Her aşk bir ölüm demektir aslında. Ölümle karşılaşanın nasıl dili tutulur ve söyleyecek bir şey bulmazsa, insan da aşkla karşılaştığında söyleyecek bir şey bulamaz. O ana kadar yaşadığı, bildiği ya da öğrendiği her şey boş ve anlamsız görünür. Aşkın başlamasıyla ölümün gerçekleşmesi anında ortaya çıkan duygular da benzer özellikler taşır. Anlam verememe durumu kendini gösterdiğinde yaşadığı şeyleri sorgulayan insan tamamen şaşkınlık içinde bulur kendini. Çünkü bugüne kadar bildiği her şey farklı bir anlam boyutundadır artık. Sorduğu sorulara cevap bulamayan insan anlam yüklemeye başlar bu yeni ve bilinmez duruma: artık aşıktır ve ne söylense boştur. Yapıp etmeleri, eylemeleri hep bu yeni duruma göredir. Ontolojik olarak aşkın varlığına inanıp inanmaması da bir sorun değildir aslında. Aşk sözcüğünü dillendirdiği anda içinde var olduğu durum yeni bir deneyim olarak kendini gösterir. Herhangi bir isim veremese de yaşadığı anlık duygu ve heyecanların bütünü aşkı gösterir. Yeni bir dindir artık aşk: tek kişilik bir din!
İnandığı ya da inanmadığı bir din değil de, yaşadığı bir duygu durumudur bu yeni inanış biçimi insan için. Bu durumu yaşayan insan için iki yol vardır önünde: inkar ya da kabulleniş. İnkar etsin ya da etmesin bu durumla karşılaşan insan yaşadığı yeni duruma karşı tamamen yabancıdır. Yaşadıklarına inanmak zorunda olduğu için inandığını yaşamayı reddeder.
Ölümün karşısında da durum aynıdır. Ölümle henüz karşılaşmadığı için yaşadığına inanmak zorundadır. Ölümün kavramsal varoluşu ise farklı bir boyutta kendini gösterir insan için. Ölüme inanır ama ölümü yaşamayı reddeder, aşkı yaşamayı reddettiği gibi. Çünkü ölüm de aşk gibi insanı yaşamaktan, inandığı gibi yaşamaktan alıkoyan bir kavramdır. Varoluş tarzını tamamen kulak arkası eden bir durumdur ölüm. Aşığın kendinden geçip objesine yönelmesi gibi…
Bu yüzden her aşık ölümü cebinde taşır. Her nefes alışında bir gün öleceğini bildiği gibi. Bu yüzden her aşk ölüm gibi bir gün son bulmaya mahkumdur. Aşkı öldüren insanlar ya da insanların eylemi değil, bu dünyada ölümün var olduğu gerçeğidir. Aşığın aşkını sürdürmeye çabalaması, aşkın varlığını kendi kendine ispat etmesi öleceğini bile bile yaşamaya devam etmesi durumudur. Yaşadıkça ölüme nasıl yaklaşırsa insan aşık oluktan sonra da bir gün aşkını ölüme teslim edeceğini bilir.
Bazen aynanın önüne düşmüş birkaç tane kırlaşmış saç teli, bazen tırnakların arasına sıkışmış bir miktar kir, bazen defterin arasına bırakılmış ve unutulmuş eski bir not, bazen yürekte bir miktar sızı bazen de güzelim bahar rüzgarında gökyüzüne savrulmuş birkaç kırık ezgi…
Kimi zaman ise inatla savrulmuş bir küfür, geceleyin aynada kendine bir bakış, şiir diye başlanmış bir düzyazı ya da şarkı söylerken şiir gibi alaya almak hayatı; alıp ceketini çıkıp gitmek hayattan birkaç küçük anıya sığdırmışken küçük yaşanmışlıkları… Yani aslında yedek oyuncu olarak çıkmak hayata, kendi üzerine almak sana adanmamış dizeleri; aşk yerine alışkanlıktan dolayı tercih sebebi olmak…
Güzergahtan geçen bir tren yolcusunun son sabrında, varılacak başka bir durak olmadığı için son olmanın bilincine varmak. Ölüm olmak ve ölü gibi kokmak… Yaşanılan değil hep anlatılan olmak, konu olmak değil konudan çıkan özet olmak: nokta olmak… Aynı ölüm gibi…
Sen hiç bir kişi için ölüm oldun mu?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder