nasıl başladığını hatırlamıyordu ilişkilerinin. Handan’ın tek hatırladığı hayatı karşısına almış olmasıydı ve bunun sorumluluğunu almaya dünden razı bir ruh hali içinde bulunmasıydı. Aşk mı huzur mu sorusunu sorduğu ilk günden bu yana kendi kendisini zorlamayı bırakmış, kapıya ilk çalınışında koşmaktansa pencerenin kenarında oturarak gelecek herhangi bir kişiyi beklemeyi alışkanlık haline getirmişti. Alışkanlık çok önemli bir yer tutardı Handan’ın yaşantısında. Evinde yemek yaptığı zamanlarda alışkanlığı olduğu üzere mutlaka bir kadeh bir şeyler içer, bazen ayarı kaçırdığında kesilen parmağını sarmaktansa kanının akmasını izlerdi. Yaralarını sarmaktansa o yaraya sahip olmakla överdi kendisini. Esas olan hayatın anlamı değil nasıl yaşandığıydı O’nun için. Bu yüzden açılmış yaralarını sarmaktansa kuruyup kabuk bağlamasını bekler, kuruduktan sonra üzerinde bıraktığı izleriyle övünürdü. Bu gece de öyle gecelerden birisiydi O’nun için. Şarap şişesinin dibine bakarken geride bıraktığı ailesi, kitapları ve yalnızlığı, kendisini görmekten alıkoyan erkeğin bir kadeh içkiyi kafasına dikişine göre ayarlanmış, iyinin ve kötünün ötesinde bulunmaktan yorgun bedeniyle çökmekte olan gecenin ağırlığı altında kalmış, kendisine ve herkese inat kayanın bağrında bitmiş bir ayrık otu gibi aykırı durmaya ant içmişti. Yaşamak istediği hayattan hiç kimse alıkoyamazdı Handan’ı. İyi ya da iyi olmayan her kavramı kendi parantezine alır, herhangi birisi tarafından yargılanırsa: “doğru veya yanlış, yaşadığı her şeye iman eder ve inanırdı”. Benim ne yaşadığımı anlayamazsınız, diye yorumlardı kendini köşeye sıkışmış hissettiğinde. O’na göre insan neye göre eyleyeceğinden daha çok nasıl eyleyeceğine kafa yormalıydı. Doğru olduğunu bildiği bir konunun anlatılış biçimi konunun özünden daha büyük anlamlar içerirdi. Bir şeyi ne için yaptığı değil nasıl yaptığı önemliydi insanın. Bu yüzden insanlara değer verirken ne amaçla davrandıkları değil nasıl davrandıkları, önemli olurdu O’nun için. Eğer erkeği O’nu aldatacaksa bu işi çok şairane ve kahramanca bir şekilde yapmalı, O’nun ayaklarına kapanarak ihanetini itiraf etmeliydi. Ancak bu durumda ihanet Handan tarafından biliniyor olmasına bağlı olarak af görürdü. Erkek O’nu ne kadar alçakça aldatmış olursa olsun, itirafıyla Handan’ın gözünde büyür, O’nun deyişiyle “vazgeçilmez olduğunun” bilincine vardırarak Handan’ı ölümsüz kılardı. O’nun için şarkının bestecisi değil yorumlayanı önemliydi. Anlamlandırmadaki ve anlamadaki çelişkiyi kişiselleştirmiş, içinden çıkılamaz bir ikilem haline getirmişti. Hayat dediğin ikilemin kendisi değil miydi zaten: uzadıkça kısalan bir şeydi hayat. Ömrün uzadıkça geriye kalan, yaşayacağın yıllar kısalıyordu. Bu yüzden hayat zorlamaya gelmezdi. Nehrin akışına bırakmalıydı kendini insan. Ancak çakıl taşları yönlendirmeliydi insan hayatının nasıl akacağını. Sorgulamak ise en büyük günahtı: benliğini açığa vururdu insanın. Kendini birkaç defa sorgulamaya kalktığında, boş viski şişelerinin dibini görmüştü. Üstelik sarhoşken üzerini örtecek ne bir battaniye, ne de bir çift renkli göz bulabilirdi yatağında. O’nun durgunlukta aradığı şey, kendi davranışlarının sonucunun iyi ya da kötü bir günah çıkarma ayini halinde olmasıydı. Basitlik isterken kendini karmaşık görür, geceleri aynadaki aksiyle konuşurdu yalnızlığını inkar etmek için. Basitliği ve durağanlığı alışkanlık edinmeye çalışırken kendi çırpınışlarını görmez, davranışlarına karmaşık ve çözülemez anlamlar eklemeye çalışır; karşısındakinin kafası karıştığında ise kendi davranışlarının sıradan görünümünü ortadan kaldırmak için tahmin edilemez olmayı yeğlerdi. Zor olduğunu söyleyenlere ne kadar basit olduğunu itiraf ederken, ne kadar sıradan davrandığının farkına varmaz, boş bulunup yakalanmamak için hep istim üzerinde olurdu. O’nu hayatına giren erkekler için vazgeçilmez kılan bu kördüğümdü. Erkekler ise düğümü çözmekten daha çok görmekten yoksun bir halde yaklaşıyorlardı Handan’ın hüzünler limanına. Bu güne kadar demir alanlar O’nu anlama yeteneğinden yoksun değillerdi. Onları yıldıran Handan’ın kendi kendine çizdiği paradoksların yansımalarıydı. Makyajsız halini gören olmamıştı bugüne kadar. Hayatına giren erkeklerin sıradanlığına, bilinçli olarak olmasa bile, baksa da göremez, hep var olmayan anlamlar yüklerdi. O’nu aldatan erkekleri itiraf etmeleri durumunda affeder, bildiği şeylerin midesini bulandırması gerekirken O, bilmediği şeylerden korkar, Tanrı inancı olmasa da var olmayı algılanmış olmaya indirgerdi. Kişisel deneyiminde bulunmayan şeyler daha çok yönlendirirdi Handan’ın hayatını. Günah çıkarma en büyük erdemdi ve eğer Tanrı kabul ederse ki etmemesi düşünülemezdi, her şey affedilirdi.

Bütün bunların kaçınılmaz bir sonucu olarak Handan da birçok kadın gibi sevgilisi tarafından aldatılıyordu.

Üstelik Handan aldatıldığının uzun zamandır farkındaydı. Ama bununla yüzleşmeye yetecek kadar cesareti kendinde görememiş, çaresizliğini ve korkaklığını sözcüklere dökmeyi yeğleyerek, başucunda duran boş defter sayfalarını doldurmaya başlamıştı. O da her aldatılan kadın gibi, kendisine tercih edilen kadını çok merak ediyordu. Kendisine dokunan ellerin diğer kadına neler yaptığını düşünür, o kadını kafasında bir isime ve yüze büründürür, yalnız kaldığı gecelerde erkeğine neden yeterli gelmediğini anlamaya çalışırdı. Handan’ın anlamadığı şey erkeklerin sevgililerini neden aldattığıydı. Eğer erkek eşini aldatırsa bu bir dereceye kadar mazur görülebilir, aşkın sevgiye, sevginin de alışkanlığa dönüşmesi sonucunda sıradanlığın o sıkıcı, rutin sarmalına saplanılmış olması, döngüyü kırmak adına bir çıkış yolu olabilirdi. Handan aldatılanın sadece kendisi olduğunu düşünüyordu. Oysa erkeği bunu alışkanlıktan çıkarmış, bir yaşam felsefesi olarak benimsemişti.
Oysa erkek için aldatmak, doğanın kulak arkası edilemeyecek olan çağrısına boyun eğmekten ibaretti. Erkek için aldatmak düşüncede başlamış olsa bile, mutlaka yatakta son bulurdu. Yatakta son bulmayan hiçbir eylem, aldatmak olarak sınıflandırılamazdı. Var olmayan hiçbir şey düşünülemezdi; düşünülen her şey var olabilirdi, varlığın bilinme nedeni ise eylenmiş olmaktan geçerdi. İşte bu yüzden aldatma konusunda kadınlarla erkekleri ayıran fark eylemde ortaya çıkardı. Kadınlar düşünerek aldatır, erkeklerse aldattıktan sonra düşünürlerdi. Erkek aldatmasının özürünü soyunun devamında arama ilkelliğine gömülürken, kadın eyleme varmadıktan sonra hiçbir şekilde aldatmış saymazdı kendini. Bu yüzden aşk her iki cinse de farklı görünürdü: kadın düşünürek aşkı yaşarken erkek yaşadıkça düşünmeye çalışırdı. Erkek ve kadın, her iki durumda da aşka haddinden fazla anlam yüklerdi: var olmayan bir anlam…

Kendime geldiğimde Deniz’in yanımda oturmakta olduğunu fark ettim. Ne zaman yanıma geldiğini hatırlamaya çalışırken, O bana sanki aklımdan geçenleri anlamış gibi gülümsüyordu.
-Yine koptuk galiba..
-Galiba…
Deniz’den hoşlandığımı fark ettim. Gözleri her zamankinden daha çok içime işliyordu ve benim gözümün içine bakan kadınlara karşı zaafım vardı. O da bu zaafın bilincindeymiş gibi gözünü iyice içime doğru dikti.
-Saçlarını neden uzatıyorsun?
Saçlarımın uzunluğunu anlamak için elimi ensemde gezdirdim: omuzlarıma kadar devam ediyordu saçlarım.
-Belli bir sebebi yok, sadece akışına bıraktım. Hayatı bıraktığım gibi…
- Aslında sana çok yakışıyor, ama ben kısa saçı tercih ederdim.
Di’li geçmiş zaman kullandığına göre tercih konusu olduğumu anladım. Deniz’in saçları ise ne kısa ne de uzundu. Kulaklarının bitiminde eşitlenmiş, düz saçlara sahipti Deniz. Kadehimi O’na kaldırdım:
-O halde kısa saçlara içelim…

Birden içimde Deniz’e sarılıp öpmek için dayanılmaz bir istek hissettim. Göz ucuyla Handan’a bakmayı ihmal etmedim: hararetli bir tartışmanın içine girmiş gibi görünüyordu.
-İlgini çekiyor galiba?
-Kim?
-Handan Hanım ve sevgilisi!
-Tanıyor musun onları?
-Adamın ikinci gelişi, daha önce de gelmişti.
-Kiminle?
-Diğer sevgilisiyle.
-Ne adammış?
- Adam evli, biliyor musun?
-Sen nereden biliyorsun?
-Biz de kalıyorlar, nereden bileceğim…
Deniz’in adama olan ilgisi, içimdeki nereden geldiğini bilmediğim ve anlam veremediğim kıskançlık duygusunu kabartmıştı. Her kıskançlık krizinde yaptığım gibi biraz daha kendime gömüldüm. Şaraptan başım iyice dönmeye başlamıştı. Severdim şarabın sarhoşluğunu; ne kadar içersem içeyim en fazla başımı döndürür, asla kusmama sebep olmazdı. Esrarın sarhoşluğuna en yakın bulduğum içkiydi şarap: özellikle de beyaz şarap. Elimden geldiğince yavaş içmeye çalışırdım beyaz şarabı. Bu gece ise daha sert bir içkiye ihtiyacım vardı.
-Rakı var mı Deniz?
-Var, ama bu gece olmaz. Oyunbozanlık yapma lütfen. Rakı bu gecenin harcı değil. Bak ayın on dördünü görüyor musun?
Gerçekten de ay gülümseyen yüzünü dikmişti üzerimize. Tanrı’nın bizi ay üzerinden gözlediğini hayal ettim.
-Kumsalda yürüyelim mi?
Teklif benden gelmişti. Deniz ise yemeğin bitmesini beklememiz gerektiğinde ısrar ediyordu. Yalnız kalmış bir ağustos böceği eceline kanat sürterken, ben bir an önce Deniz’i kucaklamak istiyordum. Önce güzel gözlerini yudumladım doyasıya. O ise suskunluğunu koruyordu. Ben de her zamanki gibi susan bir kadın karşısında konuşmaya çalışıyordum. Susarsam sanki beni çırılçıplak göreceğini ve ayıplayacağını düşünüyordum. Deniz ne kadar da güzel bir isimdi.
-Deniz, dedim.
-Efendim, diye cevapladı.
Oysa benim düşüm efendi olmaktan öte düşlerine köle olmaktı Deniz’in. Başrol oynamayı hiçbir zaman gözüm kesmediği için yine figüran olarak noktalayacaktım geceyi.
-Deniz durgundur bu gece.
-Yine denize mi gireceksin gece vakti bu kafayla?
Birden bire kanımın çekildiğini hissettim. Kafayı bulduğum her akşam yaptığım gibi, ayılmak için denize girdiğimi hatırladım. İyi de Deniz bunu nereden biliyordu?
-Hatırlamıyorsun değil mi?
Deniz’in hatırlayıp da benim hatırlamadığım ne olabilirdi?
-Hatırlatır mısın?
-Sabredersen gecenin sonunda kendin hatırlarsın. Hatırlamak için bana ihtiyacın yok!
Hatırlamak için bile olsa bir kadına ihtiyaç duymak beni kendime getirmeye yetmişti:
-Senin dediğin gibi olsun…
İçimdeki köle kendini bilmez bir şekilde karşımdaki kadına boyun eğiyordu. Gözüm yine Handan’a kaydı. El ele tutuşmuşlardı ay ışığı altında.
Ben ise ellerimi sıkmakta olduğumu fark ettim. Gözüm gecenin karanlığına kayıyor, dinlemekte olduğum müzik kulaklarımdan siliniyordu. akşam sefalarının kokusu burun deliklerime dolmaya başlarken, dün geceyi düşünmeye başladım. Gece, her şeyden daha koyu ve daha gerçekti. İnsanlar gecenin içinde yok oluyorlardı. Gece bütün insanlığımı götürüyordu benden...

Aysun uyuşmuş olan parmak uçlarına bakarak, kemanı yanındaki sandalyeye bıraktı. Gözü hemen Deniz'i aradı. En son es verdiğinde Hakan'ın yanına oturduğunu görmüştü. İkisini çok yakıştırıyordu, ama Deniz için daha büyük planları vardı Aysun'un. Hakan'ı Deniz'e göre çok sıradan bulur, dengesiz bir ruh haline bürünmekte ısrar ettiği için içten içe eleştirirdi. Deniz özgürlüğüne oldukça düşkün bir genç kadın olduğu için, söylemek istediğini doğrudan söylemekten çekinir, genelde ima ederdi. Deniz Aysun'un gençlik halini yansıtıyordu. Kaderlerinin benzemesinden ölesiye korkar, içinde kalan ne varsa tutmaz, söylerdi.
Aysun'un başı dönüyordu bu gece. Her şeye hakim olamadığı zamanlarda olduğu gibi, bu gece de migreni tutmuş, küçük konserini zorla da olsa tamamlayabilmişti. Keşke kendini bu kadar sıkmasaydı. Bir an önce odasına, kendi kendisiyle baş başa kaldığı sığınağına dönmek istiyordu. Öylece kalakalmak, hiçbir şey yapmamanın vereceği tadı damarlarında hissetmek, sıradan bir bitki gibi sadece temel yaşam fonksiyonlarını yerine getirmek istiyordu. Bitki olmayı dilerdi çözümsüz kaldığı anlarda. Kendiyle hesaplaşmak yerine Tanrı'ya karşı gelir, adaleti kişiselleştirdiği için küserdi O'na. Oysa ki Tanrı tarafsız olmalıydı, iyinin ve kötünün ötesine geçebilmeli, şeytanın günahı beklediği gibi beklememeliydi insanoğlunun hata yapmasını. Biliyordu ki Tanrı devrik cümleler kurmazdı. Tanrı dediğin varlığın karşısında değil, olsa olsa yanında yer almalıydı. Varlığın temel problemi ispat üzerine değil, kanıtlama üzerine kurulmayı hak ediyordu. Tanrı bütün bunlardan bağımsız ise neden insanoğlu tarafında var kılınmaya ihtiyaç duyuyordu? Bu Tanrı'nın insanlaşması değil miydi? Tanrı kavramını yaratan insansa Tanrı çok fazla insanca değil miydi?
Daha fazla düşünmeyi reddederek çıplak ayak yürüdü bahçenin çimenleri üzerinde. İlk gördüğü masayı ziyaret etmeyi de ihmal etmedi.
Bu sırada Handan sevgilisiyle tartışıyordu. Aysun Hanım'ı görünce sesini alçalttı.

-Lütfen canım, daha fazla uzatmayalım. Bana yaşadığımı hissettiriyorsun ve bu bana yeter. Çekip gitmemizi gerektirecek bir sebep yok. Bana yaşadığımı hissettirmeye devam et. Her şeyinle ve her günahınla seni kabul ediyorum. Bana sadece kendini getirmen yeter. Üzerine bir kat elbiseni al ve gel!

Aysun’un uzaktan gelen sesi beni kendime getirdi: bizi çağırıyordu. Deniz’le birbirimize baktık.
-Farketmez, dedim. O da bana uydu.
Masalarına doğru yürürken konukların azalmakta olduğunu fark ettim. Akşam yemeği bitmiş, garsonlar boş masalarda kalan tabakları topluyordu. Handan’ın sevgilisi kadehini doldururken Aysun bizi takdim etti.
-Yeğenim Deniz’i tanıyorsunuz, bu da arkadaşım Hakan.
Deniz’in değil de Aysun’un arkadaşı olarak takdim edilmeyi beklemiyordum. Genelde insanlar beni tanıştırırlarken ki bu nadiren olurdu, ismimin önüne ya da arkasına bir sıfat eklemekte zorlanır, doğrudan ismimi söylerlerdi. İlk defa birinin arkadaşı olarak takdim ediliyordum.
-Hami Bey ve arkadaşı Handan…
Karşılıklı memnun olma ifadelerinden sonra kadehler yeniden havaya kaldırıldı ve bir şeylere içildi. Neye içtiğini bilmeyen bir ben vardım masada.





Ben Kim Oluyorum?

Fotoğrafım
Antalya, Akdeniz, Türkiye
He who loves the cliff, must have wings!